Euro bölgesi, ulusal başkentlerden kurtarılmalı

Euro bölgesi, ulusal başkentlerden kurtarılmalı
Euro bölgesi, ulusal başkentlerden kurtarılmalı
Euro ayakta kalacaksa, euro bölgesi vatandaşlarının birleşik bir karar alma mekanizmasını ve anlaşmalarda değişiklikleri kabul etmesi gerek.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Siyasi karar mercileri ve bankacılar inkâr etmek için ellerinden geleni yapsa da, Avrupa ’nın büyük çoğunluğu dört yılı aşkın bir süredir sistemik bir bankacılık krizi yaşıyor. Daha da kötüsü, bankacılık sisteminin süregiden kırılganlığına, giderek euro bölgesindeki ulusal borç krizi ekleniyor. Krizin egemen ülkelerden bankalara (veya tam tersi), Yunanistan’dan İrlanda, İspanya ve (daha yakın dönemde) Fransa ve İtalya’ya sirayet ettiğini görüyoruz.
Krizin daha önceki statükoya dönüş imkânı verecek bir ‘nasıl olursa olsun kurtulalım’ yaklaşımıyla çözülmeyeceği ortada. Euro ayakta kalacaksa, euro bölgesi vatandaşlarının, ekonomik politikada görülmemiş biçimlerde bir birleşik karar alma mekanizmasını, Avrupa entegrasyonunun altında yatan siyasi mutabakatın yeniden tanımlanmasını ve anlaşmalarda ciddi değişiklikleri kabul etmesi gerekecek. 

Bankacılık federalizmi
Euro bölgesindeki mali federalizme, Avrupa Mali İstikrar Dairesi’nin (AMİD) rolünün genişletilmesine, euro tahvilleri veya Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet’nin haziranda Aachen’da yaptığı tarihi konuşmada çağrıda bulunduğu üzere, Avrupa Birliği için bir maliye bakanlığı kurulmasına odaklanan yoğun bir siyasi tartışma söz konusu. Fakat krizin bankacılık veçhesi, çok daha ileri giden yeniliklere muhtaç. Bunun çözülmesi için Avrupalılar, mevcut parasal federalizmi ve mali federalizm hedefini tamamlayacak bir bankacılık federalizmi modeli belirlemek zorunda. Bütün bunlara Avrupa mali ve ekonomik politikasının bileşenleri mahiyetinde ihtiyaç var.
Ulusal bankacılık sistemleri ve üye devletler arasında varlığını sürdüren güçlü ve çok veçheli bağlar, krizin yayılmasına yol açan dinamiklerin odağında yer alıyor. Bu bağlantılar, bankacılık hizmetleri açısından gerçek bir ortak Avrupa pazarının ortaya çıkmasını da engelliyor. Ekonomik ve parasal birlik, bu bağların koparılmasını ve yerlerine son dönemde oluşturulan Avrupa Bankacılık Otoritesi’ne (ABO) ve AMİD’in mali kaynaklarına (veya onun yerine geçen neyse ona) dayalı güvenilir bir uluslarüstü bankacılık politikası çerçevesi konulmasını gerektiriyor. Bazı üye ülkeler, kendilerini bankacılık sistemlerinden ayırmak yönünde zaten epeyce mesafe kat etti: Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, bankalarının çoğunu yabancı gruplara sattı ve Belçika ve Finlandiya gibi ‘daha eski’ üye ülkeler de benzer bir yolda ilerliyor. Fakat büyük Batı Avrupa ülkelerinin çoğu, yabancı banka girişine hâlâ büyük ölçüde kapalı ve kendi mali kurumlarına karşı da koruyucu bir tutum içinde. Bu korumanın yol açtığı moral riskleri ise sık sık görmezden geliyorlar. 

Bankayı devletten ayırmak
Euro bölgesinde halihazırda yaşanan hızlı kötüleşme, bankayla devletin birbirinden ayrılması meselesine radikal bir yaklaşım gerektiriyor. Avrupa’nın hasta bankacılık sektörü için büyük bir sarsıntı ve birleşme dalgası her halükârda ufukta görünüyor. Bu dalganın doğru araçlar ve kurumlarla karşılanması gerekiyor. Herhangi bir bankacılık politikası çerçevesi, düzenleme, denetim, karar alma, mevduat sigortası ve rekabet politikası bileşenlerini içermeli. Krizin çözülmesi için bütün bunların Avrupa düzeyinde güvenilir olması gerek. Birincisi, ABO’ya bütün kredi kurumları üzerinde denetim ve karar yetkisi tanınmalı; bu yetkinin bir kısmı, yerel ölçekte çalışan bankalarla ve Avrupa yanlısı bankaların yerel işlemleriyle ilgili olarak, ulusal denetleyicilere teslim edilebilir. İkincisi, ABO’nun kendi yönetimi aşama aşama yenilenmeli; buna AB dahilinde karar alım sürecini Avrupa kamuoyunun çıkarıyla daha iyi örtüştürecek kurumsal değişim eşlik etmeli. Üçüncüsü, AMİD ulusal krizlerin bankaların aşırılıklarından kaynaklı felaketleri tetiklemesini önlemek için euro bölgesinin ulusal mevduat sigortası düzenlemelerini açıkça garanti etmeli. Dördüncüsü, üye ülkeler bölgesel birleşmenin devam edebilmesi için sınırötesi birleşmeleri engelleyen bütün mekanizmaları ortadan kaldırmayı kabul etmeli. Diğer sonuçlarının yanında bu önlemler, üye devletlerin yerel bankaları ulusal borçlarına aşırı yatırım yapmaya (ki bugün kendi ulusal güvenilirlikleri azalırken, olumsuz etkisini açıkça görüyoruz) ikna etmek için başvurduğu ‘mali baskı’ stratejilerine son verecektir.
Euro bölgesi ülkeleri, bu değişimlere paralel olarak, 1989’da ABD ’nin ve 1993’te İsveç’in yaptığını örnek almalı ve krizin çözülmesine yardımcı olacak geçici bir aygıt oluşturmayı amaçlayan acil durum yasaları çıkarmalı. Bu, ‘Avrupa güven oluşturma yasası’ (ya da Almancasını söylersek, Banking Treuhand), ABO ile yakın temas içinde, sermaye ihtiyaçlarını piyasa mekanizmalarıyla karşılayamayan bankaları devralmalı, işlemlerini yeniden yapılandırmalı ve bunun sonucunda ortaya çıkacak varlıkları, piyasa koşulları izin verir vermez yeniden satmalı. 

Siyasi engeller
Bu programın muazzam zorlukları da içereceğini kabul etmek lazım. Bunlardan biri, euro bölgesiyle AB parametreleri arasında artan gerilim olacaktır, ki Vickers Komisyonu’nun tavsiyeleri ve Avrupa Merkez Bankası’nın takas kurumlarına yaklaşımına dair son tartışmalarda bu gerilimi görüyoruz. Daha geniş anlamda, siyasi engeller de büyük. Bir Avrupa çözüm fonu veya ‘Euro-TARP’ için yapılan çağrılar, Avrupa bankacılık politikasının bütün kurumsal yapısının kapsamlı biçimde desteklenmesi zorunluluğunu önemsizleştirmeyi amaçlıyor.
Bu önlemler mevcut krizi çözmeye yetmeyecek. Fakat zorunlu. Avrupa banka federalizminin gerekliliklerine dair kamuoyunun farkındalığı hâlâ çok yetersiz. Özel çıkar gruplarının çıkardığı yaygara, bu tartışmayı mali federalizme dair tartışmadan bile fazla gölgeleme eğiliminde. Bütün bunlar olurken, Avrupa’nın alternatif seçenekleri hızla tükeniyor. 
(Brüksel’deki Bruegel’de öğretim üyesi ve Washington’daki Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nde misafir öğretim görevlisi. Radikal’e özel yazı)