'Evet' ya da 'Hayır' dedirten Türkiye'ydi

Fransa'daki referandum kampanyasında Türkiye meselesi en ateşli 'hayır'cılar, en başta da egemenlikçi ve milliyetçi kesim tarafından, seçmenlere gözdağı vermede kullanıldı.
Haber: Michel WIEVIORKA / Arşivi

Fransa'daki referandum kampanyasında Türkiye meselesi en ateşli 'hayır'cılar, en başta da egemenlikçi ve milliyetçi kesim tarafından, seçmenlere gözdağı vermede kullanıldı. Türkiye muazzam bir tehditmiş gibi gösterildi: Avrupa Hıristiyan bir kimliğe bürünmeli, oysa Türkiye Müslüman bir ülke. Türkiye Ermeni soykırımını tanımadı (Ermeni cemaatinin ve seçmenlerinin Fransa'daki ağırlığı malum tabii). Türkiye'nin nüfusu çok fazla, AB'ye girerse ağırlığı Fransa da dahil tüm üyelerden fazla olur. Türkiye, Asya'da, topraklarının çoğu Avrupa'nın coğrafi sınırlarının dışında. Hem modern Türkiye'nin kurucusu bile başkenti Ankara'ya, yani Avrupa'nın dışına kurmamış mıydı? Türkiye demokratik değil, AB'nin taleplerine uyacak biçimde ilerlemiyor, cumhuriyetçi havasını da sadece ordusuna borçlu. Avrupa kültürüne katkıda bulunmaz bu ülke, oysa bir Yunanistan veya antik Roma öyle mi...
İşin garibi aynı argümanları 'evet'çiler de kullandı. Zaman zaman çifte söylemlerle karşılaştığımız bile oldu: Türkiye meselesini diline dolayarak 'evet' kampanyası yapıp, anayasa metninin reddedilmesini sağlayacak bir belirsizlik yaratanlar oldu. İstisnalar da vardı: Simone Veil'in 'Anayasaya evet, Türkiye'nin AB üyeliğine hayır' sloganında ortada belirsizlik yoktu. Gerek sol gerek aşırı sağdan bazı 'hayır'cılar ise Ankara hakkında konuşmladı ve bu temayı hiç kullanmadı.
Öncelikle, referandum kampanyasında savunulan Türkiye karşıtı iki görüşü birbirinden ayırmalıyız. Birincisi ve en güçlü olanı, 'hayır'cıların ve açıkça evet diyemeyen ama içinden sonucun hayır çıkmasını dileyenlerin benimsemiş olduğu, Fransız toplumunun az çok milliyetçilikle içine kapanma eğilimine, buna yatkınlığına hitap eden görüş. Türkiye'yi reddetmek bir yandan da Fransa'daki Müslümanlara açıkça dokundurmaksızın İslam korku ve saplantısını haykırmak; ırkçılığını, yabancı düşmanlığını ve İslam düşmanlığını jeopolitik bir tartışmanın zararsız kılığına sokarak dışavurmak, Türklerin Arap olmadığını umursamayıp Arap Müslümanların Fransa'ya göçünü, makul bir kamuflajla reddetmek için kullanılıyor. Fransa'daki küçümsenemeyecek boyuttaki Türk göçmen cemaatiyse Türkiye'ye karşı çıkışı bizzat kendilerinin reddedilmesi, dışlanması ve entegrasyonlarının tanınmaması olarak görüyor.
İkinci grubun derdi farklı; en azından kapalı bir toplum çağrısı yapma veya ırkçı veya milliyetçi olma ihtimali yok. Bu kesim sırf ekonomik değil siyasi ve kültürel anlamda da birleşmiş bir Avrupa istiyor. Bu görüştekiler, Türkiye üyeliğe alınırsa gerçekleştirilmesine imkân kalmayacak bir federalist projeyi savunuyor. Kültürel düzlemdeyse homojen bir Avrupa imajına dayanılıyor ve d'Estaing'in de defalarca yaptığı gibi işin içine dil (Türkçe, Hint-Avrupa dil ailesinden değil), tarih, dine yapılan göndermeler katılıyor, Türkiye'nin Rönesans veya Aydınlanma'ya katılmadığı söyleniyor.
Oysa bu siyasi ve kültürel argümanların tümü desteksiz. Türkiye katılmaya can attığı siyasi bir oluşuma ne diye engel teşkil etsin? Avrupa'da Hint-Avrupa dil ailesinden olmayan başka dil yok mu? Türkiye Aydınlanma çağının mirasını (Fransız usulü laiklik dahil) kabul etmedi mi, birçok AB ülkesinde Aydınlanma'yı felaket addeden Katolikler yok mu? Türk karşıtı söylemde ırkçı, yabancı düşmanı, milliyetçi veya egemenlikçi denemese bile önyargı olarak nitelenebilecek, Türkiye argümanından yola çıkıp bambaşka öğelere dayalı bir duruşu haklı çıkarma çabası var. Kimilerinde önyargılar nedeniyle ikinci görüş, birincinin basit ve sinsi bir çeşitlemesi halini alıyor.
Ama ırkçılık veya milliyetçiliğin söz konusu olamayacağı kesimler de Türkiye'nin AB'ye üyeliğine karşı. Bunun arkasında yeni bir siyasi tartışma kaynağı var.
Bu analiz doğruysa, işleri açıklığa kavuşturmak için iki aşamalı bir süreçten geçmeliyiz. Öncelikle, Türkiye'nin reddinde ırkçılık, kapalı milliyetçilik veya yabancı düşmanlığının oynadığı rolü açığa çıkarmalı ve kabul etmeliyiz. En kolayı bu, Avrupa yanlısı demokratlar da Türkiye tartışmasında bunların rolünü kabul etmeli. Ardından Avrupa için olası projeler ortaya konulmalı ve sağ ve solun gelecek vizyonu olarak bizlere sunduğu siyasi versiyonları tartışmaya açılmalı.
Avrupa'yı samimiyetle inşa etmek isteyenlerin yapacağı iş şu anda Türkiye'ye iyi veya kötü not vermek değil, nasıl bir Avrupa istiyorlarsa açıkça onu tanımlamak. Böylece misal Romanya ve Bulgaristan'ın üyeliğinde yaşanana nazaran derin ve demokratik bir tartışma yapabiliriz. Sonrası Türkiye'ye kalmış: netleşmiş Avrupa projesine, eğer beğeniyor ve katılmak istiyorsa, kendini uydurması gerekecek. (Sosyolog, 14 Haziran 2005)