Gerçeğin peşinden gitmek

Sultan Vahdettin hakkında sayın Bülent Ecevit tarafından başlatılıp sonra da geniş bir 'cephe'ye yayılan tartışma, bize son Osmanlı padişahının gerçekte kim olduğundan çok, bu gibi olgusal meseleler üzerinde nasıl akıl yürüttüğümüz konusunda önemli şeyler gösterdi.
Haber: MUSTAFA AKYOL / Arşivi

Sultan Vahdettin hakkında sayın Bülent Ecevit tarafından başlatılıp sonra da geniş bir 'cephe'ye yayılan tartışma, bize son Osmanlı padişahının gerçekte kim olduğundan çok, bu gibi olgusal meseleler üzerinde nasıl akıl yürüttüğümüz konusunda önemli şeyler gösterdi. Bunları gören ve ifade edenlerin başında da Radikal yazarlarından Murat Belge geliyordu. Sayın Belge, üst üste kaleme aldığı 'Yararlı Gerçek' ve 'Bana Yaramayan Gerçeği Yaşatmam' başlıklı yazılarında, özetle, Türkiye'de çoğu insanın olguların kendisine değil de onları kabul edip etmemenin 'yararı'na aldırdıklarını anlatıyordu. "Biz" diyordu sayın Belge, "gerçekliğin bize 'yararlı' olanını severiz -toplumcak!"
Bu eleştiriye katılmamak, dahası bunu önemli saymamak elde değil. Türkiye'de gerçekliğin 'yararlı bulunmayan' kısımlarının göz göre göre ve resmen inkâr edildiğini, örneğin Kürtlerin onyıllar boyu akıl almaz bir biçimde yok sayıldığını ve bunun tüm ülkeye çok pahalıya mal olduğunu biliyoruz. Buna rağmen 'gerçekliğin yararsız kısmını inkar etme' alışkanlığı sürüp gidiyor.
Belge zaten bunları ustaca izah etti. Fazla tekrara gerek yok. Ama başka şeye gerek var: Madalyonun öteki yüzüne işaret etmeye...
O yüz şu: Gerçeklik konusunda 'yarar' algısına sahip olanlar, sadece devlet ve toplumla sınırlı değil. Kimi zaman bu ikisini kıyasıya eleştiren entelektüeller de gerçekliğin kendileri açısından yararlısını seçip, kalan kısmını göz ardı edebiliyorlar. En azından o kısma pek dikkat etmiyor gibi duruyorlar.
Kopernik Devrimi
İşin bu yönü, açıkçası, sayın Belge'nin söz konusu makalelerinde Kopernik ve Darwin devrimleri hakkında yazdıkları üzerine aklıma geldi. Bunlardan ilki hakkında yazdığı şuydu: "Güneşin dünya çevresinde dönüyor olması, herhalde 'bizim için' çok 'yararlı' bir düşünce biçimiydi. Çünkü bu durumda biz insanlar her şeyin merkezinde yer alıyorduk. Güneş ve bütün evren bizim için yaratılmıştı. Ne kadar önemliydik! Nitekim bu güzel ve yararlı düşünceyi bozmaya çalışanlar, o zamanın 'Böyle düşünmek bize ne
kazandırır?' mantığını benimseyen kardinallerinin vb. hışmına uğradılar..." Bu cümleler tümüyle doğruydu ancak eksikti. Eksik olan ise fizik dünyasında son 30 yıldır giderek yükselen ve Kopernik devrimine hiç umulmadık bir 'karşı-devrim' oluşturan 'İnsani Prensip'ti. (Anthropic Principle).
Bu kavram, ilk kez 1973'te yüzyılın büyük teorik fizikçilerinden Brandon Carter'ın 'Gözlemsel Veriler ile Kozmolojik Teorilerin Karşılaşması' başlıklı bilimsel konferansta yaptığı ünlü konuşmada ortaya atıldı. Konferans, Kopernik'in 500. doğum yıldönümünü anmak için düzenlenmişti, ancak Carter ironik biçimde Kopernik'e meydan okudu ve 'insanlığın aslında evrende özel bir yere sahip olduğunu' ileri sürerek kendisini bu sonuca götüren kanıtları anlattı. Bu kanıtlar, insanoğlunun evrenin içindeki fiziksel yeriyle değil, ama evrenin kanunlarının insan için 'özel ayarlanmış' gibi duran değerleriyle ilgiliydi.
Carter'ın ardından daha pek çok fizikçi konuya eğildi ve evrende insan yaşamını gözeten bir 'hassas ayar' (fine tuning) bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaştı.
Nasıl mı? Bir örnek verelim: Hepimiz okullarda öğreniriz ki maddenin yapıtaşı atomdur ve atom da çekirdekteki protonlar, nötronlar ve etraftaki elektronlardan oluşur. Ama evren 'Büyük Patlama' ile ilk ortaya çıktığında, ortada böyle düzenli atomlar değil, sadece karmakarışık dağılan atomaltı parçacıklar vardı. Bunların atomları meydana getirmesi, örneğin gerçekte birbirini iten protonların çekirdekte bir araya gelmesi, atoma etki eden üç fiziksel kuvvet sayesinde mümkün oldu: Güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet.
Buraya kadar herkesin bildiği hikâye, 'Neden bu kuvvetler şu anda oldukları değerdeler, farklı bir değer alamazlar mıydı' sorusunun sorulmasıyla ilginçleşti. Fizikçiler fark ettiler ki, eğer bu kuvvetler çok az bile farklı olsaydı, ortaya atom diye bir şey çıkmayacak, evren radyasyondan ibaret olacaktı. Veya sadece hidrojen atomu olacak, ağır elementler var olmayacaktı.
Buradaki kötü olasılıklar içinde iyi olan olasılık (yani mevcut durum) o kadar düşük bir oran oluşturuyor ki, çoğu bilim adamı buna 'rastlantı işte' deyip geçemiyor. Ve bunun gibi daha pek çok 'hassas ayar' örneği var.
"Eğer doğa biraz daha farklı sayısal değerler seçmiş olsaydı, onu görmek için biz burada olamayacaktık" diyen ünlü fizikçi Paul Davies durumu de şöyle özetliyor: "Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delil." (1)İşte bu nedenle günümüzde pek çok fizikçi bir Yaratıcı'nın varlığını onaylıyor. 'Tanrı ve Evren', 'Yaratıcı ve Kozmos' gibi kitaplar, kütüphanelerin sadece teoloji değil fizik raflarını da dolduruyor.
Ayrıcalıklı Gezegen
Söz konusu 'kozmik tasarım'da insan yaşamını gözeten bir amaç olduğuna dair kanıtlar da var. Yaşamın ancak karbon-temelli elementler üzerine kurulabileceği ve dev yıldızlarda karbonun üretilmesi için 'olağanüstü derece iyi ayarlanmış' kimyasal reaksiyonlar gerçekleştiği anlaşıldıkça veya yaşamın bir diğer vazgeçilmez unsuru olan suyun özellikleri incenledikçe, evrendeki her hemen şeyin 'insan için biçilmiş kaftan' olduğu fark ediliyor.
Dahası Kopernik devriminin özünü oluşturan mesele, yani insanoğlunun evrendeki fiziksel yeri de baştan düşünüldüğünde ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin fizikçi Guillermo Gonzalez ile teolog Jay Richards, 2004 basımı 'The Privileged Planet' (Ayrıcalıklı Gezegen) adlı kitaplarında, gezegenimizin Samanyolu galaksisinin merkezinde değil de uzak kollarından birinin kenarında yer almasının aslında 'optimum' seçim olduğunu anlatıyorlar. Diğer türlü evreni gözlemleme ve keşfetme yeteneğimizin çok sınırlanacağını açıklayan iki bilim adamı, dünyanın daha pek çok yönden 'olabilecek en uygun yapıda' olduğunu detaylarıyla gösteriyor.
Buna benzer kanıtları 'Nature's Destiny' (Doğanın Kaderi) adlı devasa kitabında inceleyen Avustralyalı biyolog Michael Denton ise tabloyu şöyle özetliyor: "Bir zamanlar ateizmin ve kuşkuculuğun en büyük müttefiki sayılan bilim, bugün, antroposentrik inancın en büyük savunucusu haline gelmiş durumda." (2) 'Antroposentrik inanç', 'Tanrı evreni yaratmış ve insana uygun biçimde düzenlemiştir' demek. Ve bu düşüncenin bilim dünyasına geri dönmesinin nedeni, kutsal kitapların öğretileri değil, hiç de onları desteklemek gibi bir amaç taşımayan seküler fizikçilerin bulguları...
Sayın Belge, başta belirttiğim gibi Kopernik'in yanında Darwin devriminden de söz etmişti; onu ele almaya yer kalmadı. Önemli değil, imkân olursa başka bir yazıda onu da -'karşı-devrimi' ile birlikte- ele alırız. Önemli olan, bunları tartışırken, sayın Belge'nin ifade ettiği gibi, yarar/zarar hesabı yapmaksızın gerçekliği aramak ve peşinden gitmek.
Ortaçağda kilise, kendi doktrini açısından 'zararlı' bulduğu bilimsel gelişmelere yüz çevirmişti. Aradan 500 yıl geçti ve şimdi roller değişmiş durumda. Bu kez de evrenin ve yaşamın kökeninde bir 'tasarım' bulunduğu düşüncesini destekleyen bilimsel gelişmeler var ve bunlar da ateizm ve materyalizm için hiç 'yararlı' değil. Bakalım bu iki -izm'e inananlar, söz konusu 'yararsız' bilgilere ne tepki verecekler. 'Dur bi bakalım şunlara' demek, herhalde en doğrusu...
1) Paul Davies, God&The New Physics, New York, 1983, s. 189
2) Michael Denton, Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The New York, 1998, s. 389
Mustafa Akyol: Yazar