Gerilimi yönetememek

Gerilimi yönetememek
Gerilimi yönetememek
Dış politika ile iç politika arasında zaman uyuşmazlığı olarak adlandırılabilecek bir gerilim vardır. Başta İran konusu olmak üzere, Ermeni protokolleri meselesinde de göze çarpan, Türkiye'de bu dengenin bozulmuş olmasıdır
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

AKP döneminde Türk dış politikasının belirleyici niteliklerinden birini, Başbakan Erdoğan’ın adeta bağımsız bir aktör olarak dış politika sahnesinde yer alması oluşturmaktadır. Başbakan Erdoğan zaman zaman beklenmedik ve keskin çıkışlar yaparak dış politikanın yürütülmesinde asli sorumluluğu bulunan Dışişleri Bakanlığı ve hatta Cumhurbaşkanlığı gibi kurumların izledikleri politikadan ayrılmakta ve Türk dış politikasının gerçek çizgisinin ne olduğu hususunda tereddütlerin oluşmasına yol açmaktadır. Bu saptamaya, NATO Genel Sekreteri’nin seçimi, Ermenistan ile imzalanan protokoller ve İran’ın nükleer silahlanma programına yönelik izlenen tutum örnek verilebilir.
Geçtiğimiz yılın nisan ayında NATO yeni bir genel sekreter seçme arayışındaydı. Müttefiklerin adayı olarak ortaya çıkan Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’e, Başbakan Erdoğan muhalefet ediyor ve Danimarkalı liderin karikatür krizindeki tutumu ve PKK’ya destek veren Roj TV ’nin kapatılmasını sağlayamamasından dolayı destekleyemeceğini beyan ediyordu. Ancak bu tutumun, gerçekten Türk dış politikasının ilgili kurumları arasında üzerinde uzlaşılmış bir tercihi yansıtıp yansıtmadığı belirsizdi. Nitekim Başbakan’ın bu sözlerine rağmen, Brüksel’de Cumhurbaşkanı Gül ile ABD Başkanı
Obama arasında bir anlaşma sağlanıyor ve Rasmussen yeni NATO Genel Sekreteri olarak ilan ediliyordu.
2009 yılının ilk aylarında, Türkiye ile Ermenistan arasında, sınırların açılması, diplomatik ilişkilerin başlaması ve de 1915 olaylarını ele alacak bir Tarih Komisyonu kurulmasına yönelik protokollerin müzakeresinin tamamlandığı kamuoyuna açıklanmıştı. Daha sonra yayımlanan Protokollerin metninde de görüldüğü üzere, Protokollerin onayı için Yukarı Karabağ sorununun çözümünün bir ön şart olarak ifade edilmemiş olmasına rağmen Başbakan Erdoğan, mayıs ayında Bakü’ye giderek, Azeri Meclisi’nde yaptığı konuşma ile bunu bir ön şart haline getiriyordu.
Nitekim bu müdahele sonrasında, protokol süreci ağır bir darbe almış ve sürecin ilerleyememesinin sorumlusu olarak Türkiye görülmeye başlanmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın İran söylemi
Başbakan’ın, dış politika alanında ilgili kurumlardan bağımsız hareket etme iradesinin en son belirtisi İran meselesinde ortaya çıktı. Başbakan, geçtiğimiz ekim ayında İngiliz Guardian gazetesine verdiği demeçte, İran’ın gizli bir nükleer silahlanma programı olduğuna dair iddiaların ‘dedikodu’dan ibaret olduğunu söyledi.
Ne zaman bu mesele gündeme gelse, Tahran rejiminine yönelik yorumda bulunmaktansa uluslararası toplumun Ortadoğu’da nükleer silaha sahip diğer ülke olan İsrail’i görmezden geldiğine dikkat çekti. Ancak Başbakan’ın bu söylemi, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmakta olduğuna dair yorumlara malzeme
sağlamakla kalmıyor aynı zamanda Türk dış politikasını yürüten diğer kurumlarda yapıldığı bilinen değerlendirmeye de birçok açıdan ters düşüyor.
Aslında Türkiye’nin, İran’ın nükleer programına yönelik olarak başta ABD olmak üzere uluslararası toplum tarafından izlenen stratejiye dair farklı bir görüşü savunması gayet anlaşılabilir. Nitekim Türkiye, İran’a yönelik yaptırımların ağırlaştırılmasına karşı olduğunu ve diplomasiye şans tanınması gerektiğini ifade ediyor. Ancak bu söylemi hayata geçirirken yararlanabileceği bazı argümanları yeterince vurgulamıyor. Bunları şu şekilde özetlemek mümkün olabilir.

Farklı argümanlar
İran’ın bir nükleer kapasite elde etme iradesi, bu ülkede artık gerek iktidar gerek muhalefet gerekse de halkın önemli bir kesimi tarafından paylaşılan bir hedef haline gelmiş durumda. Böylesine bir toplumsal desteğe sahip ve prestij meselesi haline gelmiş bir programa ilişkin İranlı liderlerin tutum değiştirmelerini sağlamalarının yolu ağırlaştırılmış yaptırımlar değildir. Bunlar olsa olsa, İran toplumunun iktidarlarının arkasında daha fazla kenetlenmesine yol açar. Üstelik İran bakımından bu programın bir diğer önemi de bu ülkenin risk algısıdır. İran, başta İsrail ve ABD olmak üzere, rejimi değiştirmek isteyen ülkelerin hedefinde olduğunu düşünmektedir. Yaptırımların, bu risk algısını da olumlu yönde etkilemeyeceği açıktır.
Yaptırımların Türkiye’yi ve Türk ekonomisini olumsuz etkileme potansiyeli bulunmaktadır. Türkiye, Irak krizinde acı bir tecrübe yaşamıştır. Üstelik Irak’a yönelik ambargolardan etkilenen, Türkiye’nin gelişmeye en muhtaç bölgesi olmuştur. Ankara bu kez İran’dan dolayı benzer bir süreç yaşamak istememektedir. Türkiye’nin İran ile ekonomik ilişkileri gelişmektedir. İkili ticaret 10 milyar doları aşmıştır ve ekonomik ilişkilerin potansiyeli bundan da büyüktür.
Türkiye, nükleer enerjiye geçmekte olan bir ülke olarak, İran krizinden dolayı Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (Non Proliferation Treaty NPT) ile devletlere tanınan egemen hakların erozyona uğratılmasından endişe duymaktadır. Bunların başında ülkelerin sivil amaçlı nükleer enerji için uranyum zenginleştirmesi yapmak hakkı bulunmaktadır. Her ne kadar Türkiye’nin şu anda bir nükleer kapasitesi bulunmasa da, iddialı bir nükleer enerjiye geçiş programı vardır. Yapılan açıklamalara göre, Türkiye uzun vadede elektrik üretiminin dörtte birini nükleerden elde etmek istemektedir. Bu ise 2040 yılı için yaklaşık 50 bin MW’lık bir üretim kapasitesine işaret etmektedir. (Türkiye’nin 2010 yılındaki üretim kapasitesi yaklaşık 40 bin MW’dır). Dolayısıyla Türkiye nükleer enerjiye geçiş programını sekteye uğratacak ve nükleer enerji için kaynak temininde ilelebet dışa bağımlı olmasını gerektirecek uluslararası kural değişiklikleri konusunda hassas davranmak zorundadır.
İran’a yönelik uluslararası toplumun söyleminin inandırıcılığı daha güçlü bir NPT rejimi ile sağlanabilir. Daha güçlü bir NPT rejimi ise daha meşru bir NPT rejimi ile eşanlamlıdır. Oysa ki bizzat ABD daha iki yıl önce, NPT’ye taraf olmayan Hindistan ile nükleer teknolojinin transferine dair bir anlaşma yapmakla NPT rejiminin meşruiyetine ağır bir darbe indirmiştir. Zira bu anlaşma ile NPT taraflarına sağlanması gereken avantajlar ilk kez NPT’ye taraf olmayan bir ülkeye de sağlanmış ve böylelikle NPT’ye taraf olmanın ve bu antlaşmanın getirmiş olduğu yükümlülüklere uymanın avantajları belirginsizleşmiştir.

Oyun dışına itilmek
Sonuç olarak, Başbakan Erdoğan’ın Türk dış politikasında iki başlılığa yol açacak şekilde hareket etmesi, Türkiye’nin İran meselesinde dile getirebileceği argümanları doğru zamanda, platformda ve seviyede ifade edememesine yol açmaktadır. Bunun neticesinde, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yeri sorgulanmakla kalmamakta aynı zamanda Türkiye, belki bütün ülkeler arasında en fazla kendi ekonomisini etkileyecek olan yaptırımlar rejiminin şekillenmesinde oyunun dışında tutulmaktadır. İran’a yönelik ağırlaştırılmış yaptırımların, haziran ayının ilk yarısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde görüşülmesi beklenmektedir. BMGK’ya sunulacak olan tasarı, BMGK’nin daimi üyeleri arasında müzakere edilmektedir. Türkiye ise, BMGK ve NATO üyesi ve hatta İran’a komşu olmasına rağmen, bu müzakere sürecine bilinçli olarak dahil edilmemiştir. Başbakan seviyesinde benimsenen İran’a yönelik benimsenen söylemin, başta Batılı ülkeler olmak üzere uluslararası toplumda yarattığı güven eksikliğinin sonucu, Türkiye’nin bu müzakere sürecinden dışlanması olmuştur. Üstelik BMGK kararı, İran’a yönelik ağırlaştırılmış yaptırımların yalnızca ilk turudur. Bunun ardından önce ABD sonra da AB tek taraflı olarak uyguladıkları yaptırımları ağırlaştıracaklardır. Türk ekonomisinin bu ülkelerin yaptırımlarından da olumsuz olarak etkilenmesi söz konusudur. Ancak bu alanda da Ankara’nın gerek Vaşington gerek Brüksel ile yaptırımlar konusunda bir diyalog başlatabileceği kuşkuludur.
Dış politika ile iç politika arasında zaman uyuşmazlığı olarak adlandırılabilecek bir gerilim vardır. İç politikada kararlar, seçimlere yönelik alınır. Seçim takvimi birçok kararda tayin edici konumdadır. Oysa ki dış politikanin seçim takvimiyle ilgisi yoktur. Dış politikanın özelliği daha uzun bir vadeye yayılı olmasıdır. Ancak içeride destek uğruna ve popülist kaygılarla, dış politikada aslında ulusal menfaate hizmet etmeyecek ve hatta buna ters düşen kararların alınması mümkündür. İyi bir devlet yönetimi, dış politika ile iç politikanın dinamiklerinden kaynaklanan bu gerilimin iyi yönetilmesi demektir. Başta İran konusu olmak üzere, Ermeni protokolleri meselesinde de göze çarpan, Türkiye’de bu dengenin bozulmuş olmasıdır. Bundan da yalnızca Türk dış politikasının güvenirliliği etkilenmemekte, aynı zamanda Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları da zarar görmektedir.

Sinan Ülgen: Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi EDAM Başkanı