Gidiyorlar!..

Sahi, nereden gelmişlerdi? Niye buradaydılar? Nasıl dehşetengiz bir yangının savurduğu alazın izleriydiler?
Haber: Yusuf Nazım / Arşivi

Gidiyorlar...
Karanlıklar içinde, ıssız bir ormanın derinliklerinden sıyrılarak. Havada meşepalamutlarının, ceviz ağaçlarının kokusu. Dağlarda kar altında, vadilerde yağmur, arada sulusepken. Dar patikalardan geçip dereleri aşarak kayaların üzerinden seke seke gidiyorlar. Arkalarında, üzerinde ‘barış, özgürlük, insanlık’ adına tuhaf sözler yazılı bir manifesto bırakarak...
Taksim’de Gezi Parkı’nı çok arayacak güvercinler. Tarlabaşı’nda sessizce zamana boyun eğiyor tarih. Siren sesleri kesildi, trenler kalkmıyor artık Haydarpaşa’dan. Henüz yapılmadan yok satıyor senetleri. Astronomik rakamlara cirolanıyor çekler. Garlarda, donuk bakışlarıyla birbirine sokulmuş, tiner çekiyor çocuklar. Kim bilir hangi kentin sürgünü, hangi yangından savrulmuşlar.
Eski resimlerde anı olarak kalmaya mahkûm sureti, bir çırpıda çiziliveriyor silueti Süleymaniye’nin. Rüşvet ve komisyon pazarlıkları bastırıyor ezan çığlıklarını. İştahla pusuda bekliyor inşaat şirketleri. TV kanalları birbiriyle anlaşmalı, şatafatlı reklamları yayımlanıyor her gün. Boyalı ve sırıtkan yüzleriyle endam ediyor sanatçılar; ekolojik evler, doğa dostu konutlar, depreme dayanıklı inşaatlar için durmaksızın güven telkin ediyorlar. Yeni oteller diziliyor boğaza boncuk boncuk, şeyhler, prensler ağırlansın diye; Ritz Carlton, Swissôtel, Four Seasons, Conrad...
Gidiyorlar...
Ardıçların ve yabanarmutlarının, meşe ve palamutlarının arasından hayal meyal sızarak.
Arkalarında, hayatın onlara bıraktığı yanıtsız sorular; tanrılara böylesine meydan okumaları nedendi? Bu kadar cesur muydular yoksa korkak mı? Bir katile ait olabilir miydi gözlerindeki çocuk gülüşleri? Dillerinden düşmeyen o tılsımlı sözler de neyin nesiydi?
Ya bize kalanlar? Tuzla’da tersane tersane dolaşan ölüm? Ya ciğerleri silikozise doymuş Mardinli emekçiler? Saati 3 lira 33 kuruştan, naylon çadırlarda cayır cayır yanan Vanlı inşaat işçileri...
Tahıl tankerleri bekleşiyor limanlarda. GDO’dan arınmak için üniversiteden üniversiteye dolaşıyor uzman raporları. Peki ya, hapishanelerin izbe karanlıklarında kirlenen bir ülkenin vicdanı? O duvarları sağır sübyan koğuşları? Pozantı’nın mağdur çocukları?
Meclis’te fazla mesaide komisyonlar. Ertesi gün Resmi Gazete ’de bir haber ; yumurta ithalatından alınan bilmem ne fonu şu kadar puan düşürülmüş! Limanlar dolup boşalıyor bir anda. Türedi zenginler çoğalıyor bir gecede. Hafta sonları Polonya’ya ördek avına gidiyor gazete patronları. Kumarhaneler tıklım tıklım, gece kulüplerinde damarlarına eroin basıyor gençler. 

Patriot’lar, MOBESE’ler 

Gidiyorlar...
Toprağın, havanın ve suyun büyülü dünyasından çıkarak... İncir ve asma ağaçlarının gölgesinde, efil efil bir rüzgârın serinliğinde..
Paranın, hırsın, mülkiyetin ve gözü dönmüşlüğün olmadığı bir dünyadan çıkarak gidiyorlar; borsanın, kredi kartlarının ve senetlerin; bankerlerin ve tefeci tüccarların; etrafı duvarlarla çevrili malikânelerin, yabancı dilde hizmet veren tatil köylerinin, pistlerinden özel uçakların havalandığı, yedi yıldızlı otellerin olmadığı bir dünyayı terk ederek gidiyorlar.
Sanatın içine tükürenler, şimdi büyük kentlere hükmediyor. Vinç sesleri kulakları tırmalıyor, buldozer gürültüleri tekbir seslerine karışıyor. Kars’ta İnsanlık Anıtı tek bir emirle yıkılıyor! Semaları diken diken, boz bulanık İstanbul ’un... Toprağı sıksan, şüheda değil gökdelenler fışkırıyor.
Yeni bir devr-i saltanata dönüşüyor zaman . Kasımpaşa Stadı’na ne oldu? Rize’de açılan üniversitede kimin mührü var? Belediye başkanları tabela asma yarışındalar. Parkların, camilerin ve üniversitelerin yaldızlı isimlerinde yeni şahlar, padişahlar peydahlanıyor. Ne kadar ihale peşinde bürokrat, mafyacı milletvekili, silah tüccarı emekli paşa varsa hepsi de yüce yargıya sığınmış, hepsi de rahat. Üstelik hepsi bayrak düşkünü, ülkesi ve milletiyle bir bütün, hepsi büyük vatansever.
Saksıda büyür olmuş artık kiraz ağacı, nar ağacı; gizlice kanına giriyor insanlığın, genetiği değiştirilmiş organizmalar. İki bin yıllık Allianoi’yi gömdüler. Sular altında kalacak Hasankeyf. Munzur’a da kelepçe vuruyorlar. Fırtına Vadisi derseniz, şimdi sessiz akıyor suları. Artvin’de ise Metin Lokumcu’ya kıydılar... 2021’e kadar yetecek biber gazımız bile var. Teknolojide ilerdeyiz; yatak odalarına bile girmiş telekulak. Düşmana inat Patriot’larımız, sokak çocukları için MOBESE kameralarımız var.
Gidiyorlar...
Kuş uçmaz kervan geçmez dağların doruklarından. Kına yeşili vadilerin eteklerinden, uçurumların sarp yamaçlarından ipince bir bulut gibi süzülerek... Sanki başka ve esrarengiz bir dünyadan gelmişler gibi. Sanki görünmeyen, gizli bir hayatın gecikmiş yolcuları gibi...
Sahi, nereden gelmişlerdi? Niye buradaydılar? Nasıl dehşetengiz bir yangının savurduğu alazın izleriydiler? Ülkeleri yok muydu? Sebepsiz bir yanlışa dair miydi hayalleri? Niye hep çocuk yaşlarında kuruyorlardı en olmayacak düşlerini? Kumkapı’da, parmakları kemani, kara gözleri ceylani, hicaz makamından bir çocuğun sese dönüşüyor bakışları. Balat’ta bir Çingenenin içten içe ağıtları duyuluyor. Bir başkasının toprağı kazıyor tırnakları. Sulukule’nin ise gözü yaşlı. Cümle bölücüler işbaşında; mahalle mahalle, semt semt, varoş varoş bölüyorlar şehirleri; özel okullar, özel hastaneler, özel yollar, parklar ve bahçeler... Bir de şaşaalı isimler takıyorlar; yenilikçi tasarım, modern şehir planlama, kentsel dönüşüm...
Vurgun yemiş gibi eski semtler; boyunları bükük, korkuyla bekleşiyorlar. Hep göç ve sürgün düşüyor paylarına, hep acı ve keder. Bir bir sınıf atlıyor sokaklar. Sürüler halinde, durmaksızın şehir dışına itiliyorlar aşağı kentin yoksulları. Kim bilir, kaç nesil ne sevinçler birikmiş bu sokaklarda, kaç nesil hüzünler durağı semtler. Sorsan, kaç neslin izi vardır Fener’in eski Rum evlerinde; kaldırımlarında çengiler, ellerinde darbuka, nefesleri ince saz. Gitti eski Sultanahmet, Beyazıt, geride ne kaldı? Yavaş yavaş ruhunu kaybediyor Zeytinburnu, işte Ayvansaray, işte Tarlabaşı ve Balat; işte bu şehrin geride kalanları...
Gidiyorlar... Sanki film durmuş, Akira Kurosava’nın düşlerinden çıkagelmişler gibi; kolları meşe dalı, gövdeleri köknar, saçları söğüt; sanırsın toprağa ve yeşile vurgun; kaşları kara, saçları belikli kız, bakışları yağız delikanlı. 

Peki ya HES’ler?.. 

Adını söylemeyi unuttum; HES’e karşı toprağında kalabilmek uğruna ineğini satan Salarha Vadisi’nden Kazım şimdi nerede? Munzurlu Yörük ana, Karaçamlı Fatma, Köknarlı Recep, Çineli Gülşen nerede kaldılar? Panzerler, bölük bölük bir vadiye püskürtürken köylüleri, Senozlu köylünün kalbine zerk edilen acıya ne oldu? Peki ya, Fatma Nine’yi bir dağın başında soluksuz bırakan zehir?
Sonunda gidiyorlar. Tek bir çakıl taşına dahi tamah etmeden. Ceplerinde tek bir dolar, tek bir lira dahi taşımadan. Derin vadilerin ıssız koyaklarından, sisler içindeki ormanların serinliklerinden, sazlıklar ve fundalıklar arasından çıkarak gidiyorlar.
Peki ya benim Anadolum! Kim bilir, kimlere yâr olacak Kaz Dağları, Toroslar, Karadeniz; Efem Çukuru, Loç Vadisi, Büyükdere, Munzur? Hilmiye Nine’nin etlerinde lime lime büyüyen ağrı? Üç parça HES için toprağa ve suya sinsice celp edilen ölüm? Fırtına Vadisi, Solaklı, Gerze, Tortum!..
Gözümüz aydın! Gözümüz aydın!
Onlar kalıyorlar...