Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun

Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun
Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun
Ne oldu? Asi bir yüz eksildi Diyarbakır'ın sokaklarından. Başka asi yüzler çoğaldı onun bıraktığı yerden. Üstelik biraz daha taşkın, biraz daha öfkeli...
Haber: YUSUF NAZIM / Arşivi

Kırık bakışlarıyla soluk bir fotoğrafta gördüm onu geçende. Vakitsiz gelen bir ölümün soğuk silueti vardı yüzünde. Ebediyen susmuştu. Çepeçevre sarmış bedenini tahta bir tabut ve daracık bir kefen bezi içinde…
Altında bir yazı: “Ajansları yalanlayan fotoğraf!”
Öylesine baygındı ki bakışları... Sanki, başka bir dünyanın aralığından bize bakar gibiydi. Sanki, başka bir dünyayı aralar gibiydi bakışları. Göğsünde bereleri, etleri morarmış, şakağı kızıl, kurumuş kan içinde…
“Diyarbakır’da, polise atmak isterken elinde patlayan bombayla ölen gencin haberini yapan Cihan Haber Ajansı, Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı ve Doğan Haber Ajansı’nı yalanlayan fotoğraflar...” diye devam ediyordu haber.
Ölümse eğer kalbimizi kıran, haberin değeri yüksek olsa da neye yarar? Bir ölünün cansız bedeninden çıkan yalan haber, nasıl bir bombaya dönüşür? O bomba, nerede ve nasıl patlar? Haber ajanslarında kaç reyting yapar? Ne tür bir hasara döner toplumun vicdanında?
“Otopsi raporunda, yaşamını yitiren 18 yaşındaki Şahin Öner’in ezilerek öldüğü anlaşılmıştır.”
Ölüler yalan söyler mi sizce? Ölüm, hangi suretiyle doğrularsa bir haberi, o haber manşet olur?
Şahin Öner, Diyarbakırlıydı, gençti, yurttaştı. Büyüdüğü toprağın çocuğuydu o. Ağrıları çoktu. Bu yüzden, belli ki öfkesi de vardı. Öğrenciydi. Üniversitede okuyordu. Yaşasaydı, bu ülkeye yurttaş olmaya devam edecekti. Belki bir ressam, bir yazar, bir sanatçı; bir öğretmen olacaktı… Belki de onuruyla ekmeğini taştan çıkaran bir emekçi... Belli ki haksızlığa karşı damarlarındaki kan, biraz deli akıyordu. Belki dili başkaydı, Kürt’tü. Fark etmez, Türk de olabilirdi. Mutlaka hayalleri vardı, öfkesi, soluk soluğa nefesi, umutları ve düşleri… Ölüsü bir polis panzerinin altından çıkarıldı…

Haber değeri yüksek ölümler
Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun hayat . Kim sevinebilir ölü ele geçirilmiş hayatlara. Siz, taraf tutan ölüler gördünüz mü hiç? Ya hayatlarını yarım bırakarak çekip giden çocuklar? Onların suskun ve aralık bakışları, medyaya servis edilen haberlerin yerine geçer mi? Ölü bir bedenin söyledikleri, tekzip etmeye yeter mi sizce manşetleri?
Şahin Öner, Diyarbakırlıydı, Kürt’tü, dili başkaydı… Ne fark eder ki, Türk de olabilirdi. Bir Karadenizli ya da Egeli… Hoş, Türk olsaydı aynı kaderi yaşar mıydı, bilinmez. Öfkesi sokağa taştı diye panzerler üstüne kalkar mıydı? Diyelim kaza oldu, hastane yerine karakola gider miydi? Farz edelim, başka bir coğrafyada yaşasaydı Şahin, aceleyle eline bomba tutuşturulup bilcümle ajanslar, 4 sütun üzerine manşet atar mıydı?
Şubat tatili de bitti. Çocuklar okullarıyla buluştular. Yarım kalan derslerine devam ettiler. Üniversiteler cıvıl cıvıl, yakında baharı karşılayacaklar… Şahin Öner okuluna gidemedi, bir daha gidemeyecek! Yeni bir baharı olmayacak onun. Hocaları, arkadaşları onun gülümseyen asi yüzünü okul sıralarında bir daha göremeyecekler…
Diyarbakır ilinin valisi mi? Onun da çocukları vardır muhtemelen. Onlar okula gittiler, hep gidecekler. Onların sıraları boş kalmayacak. Sevimli, şımarık ya da asi yüzleriyle öğretmenlerine zekice sorular sormaya devam edecekler. Şahin Öner soramayacak! Onun hayata sorduğu bazı sorular vardı, karşılıksız kaldı. Başka sorusu olmayacak…
O ilin emniyet müdürü, o panzerin sürücüsü; onların bağlı bulunduğu genel müdür ya da onun da bağlı olduğu bakan! Onların da çocukları vardır. Hepsi, en sevimli halleriyle güle oynaya koştular okul sıralarına. Onların çocuklarından biri, serseri bir polis panzerinin altında kalmadı, kalmayacak. Kazara bir şey gelse başlarına, sürücü, memur, müdür ya da vali, bilcümle zevat; üstünü örtmek için el ele verip medyaya yalan haber salmayacak.
Sanatçısına, sürmanşet ‘şerefsiz’ diyen, çatal fırlatan bir yayıncılık.. Devran döndüğünde süklüm püklüm pişmanlık dileyen, arsız, utanmasız bir güruh. Karanlık ve gizli odakların servis edilen haberlerini gazetecilik sanan bir zavallılık.. Yalan ve linç kültürüyle beslenen ajanslar, kanallar, medya yöneticileri; onların da çocukları var. Şubat tatili bittiğinde, yumuşak ve sıcak ellerinden tutarak, okul sıralarına uğurladılar, hep uğurlayacaklar. Yeridir, arkalarından el bile sallayacaklar.
Ya Şahin Öner? O, başka bir yolun yolcusuydu. Onun yakınları, 12 Şubat günü, soğuk bir tabutun altından omuz vererek yürüdüler. Anne ve babası çocuklarını, sıcacık okul sıraları yerine, üzerinde ağıtların yakıldığı karlı ve donmuş toprağa uğurladılar. Bu onun son yolculuğu oldu…

Ajanslar, böyle buyurdular

Şahin Öner gerçekte nasıl öldü, kim bilir çoğu merak bile etmedi. Kalbi atmış, sokağa çıkmış, izinli ama izinsiz bağırmış, çağırmış… Panzerler niye çocukların üstüne yürümüş, sormadılar. Ne bir emniyet müdürü açığa alındı ne de memur sorgulandı. Bakanlar, kendilerine bağlı kolluk kuvvetlerinin marifeti bir ölümü sormaya zahmet bile etmediler…
Devletin kocaman valisi, 18’inde bir çocuğun eline bombayı tutuşturuverdi; emniyet pimini çekti, haber kanalları patlattı…
Genç bir bedenin ölüm haberi, aceleyle servis edildi “polise atmak isterken elinde patlayan bombayla yaşamını yitirdi” diye.
Ajanslar, pusuya yatmış gibiydiler, böyle reva buyurdular. Çoksesli yalanlar fışkırdı ülkenin antenlerinden. Televizyon kanalları birbiriyle yarıştı. Ana haber bültenlerinde, hararetle sundular ölüm haberini spikerler…
Böylece, 18 yaşında bir çocuğun ölüme dokundu bakışları. Soluk alamaz oldu bir kentin sokakları. Islak, kirli bir yapışkanlık kaldı havada, asılı. Hepimizin tenine bulaştı; aklımıza, yüreklerimize, can çekişen ruhlarımıza…
Ne oldu? Asi bir yüz eksildi Diyarbakır’ın sokaklarından. Başka asi yüzler çoğaldı onun bıraktığı yerden. Üstelik biraz daha taşkın, biraz daha öfkeli…
Şahin Öner.. Yüzünde taşıdığı o asi gülümsemesiyle yeni bir baharı daha olmayacak genç.. O, artık yaşamıyor. Ebediyen de yaşamayacak. Yarı açık gözlerinde, masum bir yaşamın pırıltısı yok artık. Ne bir sevgilisi olacak ne de yarım kalmış aşkı. Anasının, kokulu tülbendine bir daha yüz süremeyecek. Şefkatli ellerinin yoğurduğu hamurdan ekmek yiyemeyecek. Sıcak çorbasından bir tek tas dahi içemeyecek… Onun, daha henüz yirmisine dahi varmamış gençliği, bastırmak ve yok etmek üzerinden beslenen bir devlet aygıtının kana ve ölüme alıştırılmış çarkları tarafından öğütüldü. Daha niceleri gibi...
Ölüm mü? Koca bir yalanın adı şimdilerde. Öylesine ağır, bedelsiz ve çirkin…
Nereden ve nasıl gelirse gelsin; kimin eliyle var olursa olsun; öylesine zamansız, bir o kadar hilekâr ve yakışıksız…
Ölüm.. Gidip de bir daha geri gelmeyecek olanın adı. Henüz yaşayamadıklarımız. Doymaya fırsat bulamadığımız bunca şey.. Belki, biraz da bizim gençliğimiz…
Not: Bu yazı, ucunda ölüm olsa bile onurlu bir barış için yazılmıştır.