Halka kulak verilmeli

Son zamanların en az dikkat çeken siyasi ölümlerinden biri, Britanya'nın Avrupa'daki vefatı oldu. Ölüm sebebi, Fransa ve Hollanda'daki 'Hayır' oylarının Avrupa anayasasının kaderini mühürlemesiydi.
Haber: Jonathan Freedland / Arşivi

Son zamanların en az dikkat çeken siyasi ölümlerinden biri, Britanya'nın Avrupa'daki vefatı oldu. Ölüm sebebi, Fransa ve Hollanda'daki 'Hayır' oylarının Avrupa anayasasının kaderini mühürlemesiydi.
Britanya'nın Avrupa'nın kurulmasındaki gayesi avroya geçmekti. O zamanlar milli siyasetimiz tümüyle bu konu etrafında döner gibiydi. Tüm bunlar çok uzaklarda kaldı artık. Geçen haftaki İşçi Partisi Kongresi'nde Blair de Brown da bu konuda ağzını bile açmadı.
Anayasa, Britanyalı avro yanlıları için kısa süreliğine bir hedef olmuştu, ancak Fransızlar ve Hollandalılar bunu da öldürdü. Üstüne kıtada yaşanan ekonomik durgunluk, Avrupa yanlılarının en uzun süredir kullandığı argümanı, yani işe yaramaz Britanya'nın başarılı komşularına bakıp bir şeyler öğrenmesi gerektiği iddiasını da çürüttü, öyle ki artık Blair gidip Avrupalılara bizden ne kapabileceklerini öğretiyor. Blair'ın geçen hafta bu konudaki tek yorumu, Avrupa Birliği'nin büyüklerini suçlar nitelikteydi. "Fransa'nın 'malaise'i (rahatsızlık, huzursuzluk) Almanya'nın 'Angst'ı (korku) bize göre değil" dedi iğneleyici bir ifadeyle.
İyi ki Türkiye'ye 'Hayır' denmedi
Dibe doğru yolculuk, pazartesi günü bir ara son noktasına varmış gibi göründü. Birliğin 25 üyesi Avusturya'nın itirazlarına kulak vererek Türklerin üyelik müzakerelerini bloke etmiş olsaydı, kasvet ve ümitsizlik hissi dayanılmaz bir hal alacaktı. Almanya hükümetsiz kalıp felç olur, Fransa kendisinden başkasına kafasını kaldırıp bakmazken, AB'nin son büyük tasarımının (Hıristiyanlığı aşarak Doğu'ya doğru genişleme) bozguna uğraması 2005 yılını, büyük Avrupa treninin tekerleklerinin dağıldığı yıl olarak tarihe yazacaktı. Bu sonuç bertaraf edildi, iyi ki de öyle oldu. Türklerin üyeliğini savunanlar, büyük bir Müslüman demokrasisinin AB'ye kabulünün, uygarlıklar çatışmasına lüzum olmadığına dair en iyi kanıt olacağını söylerken haklıydı: mücahitler Hıristiyan Batı'nın Müslümanların karşısında olduğunu iddia edemeyecek artık. Bilakis, özünde Batılı AB'nin en büyük üyelerinden biri (2015'te nüfusunun 80 milyon olması bekleniyor), şu anda İslamcı bir hükümet tarafından yönetilen bir ülke olacak.
Yani Türkiye'ye kapıları açmak doğruydu. Ama bu daha başlangıç. Türkiye insan hakları konusundaki korkunç sicilini düzeltmezse o kapılar kapalı kalmalı. İyimserler ülkenin daha şimdiden sekiz önemli anayasa paketini çıkardığını, idam cezasını kaldırdığını, Kürt haklarına dair tutumunu değiştirdiğini (son dönemde Kürtçe televizyon yayına başladı) söylüyor. Karamsarlarsa akıl hastasını tedavi etmek yerine cezalandırmaya devam etme taraftarı. Ankara'nın geçen hafta ülkenin başlıca gay hakları hareketini yasadışı ilan etmeye kalkıştığını, düşünce suçlarının hâlâ var olduğunu söylüyor, buna örnek olarak da Türk devletinin 20. yüzyılda Ermenilere karşı işlenen suçları yadsımasına meydan okuma cüreti göstermiş yazar Orhan Pamuk'un yargılanmasını gösteriyorlar. Bu kesim Kürtler meselesinde de 'Irak'ın parçalanmasını, kuzeyinin bağımsız Kürdistan halini almasını bekleyelim. Türkiye ne kadar rahatmış, asıl o zaman göreceğiz" düşüncesinde.
İyimserler AB havucunun, değişimleri devam ettirmesi için Türkiye'ye motivasyon olacağını söylüyor. Avrupa yanlılarının AB'nin 'yumuşak gücü'nden bahsederken anlatmaya çalıştığı şu: AB tarzı refah ve istikrarın manyetik çekim gücü, ülkeleri demokrasiye doğru çekebiliyor. Bush'un demokrasiyi havadan bombalar, karadan çizmelerle getiren 'kaba gücü'ne kıyasla, şüphesiz çok daha iyi ve çok daha etkili. Gelgelelim Avrupa yanlıları çok erken sevinmesin. Pazartesi günü alınan kararla trenin devrilmesi önlendi, ancak trenin önündeki yol da engebelerle dolu. Her şeyden önce Türkiye'yi üyeliğe kabul etmek, AB'nin bizzat meşruiyet krizini yaratan davranış şeklinin tekrarlanması demek. Hükümetler ve seçkinler bir kez daha halklarının avaz avaz karşı çıktığı bir adımı ittirmeye çalıştı. Avrupa genelinde yapılan kamuoyu yoklamaları halkların açık farkla çoğunluğunun Türklerin üyeliğine karşı olduğunu, Almanya, Fransa ve Hollanda'da net muhalefet görülürken Avusturya'da bu oranın yüzde 80'leri bulduğunu ortaya koyuyor. İstediğiniz kadar yabancı düşmanlığı, hatta İslam düşmanlığı deyip kafa sallayın, yararı olmaz. Bu seneki referandum bozgunu bir mesaj verdiyse eğer, o da Avrupalıların kendi görüşlerinin, hep en iyisini bildiğini iddia eden bir siyasi sınıf tarafından kenara itilmesinden artık bıkmış olduğuydu.
Referandum dersleri
Çoğunluğun kaygılarını bir kenara itip Türklerin üyeliği için bastırmak, referandumlardan hiçbir ders alınmadığı anlamına gelir. Oysa Türkiye'nin AB'nin bir parçası olduğuna inananlar, önümüzdeki 10 yılı bu davayı savunmakla geçirmeli. Britanya'nın anca 10'da birine denk gelen kişi başına geliriyle, AB'ye girdiği anda en yoksul üyesi olacak bir ülkenin, zengin ve sanayileşmiş ülkelerden oluşan bu kulübe nasıl intibak edeceğini açıklamalılar. AB'deki en yoksul işçilerin, daha da düşük ücretlerle çalışmaya hazır göçmenlerin rekabetine nasıl dayanacağını da anlatmaları gerekecek.
Bu sorular yanıtsız değil. Türk ekonomisi büyüyor, üyelik vakti yaklaştığında Türkiye ile AB'nin geri kalanı arasındaki uçurum azalmış olacak. Türk işçilerin hizmetlerini Avrupa'nın istedikleri yerinde sunabilmelerini geciktirecek bir geçiş dönemi de ayarlamak mümkün.
Her şeye verilecek bir yanıtın olması şart, zira bir zamanların Avrupai iş bitirme anlayışı (önce yap, sonra meşruiyetine bak) kesinkes sona erdi. Halklar buna sessiz kalmayacak artık. Fransa ve Avusturya, bundan sonraki genişlemeleri referandumla reddetme hakkını saklı tuttu.
Avrupa hayalperestlerinin hâlâ büyük planları var. Bir büyük hedefin yerine diğerini koyar gibi, şimdi de potansiyel üye olarak gözlerine Balkan ülkelerini, Gürcistan ve Ukrayna'yı kestirdiler. Bir zamanlar gitgide daha derin ve federalist bir birleşme tutkusuyla hareket edilirken, şimdi amaç gitgide daha fazla genişlemek oldu. Ancak bu yeni hedeflerine de son hedeflerine olduğu gibi ulaşmaya çalışır, sözde temsil ettikleri halklarını hesaba fazla katmazlarsa, sonu yine aynı olacak: Hezimet. (5 Ekim 2005)