Hangi kadına yönelik şiddet?

Bugün Türkiye'de ya da bir başka yerde 'kadına yönelik şiddet' konuşuluyorsa, yürütme ve yargı organlarınca işgal edilen bir kürsü varsa; bu, 19. asırdan beri Kadın Hareketi'nin elde ettiği 'kazanım'dır.
Haber: DİDEM DERYA ÖZDEMİR / Arşivi

7 Haziran Perşembe günü ‘ Türkiye Adalet Akademisi’ girişimiyle düzenlenen ‘İnsan Hakları Standartlarının Etkili Uygulanması Bağlamında Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele’ konferansına, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü olarak katıldım. Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yargıtay üyeleri, AİHM üyeleri ve farklı ülkelerden yüksek yargı mensuplarıyla Türkiye’den çeşitli düzeylerden hukukçular ve birkaç kadın örgütü temsilcisi de katılımcılar arasındaydı.
Açılış konuşmacılarından olup toplantının geri kalanını takip etmeyen Fatma Şahin, “Kadın örgütleriyle işbirliği içerisindeyiz” diyerek hükümetleri döneminde kadına yönelik şiddetle mücadele alanındaki ‘güzel’ gelişmeleri aktardı. Biz dinleyiciler, açılış konuşmalarının Türkiye’de kadınların gündemiyle yarattığı çelişkiyi hayretler içerisinde dinledik. Feministler değil, sivil toplum kuruluşları değil, kadın örgütleri değil, devletin üst düzey yürütme ve yargı mensupları, toplumsal cinsiyet adaletinin nasıl ‘sağlandığından’ bahsediyordu! Ancak bahsedilen toplum, maalesef Türkiye toplumu olamazdı! Konferans başlığından konuşmacıların açıklamalarına kadar düpedüz feminizmin bilgi birikimi ortaya saçılıyordu. 

Uludere’nin hesabını verin!
Hatırlarsanız Başbakan, birkaç gün önce “Bedenim benimdir diyenler feministlerdir” açıklamasını yaptı. Cevabımız “Ha şunu bileydin!” oldu. Ardından 6 Haziran’da “Bedenim benimdir demenin ahlakla örtüşür yanı yok!” buyurdu. Ve yine haklıydı. Biz feministlerin sizin ‘genel ahlak’ınızla, işinize geldiği gibi ahlakınızla işimiz yok! Siz önce Uludere’nin, Fethiye Davası’nın hesabını verin!
Bugün Türkiye’de ya da dünyanın bir başka köşesinde ‘kadına yönelik şiddet’ konuşuluyorsa, bu söz sizin dilinize bile pelesenk oluyorsa, bugün yürütme ve yargı organlarınca işgal edilen o kürsü varsa; bu, 19. yüzyıldan bu yana Kadın Hareketi’nin elde ettiği ‘kazanım’, feminist mücadelenin ‘başarısı’dır. Siz o kürsüyü gasp ettiniz! Siz bizim sözümüzü devletin çarpık diliyle kirlettiniz! Dilimize eril dilinizi zerk ettiniz!
1970’lerin başında Fransa’da kadınlar kürtaj hakkı için örgütlendi. Feminist kuramın öncülerinden Simon de Beauvoir’ın da aralarında bulunduğu dönemin kadın Fransız entelektüelleri, şu manifestoyu yayımladı: “Fransa’da yılda bir milyon kadın kürtaj oluyor. Tıbbi denetim altında gerçekleştirildiğinde en basitlerinden biriyken, gizliliğe mahkûm edildiklerinde bu operasyonlar tehlikeli koşullarda gerçekleşiyor. Bu kadınlar sükûnetle yok sayılıyor. Onlardan biri olduğumu ilan ediyorum. Kürtaj oldum. Tıpkı doğum kontrolü hakkı talep ettiğimiz gibi, kürtaj olma özgürlüğü de talep ediyoruz.” Ne tesadüftür ki bir haftalık karikatür dergisinin erkek çizeri şu başlığı attı: “Bu sürtükleri kim hamile bıraktı?” Böylece 343 entelektüel kadın tarihe ‘343 Sürtüğün Manifestosu’yla geçti; kürtaj da yasallaştı. Tarih bazen yüzümüze gülercesine tekerrür ediyor! 

AB kürtajı nasıl düzenledi?
Yazının başında bahsettiğim toplantının yalnızca ilk oturumuna katılabildim. Açılış konuşmalarının ardından AİHM üyesi Işıl Karakaş, Avrupa Konseyi üyesi Johanna Nelles, Queen Mary Üniversitesi’nden Shazio Pompeo, sosyolog Prof. Dr. Meyda Yeğenoğlu ve sosyolog Prof. Dr. Yakın Ertürk tebliğ sundular. Sosyoloji hocalarımıza söz gelene kadar bekledik ki konu kürtajın yasaklanması tartışmalarına, 6 Haziran Perşembe günü kadın örgütlerinin Aile Bakanlığı’yla yürüttüğü görüşmeleri kürtaj yasağı tasarısının öncelikli gündemleri olması dolayısıyla durdurduklarını bildirmesine, yani halihazırda ‘esas meselemize’ gelsin... Bekledik ki kendi sözümüz, farklı ideolojik eleklerde inceltilip bedenimiz, emeğimiz ve kimliğimiz gibi oradan oraya savrulacağına, bizleri belli ki ‘kurtarmak’ için işgal ettikleri kürsüde gündemimiz hak ettiği yeri bulsun... Sonunda sosyoloji hocalarımız, kürtajın yasaklanmasının devletin eril şiddetine denk düştüğünü dile getirdi. Yeğenoğlu hatırlattı: “Ben konusu kürtaj olan yüksek lisans tezimi 1983-1984’te, kürtajın ilk yasallaştığı dönemde yazdım. Diyanet İşleri’ne gidip görüşme yaptığımda ‘Kürtaj bizi ilgilendiren bir konu değil, bir görüşümüz yoktur’ dediler.” Yine de içimiz rahat etmedi...
Oturum başkanı tarafından muhtemelen üzerimdeki ‘Kürtaj Haktır!/Say ‘No Abortion Ban’ yazan tişört nedeniyle bir süre görmezden gelindikten ve mikrofonu tereddütsüz gezdirirken beni görünce “Soru soranları ben belirlemiyorum” uyarısı yapan çalışanın direnmesinden sonra, konuşmacıların beni işaret etmesi üzerine şu soruyu yönelttim: “Özellikle Avrupa Komisyonu üyelerine sormak istiyorum. Kendileri devlet tarafından uygulanan zorunlu kürtaj ve sterilizasyonu kadına yönelik şiddet kapsamında ele aldı. Bugün Türkiye, yeni bir yasama süreci içerisinde. Başbakan kürtajın yasaklanacağını açıkladı. Tarihten bildiğimiz bir örnek var. 1966’da Romanya’da kürtaj yasaklandıktan sonra sağlıksız koşullarda gerçekleştirilen kürtajlar sırasında ölen kadınların sayısı, tüm Avrupa genelindeki sayının on katına yükseldi. 1989’da kadın ölümlerinin yarattığı siyasi baskı sonucu kürtaj yeniden yasallaşınca, bu tür ölümlerde keskin bir düşüş gözlendi. Bu bilgi çerçevesinde kürtajın yasaklanmasını AB hukuki düzenlemeleri bakımından değerlendirebilir misiniz?”
Nelles’in soruma verdiği yanıt şuydu: “Kürtaj yasaklandığında yok olmuyor. Yalnızca yeraltına iniyor. Profesyonel olmayan kişilerce sağlıksız koşullarda gerçekleştiriliyor. Bu da kadın ölümlerini arttıyor. AB hukukunda kürtajın yasaklanması ifadesi aynen yer almasa da kadının insan haklarını koruyan düzenlemelerden yola çıkarak bu konuda tavrımızın net olduğunu, kürtajın yasaklanmaması gerektiğini söyleyebilirim.”
Ertürk ekledi: “Kürtajı ahlak ve din üzerinden tartışarak işin içinden çıkılamaz. Bu konu hiçbir zaman bu şekilde tartışılmadı. Konunun uzmanı olan tabiplerin görüşleri ışığında, kadının ve toplumun sağlığı bakımından tartışılmalı.” 

Niçin geldiniz devletlular?
Biz içeride bunları konuşurken dışarıda bir grup kadın arkadaşımızın da kürtajı yasaklama çabalarını protesto ettiğini duyduk. Çıkıp onlara baktık, üzerlerinde ‘Benim bedenim benim kararım’ yazan tişörtler vardı. Tıpkı bizim üzerimizdekiler gibi... Yaka kartlarımız sayesinde konferansa dönebildik. Ama kafaları da oldukça karıştırdık. Kimdi bu kadınlar, hem içeride hem dışarıda? Çıkardıkları ses bir, dil tanıdık... Tanıdık olduğu kadar da anlaşılmaz... “Niçin geldiniz?” dedi bir salon görevlisi. Korumalar bizi atsın mı tutsun mu bilemedi.
Biz feminist mücadelemizi sürdürmeye geldik. Biz kendi kürsümüzde konuşmaya geldik. Kadına yönelik şiddet dediniz, onunla yalnızca Mor Çatı Kadın Dayanışma Merkezi’nde değil, hayatımızın her alanında mücadele ediyorduk, onu biz kavramsallaştırıyorduk, öznesi bizdik, geldik.
Ya siz niçin geldiniz devletlular?

(DİDEM DERYA ÖZDEMİR: Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü yükseklisans öğrencisi)