Hayale kapılmayalım

10 ay önce devlet ve hükümet başkanları tarafından alınmış bir kararın çerçevesini saptamak için Avrupa dışişleri bakanlarının ve özellikle Avusturya'nın pazar ve...
Haber: Gerald Papy / Arşivi

10 ay önce devlet ve hükümet başkanları tarafından alınmış bir kararın çerçevesini saptamak için Avrupa dışişleri bakanlarının ve özellikle Avusturya'nın pazar ve pazartesi günleri Lüksemburg'da ortaya koyduğu manzara, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması oyununu bir defa daha sergiledi.
Hassas bir karar, çok çalışmayı gerektiren bir müzakere. Kısacası ayıp değil. Viyana'nın iddiası, nihayet kabul edilen asıl metinde zımnen yer alsa bile. Hayale kapılmayalım. AB'nin Türkiye'ye genişlemesi, ülkenin büyüklüğü, halkının ezici çoğunluğunun Müslüman olması ve topraklarının büyük çoğunluğunun Asya'da yer alması dolayısıyla başkalarına benzemez.
Bazıları, bu son boyutu ileri sürüyor. Meşru bir argüman muhakkak. Ama niçin 1963'te ortaklık anlaşması imzalanırken karşı çıkmadılar? Avrupalılar üstelik buna üyelik perspektifini de ekledi. 2005 Türkiye'sinin AB'nin demokratik kriterlerine yanıt vermediği gayet açık. Kıbrıs'ın tanınması, Kürt meselesinin çözülmesi, Ermeni soykırımının tanınması, insan haklarına saygı... 10 sene veya 15 yıl boyunca birer şart olacakları da ortada. Türkiye'nin üye olmasıyla AB'nin ekonomik, jeopolitik ve kültürel planlarda ne kazanacağı açık açık soruluyor mu? Doğu Anadolu'ya kadar uzanan bir AB'de Hristiyanlarlarla Müslümanların harika birliktelik modelini hayal edebiliyor muyuz?
Türkiye'nin üyeliğinin gerçek zorluğu, AB'nin 28, 29 veya 30 üye ile, Türkiye gibi yeni bir kuvvetle işleyişini sürdürebilme kapasitesinde yatıyor. Ancak bu zorluk başladı bile, Lüksemburg'da yapılan gizli pazarlıklar bunu gösteriyor. (Belçika gazetesi, 5 Ekim 2005)