Hep aynı hayal: Kürdistan

AB'nin ve ABD'nin Kürt kökenli vatandaşlarımızı azınlık olarak gördüğü, AB'ye uyum adı altında yaptırılan düzenlemelerle, bu iddianın Türkiye'ye de fiilen kabul ettirildiği artık bir gerçektir. Üstelik AGİT Helsinki Belgesi'ne göre, azınlıklarını ancak devletlerin kendilerinin belirlediği, Türkiye de bu belgeyi imzalarken, milli azınlıklarının gayrimüslimler olduğunu bildirdiği halde.
Haber: SADİ SOMUNCUOĞLU / Arşivi

AB'nin ve ABD'nin Kürt kökenli vatandaşlarımızı azınlık olarak gördüğü, AB'ye uyum adı altında yaptırılan düzenlemelerle, bu iddianın Türkiye'ye de fiilen kabul ettirildiği artık bir gerçektir. Üstelik AGİT Helsinki Belgesi'ne göre, azınlıklarını ancak devletlerin kendilerinin belirlediği, Türkiye de bu belgeyi imzalarken, milli azınlıklarının gayrimüslimler olduğunu bildirdiği halde. Terörün en kanlı döneminden bu yana Kürt kökenli vatandaşlarımız için kendi müktesebatına aykırı olarak, yayın-öğretim-eğitim gibi haklar talep eden AB, bu vatandaşlarımızın gerçekte 6 milyon olan sayısını 1998'de 8-15 milyon, bugün ise 15-20 milyon yapmıştır. Türkiye'nin bu hukuk dışı talepleri karşılaması AB'nin iştahını daha da artırmış; uluslararası sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, seçim barajının düşürülüp, azınlıkların parlamentoda temsilinin sağlanması, siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanmasına imkân verilmesi gibi istekler gelmiştir. Listeye, terör örgütü mensuplarına ayırımsız, şartsız genel af, siyasi hayata katılımlarının sağlanması, teröristbaşının yeniden yargılanması ve "uzlaşmaya" gidilmesi de eklenmiştir.
Yapılanlar sadece başlangıç
AB'ye göre, bugüne kadar yapılanlar "sadece bir başlangıç niteliğinde"dir. Azınlık olmayan vatandaşlarımızı azınlık gibi göstermeyi başaran AB, bunları bir başlangıç sayıyorsa, ilerisinde neler vardır? Bu şifrenin kilidi, çekincesiz imzalamamızı istediği, 'Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi'ndedir. Bu konu, AB için öylesine önemlidir ki, 1995'te kabul edildiği ve bugüne kadar AB üyesi Fransa imzalamadığı, yine Belçika, Yunanistan, Lüksemburg, Hollanda ile Letonya imzalayıp yürürlüğe koymadığı halde, sıra Türkiye'ye gelince dayatmaya dönüşmüştür. AB'nin niçin ısrarlı olduğunu anlamak için sözleşmenin 5-7-8-10-11-14. maddelerine bakmak yeterlidir. Bu maddelerde, "Ulusal azınlıklara mensup kişilerin din, dil, gelenek ve kültürel miraslarını korumalarının sağlanması, toplanma, örgütlenme, ifade, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına saygı gösterilmesi, dinini, inancını açıklayıp, dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurması, dillerini özel ve kamusal alanlarda, sözlü ve yazılı olarak, ayrıca talep olması halinde önemli sayıda yaşadıkları bölgelerde, idari makamlarla ilişkilerde kullanabilmesi, azınlık dilindeki adsoyadını kullanması, önemli sayıda yaşadıkları bölgelerde, yeterli talep olması halinde azınlık dilinin öğretilmesi ya da bu dilde eğitim görmeleri" hususları yer almaktadır.
AB kurallarını neden çiğniyor?
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin "KADEK'i özgürlük savaşçısı ilan ettiği", AB'nin Kürt kökenli vatandaşlarımızı azınlık statüsünde görüp, yetkililerinin Güneydoğu Anadolu'dan "Kürdistan" diye bahsettiği, Avrupa Parlamentosu'nun ise "Kürtlerin diğer azınlıkların hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmasına imkân verecek tedbirlerin alınıp, silahı bırakmış Kürt güçleriyle uzlaşma sağlanmasını" istediği hatırlandığında, sözleşmenin, 'azınlık statüsünün' sağlamlaştırılıp, resmileştirilmesinin aracı yapılacağı anlaşılmaktadır. Oysa AB'nin, Türkiye'nin egemenlik hakkını gasp etmekle kalmayıp, dayatmaya varan yaklaşımı öncelikle bu sözleşmeye aykırıdır. Çünkü tüm uluslararası anlaşma ve sözleşmelerde olduğu gibi burada da, "Söz konusu ilkeler ve onlardan kaynaklanan yükümlülüklerin, bölünme değil, her bir toplumun zenginleşmesini amaçladığı, hukuk devleti içinde kalınıp, devletlerin bütünlüğü ve ulusal egemenliğine saygı gösterilmesi gerektiği" vurgulanmaktadır. PKK ve türevi örgütlerin bu niteliklerle ilgisinin olmadığı, hatta karşısında yer aldığı ortadadır.
Bu tespitlerden sonra Avrupa Birliği'nin adeta ağızlarının içine baktığı Abdullah Öcalan ve Leyla Zana'nın isteklerini hatırlayalım: Teröristbaşı, 2002 yılında yayımladığı 10 maddelik 'Barış ve Özgür Birliktelik Deklarasyonu'nda, "Kürtler cumhuriyetin demokratik içeriğinde asli kurucu öğe olarak Anayasal vatandaşlık esprisi temelinde yer almak istiyorlar." demiş, Zana da, 14 Ekim'de Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada, "Evrensel hukuka uygun yeni demokratik bir anayasa yapılmalıdır. Bu anayasada Kürtler, çoğunluğun öğesi olarak tanınmalı ve güvenceye alınmalıdır." çağrısında bulunmuştu. Bir 'Türk-Kürt Cumhuriyeti' istendiği, bunun da AB'nin, "devletlerin ülke bütünlüğü ve ulusal egemenliğine saygı" ilkesine aykırı olduğu açıktır.
Hal böyleyken, AB, üniter ve milli devletimizi yıkmaya çalışan teröristlere neden sahip çıkmakta, Avrupa Parlamentosu bunları neden ayakta alkışlamaktadır?
Bunun cevabı açıktır. AB için Kürt kökenli vatandaşlarımızın azınlık ya da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ortak yapılması büyük Kürdistan Projesi'ne geçişin safhalarıdır. Böylece AB ile ABD'nin hedefinin birleştiği görülmektedir. Ancak, görev bölüşümü yapılmış, Irak'ın kuzeyini ABD, Türkiye'nin güneyini AB üstlenmiştir.
Irak ve Sevr Kürdistanı
Türkiye uzun bir süredir Irak'ın kuzeyinde kurulan sözde devlete alıştırılmaktadır. Öte yandan Barzani ve Talabani, Diyarbakır için Kuzey Kürdistan'ın başkenti demekte, Türkiye Musul'da konsolosluk açmak istediğinde, karşılığında Diyarbakır'da konsolosluk istenmekte, 30 Ocak'ta yapılacak seçim için Türkiye'de yaşayan Iraklıların oy kullanması gerekçesiyle BM'ye bağlı Uluslararası Göç Örgütü aracılığıyla Diyarbakır'da sandık kurulması talebi gelmekte ve nihayet PKK'nın kurduğu iki partinin seçimlere katılmasına engel olunamamakta, hatta bu partilerin isimlerinin yer aldığı seçim pusulaları Türkiye'ye gönderilmektedir. AB'nin imzalamamızı istediği sözleşmeyle birlikte düşünüldüğünde, tüm bunların neyin habercisi olduğu açık değil midir?
Gelişmeleri daha iyi yorumlamak için Sevr hazırlıklarının yapıldığı San Remo Konferansı (18-26 Nisan 1920)'nda Kürdistan ile ilgili görüşmelere bakalım. Amaçlarından birinin Türk imparatorluğundan Türk olmayan soyların yaşadığı tüm bölgeleri ayırmak olduğunu söyleyen İngiliz Başbakan Lloyd George'a göre, bu soylar, "Araplar, Ermeniler ve kesin olarak Türk olmadıklarına göre Kürtler"dir.
'Kürtler Türkiye'den ayrılmamalı'
Kürdistan hakkında karar vermenin güç olduğu görüşündeki Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise durumu şöyle özetlemiştir:
"Bu ülke şimdiye kadar Türk imparatorluğunun bir parçası olagelmiştir; bunlar genellikle komşuları, çoğu zaman da Türk hükümetinin kendisi ile savaş halinde olan savaşçı kabilelerdir. Fransız ve İngiliz hükümetlerinin ülkenin bazı bölümleri üzerinde korumacılık kurma gibi çeşitli teklifler gelmiştir. Bunun yerine ülkeyi Türkiye'den ayırıp, özerklik vermenin iyi olacağı düşünülmektedir. Ancak Kürtlerin kendilerinin ne istediğini ve özerk bir devlet olarak örgütlendirilecek olurlarsa ne denli denge oluşturabileceklerini kestirmek güçtür. Kişisel olarak Kürtlerin duygularını anlamaya çalıştım. İstanbul, Bağdat ve başka yerlerde soruşturmalar yaptırdıktan sonra, sonuçta temsil yeteneği olan bir Kürt bulma imkânını elde edemedim. Ayrıca Kürtlerin arkalarında bir büyük devlet olmadıkça varlıklarını sürdüremeyecekleri düşüncesindeyim. İngiliz ve Fransız korumacılığını isteyecekleri kuşkusuzdur. Ama ne Fransa ne de Büyük Britanya bu görevi üstlenmezse Türk koruması altında bırakılmalarını tercih edeceklerdir. Ülke, Türk yönetimine alışmıştır ve değişik bir koruyucu keşfedilmeyecekse Türkiye'den ayrılması güç olacaktır."
Nihayetinde Kürdistan'la ilgili olarak:

  • 6 ay içinde Suriye, Irak, Mezopotamya ile çoğunlukla Kürtlerin bulunduğu bölgeler için yerel özerklik planı hazırlanması,
  • 1 yıl içinde bu bölgelerdeki Kürtlerin çoğunluğunun Türk yönetiminden bağımsız olmak istediğini gösterir biçimde Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurması,
  • Konseyin, bu halkların bağımsızlığı kullanmaya yetenekli oldukları kanaatine varıp, bunun sağlanmasını tavsiye etmesi halinde, Türkiye'nin bu örgütlenme hükümlerini yerine getirip, bölge üzerindeki tüm hak ve yetkilerini bırakmayı peşinen üstlenmesi kararlaştırılmıştır.
    Yeniden Azınlıklar Sözleşmesi'ne dönersek; sözleşmede çok önemli iki madde daha vardır ve kanaatimce Avrupa Birliği'nin ısrarının asıl sebebi bunlardır. Bunlardan ilki, "Ulusal azınlıklara mensup kişilerin, diğer devletlerde yasal olarak yaşayan kişilerle, özellikle de etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimlik ya da ortak bir kültürel mirası paylaştıkları kişilerle sınır ötesi serbest ve barışçıl ilişkiler kurma ve yaşatma hakkı ile hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hükümet-dışı kuruluşların faaliyetlerine katılma hakkına müdahale edilmemesi (Md.17)" maddesidir. İkjncisi ise, "Gerektiğinde, diğer devletlerle, özellikle de komşu devletlerle ilgili ulusal azınlıklara mensup kişilerin korunmasını sağlamak için iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalar yapmaya gayret edip, gerektiğinde, sınır ötesi işbirliğini teşvik edici önlemleri alırlar (Md.18)" şeklindeki maddedir.
    Niyetleri ortada
    Bunlardan sonra da Öcalan'ın, "Ortadoğu halkları demokratik federasyon temelinde birleşmelidir" ve Zana'nın, "Dünya 40 milyonu aşan nüfusuyla Kürtlerin siyasal, sosyal ve kültürel demokratik haklarını artık tanımalıdır. Kürtler, kendi Rönesanslarını tamamlama ve çağdaş dünyayla bütünleşme iradelerini açığa çıkarmışlardır. Kürt sorununu çözmüş AB üyesi bir Türkiye, Batı uygarlığını Mezopotamya'nın zengin kültürel birikimiyle buluşturmuş olacaktır." görüşlerini hatırlayalım. Zana'nın Avrupa Parlamentosu'nda neden ayakta alkışlandığı, AB'nin de 'kültürel haklar' diye diye 'Büyük Kürdistan'a gittiği anlaşılmıyor mu?
    Sadi Somuncuoğlu: Eski Devlet Bakanı