Hristo'yu gören var mı?

Ortada Hristo'nun akıbetine ilişkin hiçbir kayıt yok.

Dayanak, Türk belgesi
Hristo Yeorgiu, 1974'teki harekât sırasında beş yaşındaydı ve 17 Ağustos günü bacağından yaralanmıştı. Annesinin Dikmen'deki Barış Kuvvetleri'ne ait hastaneye götürdüğü Hristo, o günden beri 'kayıp'. Hristo'nun hikâyesi, Rum gazetesi Politis'in yayımladığı 'askeri' bir belgeyle yeniden gündeme geldi. Türk Barış Kuvvetleri'ne ait belgeye göre Hristo tedavi için önce Adana, sonra da Ankara'ya gönderilmiş.
Dışişleri'ne göre asılsız
Hristo'nun hikâyesini Denktaş da biliyor. Ancak Denktaş çocuğun öldüğünü tespit edip Kleridis'e de ilettiklerini belirtiyor. Kleridis ise yalanlıyor: "Denktaş bana çocuğun sağ olduğunu söyledi." Dışişleri iddiaları 'Rum propagandası' olarak görüyor, Genelkurmay konuşmuyor. Ortada çok soru var: Hristo'nun akıbeti nedir? Öldüyse nerede, nasıl öldü? Kayıtlar nerede? Belge gerçek mi?
Erdal GÜVEN'in yazısı
Haber: ERDAL GÜVEN / Arşivi

Her şey Güney Kıbrıs'ın etkili gazetesi Politis'in geçen pazar gü- nü çıkan sayısındaki manşet haberle başladı.
Kıbrıs'ta 1974 müdahalesi sırasında yaralanmış bir Rum çocukla ilgili resmi bir belge ulaştırılmıştı Politis'e. 26 Mart 1975 tarihli belge, Barış Kuvvetleri'ne bağlı Sivil İşler Dairesi tarafından Ankara'daki Özel Harp Dairesi Başkanlığı'na yazılmıştı.
Şöyle deniyordu belgede:
"Ek'te fotoğrafı gönderilen 5 yaşındaki Christaki Georghiou, Harekâtta Palekkitina'da yaralanmış ve annesi tarafından Dikomo İlk Yardım Hastanesi'ne yatırılmıştır.
Burada tedavisi yapılamadığından Ağustos 1975 sonunda önce Adana, sonra Ankara hastanelerine kaldırılmıştır.
Çocuk hakkında elimizde bundan daha detaylı bilgi yoktur.
Bu konu, Kızılhaç tarafından devamlı takip edilmektedir.
Bilgilerinize arz ederim."
(Not: Belgede muhtemelen dalgınlık sonucu 'Ağustos 1975' diye geçen tarih 'Ağustos 1974' olacak. Ne de olsa 2'nci Kıbrıs Harekâtı Ağustos 1974'te gerçekleştirildi)
Belge bir ilk
Bu türden bir belge ilk kez su yüzüne çıkıyordu. Dahası Politis'e göre bu belge, söz konusu Rum çocuğun, Türkiye'ye götürüldüğüne ilişkin sözde kalmış iddiaları, resmen doğruluyordu.
O güne kadar bilinenler Politis'in haberinde şöyle aktarılıyordu:
Hristo Yeorgiu, 17 Ağustos 1974 günü, Lefkoşa yakınlarındaki Balıkesir'de (Palekkitina) Türk ve Rum askerleri arasında patlak veren çatışmalarda bacağına isabet eden bir kurşunla yaralanmıştı. Çocuk, annesi Mirofora Yeorgiu tarafından apar topar yine Lefkoşa yakınlarındaki Dikmen'de (Dikomo) bulunan Barış Kuvvetleri'ne ait bir hastaneye götürülmüştü.
Bir-iki saatlik bir bekleyişin ardından Yunanca bilmeyen bir hastane yetkilisi, kadının karşısına çıkmış, eliyle havayı işaret etmeye başlamıştı. Anne, adamın, çocuğunun öldüğünü anlatmaya çalıştığını düşünmüş ve umudunu kesip evine dönmüştü. O derece ki ne Rum yetkililere ne de Kızılhaç'a herhangi bir başvuruda bulunacaktı kadın.
Neden sonra Kıbrıslı Türk bir polis memuru kadınla temasa geçip oğluyla ilgili bazı şeyler bildiğini söylemişti. Çocuk ölmemişti... Ancak Tür kiye'ye götürülmüş olabilirdi.
Kleridis devreye girmiş
Bunun üzerine kadın, çocuğunun akıbetini araştırmaya başlamış, o dönem Rauf Denktaş'la toplumlararası görüşmeleri yürüten Glafko Kleridis'e ulaşıp durumu anlatmıştı. Kleridis de muhatabına. Denktaş, 20 Ocak 1975'teki görüşmelerinde, Kleridis'e, Hristo'yla ilgili iyi haberler getirdiğini, çocuğun ölmediğini, Türkiye'deki bir hastanede tedavi edildiğini, birkaç gün içinde Kıbrıs'a gönderileceğini ve ailesine teslim
edileceğini söylemişti. Ancak daha sonra, herhangi bir gelişme kaydedilememişti...
Politis'in manşeti beklendiği üzere epey bir gürültü kopardı Kıbrıs'ta.
Dışişleri'nin yalanlaması
Haber ertesi gün Türkiye'de Sabah gazetesi tarafından manşete taşındı. Sabah, Politis'in haberini ayrıntılı biçimde aktardıktan sonra, 'Dışişleri yalanladı' arabaşlığıyla şu bilgilere de yer veriyordu:
'Dışişleri yetkilileri haberi ilk kez duyduklarını, Rumların hep böyle iddiaları olduğunu, ancak Kızılhaç gibi kuruluşların raporlarında bunların asılsız olduğunun ortaya çıktığını söylüyor. Yetkililer, "Rum basınında çıkan bu tip haberler dikkate alınmamalı" diyor. Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Dairesi yetkilileri de böyle bir askeri belgeyi ilk kez duyduklarını söyledi.'
Kısacası Sabah'a konuşan Dışişleri yetkilileri, Politis'in haberini, 'Rum propagandası' olarak görüyordu.
Politis farkı
Propaganda demişken, Politis'in genel yayın yönetmeni Andreas Paraskos'u iyi tanırım. Güney Kıbrıs'ta resmi propagandaya alet olacak son gazetecidir Andreas. Yazılarıyla, araştırmalarıyla, demeçleriyle ve başında bulunduğu Politis'te yayımladığı haberlerle Papadopulos yönetiminin ve Güney Kıbrıs'taki rejimin sıkı muhalifidir.
Aynı zamanda Kıbrıs'taki kayıplar konusunda uzmanlaşmış isimlerin başında gelir Andreas. Nesnel haberciliğiyle tanınmıştır ve yalnız Güney'de değil, Kuzey'de de saygın bir kalemdir. Kıbrıslı Türklerin gömülü olduğu bir toplu mezarın ortaya çıkarılmasında etkin rol oynamıştır.
Öte yandan öğrenebildiğim kadarıyla ne Güney Kıbrıs'taki Kayıplar Komitesi'nde, ne Rum yönetiminde, ne de Kızılhaç'ta Hristo Yeorgiu'nun öldüğüne dair herhangi bir bilgi ya da kayıt vardı.
Sürpriz tanık
Ertesi gün Sabah'ta daha ilginç bir haber çıktı: Bir önceki gün yayımlanan haberi okuyan Mehmet Mercan isimli şahıs, gazeteyi arayıp şunları anlatmıştı: "O dönem bölgede iaşe askeri olarak görev yapıyordum ve söz konusu olayı çok iyi hatırlıyorum. Yaralı çocuğu annesinin kucağından alıp hastaneye soktum. O dönem orada bulunan askeri doktorlar büyük ilgi gösterdi.
Daha sonra annesiyle çat pat İngilizce konuştum. Çocuğun nasıl yaralandığını sordum. Kaza kurşunu gibi bir şeyler söyledi. Türk doktorlar anneye ve çocuğa çok iyi davrandı. Hatta özellikle Alay Komutanı Albay Nezih Sıral doktorlara özel olarak 'Çocuğa çok iyi bakılması yönünde' talimat verdi. Anne küçük Hristakis'i teslim ettikten sonra dışarıda bekletildi. Çocuk hastaneye bilinci açık getirildi. Ağlıyor ve konuşuyordu. Daha sonra Adana'ya gönderildi. Ama sonra ne oldu tabii bunları bilmem mümkün değil."
Denktaş başka...
Aynı gün, Cenevre'de bulunan Rauf Denktaş, Anadolu Ajansı'nın haberine göre gazetecilerin sorusu üzerine şunları söylüyordu: "Barış Harekâtı'ndan sonra her iki taraf kayıplar konusu üzerinde duruyordu. Biz kendi kayıplarımızı, Rumlar da kendi kayıplarını arıyordu. Kleridis bana bu çocuğun durumunu anlatarak, 'Çocuğun askeri hastaneye götürüldüğünü ve ondan sonra ne olduğunu bilmediklerini' söyledi. Yaptığım ilk tahkikatta alt seviyedeki bir asker 'böyle bir çocuğun geldiğini' bana teyit etti. O sevinçle Kleridis'e 'Güzel bir haberim var, çocuk hastanedeymiş' dedim. Resmi olarak araştırdığımızda çocuğun öldüğünü ve bunun annesine duyurulduğunu söylediler.
Her anne evladının cesedini görmeden bir ümit içinde yaşar. Bu kadın daha sonra benimle de temas etti. Bu kadının acısını ve ümitsiz beklentisini anlıyorum. Ama dedikleri gibi, 'Çocuk oradan Ankara'ya gönderildi, evlatlık edinildi, hatta telefon ederek annesiyle konuştu' gibi söylentiler, tamamen Türkiye aleyhine bir propaganda yürütmek için yapılan oyunlardır diye düşünüyorum. Herhalde Kıbrıs'tan birileri sırf anneyi tahrik etmek ve bu hikâyenin devamını sağlamak için bu oyunu oynamıştır kadına.
Kayıplar konusu propaganda olarak kullanılıyor. Bu çocuk olayının da şimdi yeniden ortaya çıkmasının nedeni, kuyulardan 40'ar 40'ar, 10'ar 10'ar çıkan Türklerin kemiklerini dengelemek içindir."
Ve Denktaş, bir başka soru üzerine Kleridis'e çocuğun öldüğü haberini verdiğini de kaydediyordu. 'Çocuğun Ankara'ya götürüldüğü' yolunda bir ifade kullanmadığını belirten Denktaş, "Zannedersem Kleridis,
aileyi oyalamak için çocuğun Ankara'ya götürüldüğünü söylemiş olabilir" diyordu.
Kleridis başka...
Gelgelelim Kleridis hiç de o fikirde değildi. Rum lider, Denktaş'ın konuştuğu gün Lefkoşa'da bir basın toplantısı düzenleyerek şunları anlatıyordu: "Denktaş bana ya da bir başkasına hiçbir zaman çocuğun öldüğünü söylemedi. Çocuğun öldüğünü bilseydik cenazesini ister ve uygun biçimde gömerdik. Denktaş bana bir toplantıda çocuğun sağ olduğunu, durumunun iyiye gittiğini ve hastanede tedavi gördüğünü söyledi. Ben de kadını çağırttım. Durumu ona da anlattık.
Denktaş, bir sonraki görüşmemizde bana çocuğun hangi hastanede yattığını da söyleyeceğini belirtti. Ancak daha sonraki görüşmelerimizde çocuğun hangi hastanede tutulduğunu öğrenemediğini söyledi."
Gazetedeki hatırlatma
Güney Kıbrıs'ta yayımlanan The Cyprus Mail gazetesi, Kleridis'in basın toplantısına ilişkin haberinde bir hatırlatma da yapıyordu: "Denktaş, 2001 yılında CyBC'ye (Rum TV kanalı) verdiği bir söyleşide, o dönemde kendisine çocuğun Türkiye'ye götürüldüğünün söylendiğini belirtmişti. Denktaş,
o söyleşide, 'Belki de annesine, çocuğun yaşadığını söylemekle aceleci davrandım. Çocuğun Türkiye'ye götürülüp götürülmediğini tam olarak tespit edemedik' diyordu."
Tüm bunları alt alta dizdikten sonra, Dışişleri'nden ilgili bir üst düzey diplomatla görüştüm. Yetkili, Hristo'yla ilgili bakanlık arşivinde hiçbir bilgi ya da belge bulunmadığını belirtti ve haberi, kayıplar konusunun politik istismar malzemesi olarak kullanılmasının bir örneği olarak değerlendirdi.
'Kıbrıs'ta öldü, mezarı kayıp'
Son olarak Kıbrıs Türk Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin eski üyesi Rüstem Tatar da Politis'e konuştu ve şunları söyledi: "Rum çocuğun Türkiye'ye nakledildiğine dair bilgim yok. Çocuk KKTC'deki bir hastanede ölmesinin ardından hiç kimsenin tespit edemediği bir yere gömüldü, çocuğun nereye gömüldüğünü aramamıza rağmen bir türlü bulamadık."
Böylece Hristo'nun akıbetine dair hemen herkes söyleyeceğini söylemiş oluyor. Radikal olarak ilk günden beri açıklama beklediğimiz Genelkurmay hariç.
Haber propagandaysa gerçek ne?
Şu sorular hâlâ yanıt bekliyor: Hristo'nun akıbeti nedir? Öldüyse nerede, nasıl öldü? Hastane kaydı, ölüm kâğıdı, defin belgeleri nerede? Ortada bir Türk askeri makamınca yazıldığı belirtilen bir belge var; bu belge gerçek mi değil mi? Hristo öldüyse, nereye gömüldü? Eğer tüm bunlar propagandaysa, bu propagandayı çökertmenin en etkili yolu gerçeği ortaya koymak değil midir?
'Kan sudan derindir'
Politis'in yayımladığı belge Hristo'nun 71 yaşındaki annesi Mirofora'yı yeniden umutlandırdı: "Oğlum hakkında bir şey bilen varsa lütfen benimle temasa geçsin. Çocuğumu eğer Türkiye'de bir aile büyüttüyse onlara şükranlarımı sunuyorum; oğlum geri gelmeyecek olsa bile. Sağ olduğunu, iyi olduğunu bilmek bana yeter. Nerede yaşayacağına varsın kendi karar versin. Önemli olan onu görmem. Şimdi ona sen Hıristiyan'sın deseler, annen seni geri istiyor deseler... Bunca yıldan sonra... Ama kan, sudan derindir. Belki de döner bana. Analık içgüdüm bana oğlumun yaşadığını söylüyor. Bir gün dönüp gelecek bana. Umudumu hiç yitirmedim. Bu yıl onu göreceğime inanıyorum. Tam 33 yıl oldu.
İsa da öldüğünde 33 yaşındaydı.
Yok eğer oğlum öldüyse o zaman bana hiç yoksa cesedinin kalıntılarını göndersinler. Ben de geleneklemize göre gömeyim oğlumu."