Hükümet top çeviriyor!

Devletin yanı başında mevzilenenlerin gelirlerini ve servetlerini artırdığı Türkiye ekonomisinde, özelleştirme süreci bundan böyle çok daha zorlu geçeceğe benziyor.
Haber: SÜLEYMAN YAŞAR / Arşivi

Devletin yanı başında mevzilenenlerin gelirlerini ve servetlerini artırdığı Türkiye ekonomisinde, özelleştirme süreci bundan böyle çok daha zorlu geçeceğe benziyor. Türkiye'nin Telekom, Tüpraş, Eerdemir gibi son derece önemli kuruluşları özelleştirmenin gündemine peş peşe oturunca, konuyu tartışanların ağzında, "Özelleştirmeye karşı değiliz ama!" diye başlayan bir söylem yoğunlaştı.
Özelleştirmeye karşı değiliz diyenlerin 'ama'sı, bu kuruluşların kârlı oldukları teziyle açıklanıyor. Bu tez, aslında sağlam bir tez değil. Bu tezden yola çıkarsanız, 'Kârlı bütün şirketleri devlet işletsin' gibi bir sonuca da ulaşabilirsiniz. Böylece, özelleştirmeye karşı çıkıyorum derken, tüccar devlet yaklaşımını savunur duruma düşebilirsiniz.
Devlet hizmeti 'kâr-zarar'ı aşar
Dolayısıyla, özelleştirmeye 'kâr ve zarar' yaklaşımıyla bakmak pek sağlıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü, 'devlet' kâr ve zarar kavramlarının çok ötesinde bir örgütlenmedir. Devletin, adalet, iç ve dış güvenlik, zorunlu eğitim, sağlık, çevre gibi hizmetleri kâr ve zarar kavramıyla açıklanamaz.
O halde özelleştirmenin ölçütü nedir? Özelleştirmenin ölçütü, özelleştirme sonrası tüketiciye sağlanacak toplam faydanın miktarıdır.
Özelleştirilecek bir tesisin tüketicinin toplam faydasına yapacağı etki hesaplanırken altı temel soru sorulur. Bu altı sorudan ilki 'Özelleştirilen şirketlerin ürettiği ürünlerin fiyatları düşecek mi' sorusudur. Diğer sorular ise şunlar:
'Yüksek üretim elde edilecek mi', 'Daha iyi kaliteye ve çeşide ulaşılacak mı', 'Daha çok yenilik yapılabilecek mi', 'Fayda dağılımı değişecek mi', 'Çalışanlara, vergi mükelleflerine, ihracata, üreticilere özelleştirmenin etkisi ne olacak.' Eğer bu sorulara verilen cevaplar olumluysa devlet şirketinin özelleştirilmesinde bir sorun yoktur.
Özelleştirilmeleri gündeme gelen Telekom; Tüpraş ve Erdemir için bu saydığımız altı sorunun birine bile olumsuz cevap alınıyorsa, bu şirketlerin özelleştirilmelerine karşı çıkmak haklı bir tavırdır.
Aldatıcı genellemeler
Oysa bu saydığımız altı soru cevaplandırılmadan, 'Özelleştirilmelerinde kamu yararı yoktur' türünden genellemeler aldatıcıdır. Çünkü, politikacı ile bağlantısı olan ticari faaliyet hiçbir zaman ekonomik açıdan etkin olamaz ve kamu yararını zedeler.
Hepimizin bildiği gibi, Telekom, Tüpraş, Erdemir'de ve benzeri devlet şirketlerinde yönetim ve denetim kadroları siyasi iktidarlar değiştiğinde derhal değiştirilir. Hatırlanacaktır, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin ilk icraatı da Özelleştirmeden sorumlu olan Başbakan Yardımcısı'nın kardeşini Erdemir Yönetim Kurulu üyeliğine ataması olmuştu.
Eğer bir politikacının ilk icraatı kardeşini bir devlet şirketinin yönetim kuruluna atamak olursa, bunun anlamı, 'Kamu yararını değil, kendi özel yararını korumak'tır. Bu tür özel yararı gözetme davranışı, bütün insanlar için geçerlidir ve bir yerde eğer devletin şirketleri varsa bu tür özel çıkarları kollayan politik davranışlardan orada hep olacaktır, bu engellenemeyecektir.
Bundan hiçbir devlet istisna edilemez. Bu nedenle, özelleştirme mutlaka bir 'De-politizasyon' işlemi olmak zorundadır. Hangi mülkiyet şekli olursa olsun kamu gücünü kullanan politikacı ve bürokrat ile ticari şirket arasındaki organik ilişki ortadan kaldırılmadıkça kamu yararı korunamaz. Kamu yararı maskesi altında, şahsi çıkarlar korunmaya çalışılır.
Kişisel çıkar
İşte, şahsi çıkarlarını kamu yararı gibi sunanlardan korunmak için temel altı soruya doğru cevaplar almamız gerekiyor. Eğer bir devlet şirketi özelleştirildiği takdirde, o şirketin ürününün fiyatı düşecekse, daha kaliteli hizmet verilecekse, vergi mükellefi, üreticiler bu özelleştirmeden olumlu etkilenecekse o zaman özelleştirmeye karşı durmanın pek açıklanabilir bir tarafı yok.
'Özelleştirmeye karşı değiliz ama!'nın 'ama'sı, özelleştirilecek devlet şirketinin kârlı veya zararlı olması değil, saydığımız bu altı sorunun olumlu ya da olumsuz cevabı olmalıdır. Bu cevaplar olumlu, yani devlet şirketinin özelleştirilmesine yeşil ışık yakıyorsa, özelleştirmeye karşı durmak bazılarının şahsi çıkarlarına alet olmaktan öteye geçmez.
Türkiye'de özelleştirme henüz yapılamadı, demirden çaya, kömürden bankacılığa, havayolundan şekere kadar devletin şirketleri üretim halindeler. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, 'Özelleştirme yapacağız' demesine rağmen yakın geçmişteki diğer hükümetlerden farklı davranmadı.
Son 2.5 yılda durum
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı 2.5 yılda ekonomide devletin ağırlığını azaltamadı aksine artırdı.
Özellikle belediye işletmelerinin ekonomideki ağırlığı arttı. Belediyeler kurdukları şirketlerle, vatandaşın şirketlerine rakip oldu. Hatta belediyeler kamu kaynaklarıyla kurdukları futbol takımlarını süper lige taşıdılar. Böylece devlet, taraftarın kurduğu futbol kulüplerine de rakip oldu.
Öyle ki devlet, süper ligde oynayan 'el koyduğu' bir futbol takımını satmadı. Anonim şirket olarak kurulmasına izin verdiği bir futbol takımının, hisselerinin satılmasına izin vermemesi, bir anonim şirket hukuku faciası olarak tarihimize geçecek. Günümüzde Süper Lig'de iki futbol takımı oynatan başka bir devlet örneği herhalde yeryüzünde yoktur.
Türkiye önümüzdeki günlerde son derece zorlu bir özelleştirme sürecine giriyor. 'Özelleştirmeye karşı değiliz ama!' denilerek, özel çıkarlar kamu çıkarları gibi sunulabiliyor. Bu kritik süreç içerisinde, yapılması gerekenler iyi açıklanmadığı takdirde, bazılarının özel çıkarlarını vergi ödeyenler finanse edecek ve IMF ile yüksek faizlerle yeni borç anlaşmaları imzalanmaya devam edilecek.

Süleyman Yaşar: Eski Başbakanlık Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanvekili