İdeoloji olarak siyaset hâlâ geçerli midir?

İdeoloji olarak siyaset hâlâ geçerli midir?
İdeoloji olarak siyaset hâlâ geçerli midir?
Bir zamanların 'vatan hainleri' başka bir 'paralel devlet'in vatan hainliğine dönüştürülüyor ama eski 'vatan hainliği' de unutulmuyor.
Haber: ALİ AKAY / Arşivi

Son dönemlerde hızla gündeme gelen ve her an değişerek büyüyen olaylara baktığımızda söylemsel olarak ideolojilerin siyasi alanda ön plana doğru çekilmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Rusya’da Ukrayna sorunu bugün resmi söylemde 'faşistlerin hareketi' olarak görülmekte ve telaffuz edilmektedir. Geçmişe yönelik olarak 'Vatanseverlik savaşında kimlerden yanaydınız' sorusu sorularak Ukraynalıların ve özellikle Tatarların Nazilere olan sempatisi bugünkü aşırı sağın siyasi mücadelesiyle birlikte ele alınmaktadır. Her ne kadar Ukrayna’daki Bağımsızlık Meydanı'nda mücadele edenlerin heterojen bir siyasi duruşları olduğunu kabul etsek de veya Tatarların aşırı sağcı ve Nazi oluşumların da toplumsal alanda aktif olduğunu görmek durumundayız; ancak bu mevcudiyetin eski Nazi sempatizanlığıyla birleştirilmesi ne kadar kabul edilebilir bir şeydir üzerine düşünülmesi gerekir. Bir yandan yolsuzluk olayları, diğer yandan Rusya ve Avrupa Birliği sempatizanlığı arasındaki ihtilaflar ve bunlardan kaynaklanan siyasi ve ekonomik çıkarlar bu olayları 'ideolojik' olarak yorumlandığını bize düşündürtmekte. Her tarihi gönderme sanki ideolojik olarak yorumlanmakta. Rusya’da 'mili birliğe' yapılan gönderme böyledir. Türkiye ’deki 'milli irade' de bir söylem olarak gerçekliği veya maddiyatı olan bir kavram olmaktan çok ideolojik bir kavram olarak durmaktadır. Ukrayna olaylarının 'Rusya’ya karşı düzenlenmiş bir komplo' olduğu görüşünün yaygınlığı ile Türkiye’deki sözel ideolojinin 'faiz lobisi' söyleminin benzerlikler taşıdığı aşikârdır. Rusya televizyonlarında sadece Faşistler ve Naziler olarak sunulan isyancılar gibi, Türkiye’de de 'ateistler' ve 'solcular' üzerinden bir zümreyi korkutmaya yarayacak ideolojik bir söylem üretilmektedir. Rusya’da, bundan yıllar önce Gürcistan için ileri sürülen retorik bugün de Ukrayna için sarf edilmektedir. Benzer bir şekilde Batılı odakların ve 'İsrail veya Ermeni lobisi'nin Türkiye’ye zarar vermek istemekte olduğu retoriği de Türkiye’de üretilmektedir. Bir zamanların 'vatan hainleri' başka bir 'paralel devlet'in vatan hainliğine dönüştürülmekte ama eski 'vatan hainliği' de unutturulmamaktadır.
Siyasi mücadele içindeki tarafların 'paralel devlet' olarak adlandırılması veya Başbakan'ın 1071 Malazgirt Bulvarı açılışında sarf ettiği 'ateistlere ve solculara karşı başarı' ("Yolu bu solculara rağmen, o ateistlere rağmen yaptık") söylemi, bu alanın ideoloji üzerinden kurulan suçlamalarla işlediğini işaret etmekte değil midir? Her ne kadar sınıf fraksiyonları ve ekonomik çıkarların ötesinde yaşam biçimi ve ideolojiler üzerinden okunabilecek bir siyasi söylemin görünürlük kazandığını fark etmekteysek de ideolojilerin 'içleri boş söylemler' olduğunu, bu konuda teorik olarak düşünen herkesin bildiği bir şeydir. Söz konusu edilen söylemin maddi bir karşılığı yoksa, kof bir ideolojik söylem olarak kalacaktır. Bugün geldiğimiz noktada siyasi söylemler ideolojik olarak içi boşaltılmış kof söylemlerdir. Burada ortaya çıkan 'sizi kandırıyorlar!' sözünün işleyebilirliğidir. İdeolojiler sayesinde taraflar neyin doğru neyin yanlış olduğuyla uğraşmaktan çok ideolojik olarak kanıtlanabilirlikle uğraşmaktadırlar. Yani havanda su dövülmektedir. İdeoloji boş laf üreten ve bunu inandırıcılık ile yapmaya yarayan bir söylem olarak var olmaktadır. Maddi olmayan, içi boş, çürük bir diştir. Sanki vardır ama maddi olarak da yok olmaya mahkûmdur.
İdeoloji meselesine teorik olarak baktığımızda, Marx’ın, ideolojinin ‘maddi olmayan bir bilinç’ olduğunu ve bunun eleştirisini yaptığını meşhur 'Alman İdeolojisi' ve 'Feuerbach Üzerine Tezler’den beri biliyoruz. İdealler ve idée’lerle alakalı olarak ideolojinin bir yanılsama olduğunu ilk vurgulayanlardan birisi olan Marx, modernliğin içinden bir modernlik eleştirisi yaparken ideoloji ve yanlış bilinç ile ilişkili olarak yorumlayacağımız bir şeyden söz etmekteydi: "İnsanların varlığını belirleyen onların bilinci değil, tersine onların bilincini belirleyen onların toplumsal varlığıdır." Eski materyalizmin bakış açısı, sivil toplumdur; yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsallaşmış insanlıktır (10. tez).
Buna göre, ideoloji materyalist olmayan bir yaklaşıma aittir. Materyalist bir felsefe geliştirenler arasından Michel Foucault’nun ideolojiler üzerine düşünmesi belki de buradan kaynaklanmaktadır. Kod sisteminin ideoloji olmadığını vurgulamaktadır. Michel Foucault ideoloji kavramını üç nedenden dolayı eleştirmektedir. Bu kavramdan 'yararlanılmasının güç olduğunu' söyler, çünkü 'tam da hakikat sayılan bir şeyin karşısında durmak zorunda olduğundan dolayıdır ki, güvenilemez' bir kavramdır. İkinci olarak 'bir öznenin düzenine işaret etmekte olduğu'nu ileri sürer. Üçüncü olarak da 'altyapı olarak adlandırılan maddi bir ekonomik belirleyene bağlı olması' nedeniyle çekinilmesi gereken kavramdır.
İdeoloji kavramının bir tür hermeneutik ile bir bağı olabilir; çünkü hermeneutik yöntemde her söylemin kökeninde bulunan bir metafor vardır. Gerçek, bir şey olmaktan çok her zaman bir 'kaynak metafor' bulunduğu için gerçek diye bir şey yorumdan başka bir şey değildir.
Bugün, belki de en çok terk etmek zorunda kaldığımız, gayri-maddi olan 'ideolojik' anlayışı maddi bir 'şeye' dönüştürülme zorunluluğudur. İdeoloji üzerine konuşmaktan vazgeçmedikçe olguların ispatı zorlaşacaktır.