İfade hürriyetinden bana ne

Geniş ifade hürriyetinin hata yapmamanın, hatadan erken dönmenin, zenginleşmenin garantisi olduğunu iddia edenler yanılıyorlar ve anlamsız bir kibir içindeler.
Haber: HAKAN ALTINAY / Arşivi

Önce ABD’de bir film yapıldı. Sonra Sevan Nişanyan keskin diliyle müdahil oldu ve bizim de canlanan bir ifade özgürlüğü tartışmamız oldu. Tartışmanın gelişimine bakıldığında mesafe kaydettiğimiz sonucuna varmak zor. Daha çok herkes kendi duruşunu taze bir hırsla yeniden tekrarlıyor ama bu tekrarlar farklı düşünenler nezdinde bir etki yapmıyor. Tartışmanın bir tarafında ifade özgürlüğüne maksimalist yaklaşanlar var ve onlardan şiddet içermeyen görüşlerin ifadesinin kısıtlanmaması dogmasının tekrarını duyuyoruz. Bu duruş doğru ama yetersiz. Bu duruş yetersiz çünkü insanların kendileri için önemli, kutsal olan konular ve kişilerle ilgili aşağılayıcı ve incitici söylemlere –eğer mazoşist değillerse- niçin katlanmaları gerektiğini anlatmayı, ikna etmeyi içermiyor. 

ABD ile kıyaslamak 

İfade özgürlüğünün en geniş biçimde uygulanmasını isteyenlerin en sık başvurduğu tez, bu hakkın dünyada ya da en azından dünyanın gelişmiş bölgelerinde müzakereye tabi olmayan bir hak olduğu ve daha iyiye gitme arzusundaki Türkiye ’de de böyle olması gerektiği. Lakin Batı’da bu konuda önemli nüanslar var. ABD ifade özgürlüğünün en geniş uygulandığı yer. Orada Amerikan bayrağını yakmak ya da üzerinde ABD Başkanı’nın resminin basılı olduğu tuvalet kâğıdı satmak, almak ya da kullanmak yasal. Şiddet çağrısı içeren ifadeler konusunda da Amerikan sistemi çok serbest. ABD’de “Kürtaj yapan doktorları öldürmek lazım” diyen bir yazı yazabilirsiniz ve Amerikan mahkemeleri bunu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirir; yapamayacağınız şey, benim evimin önüne gelip “Hakan Altınay kürtaj yapan bir doktor ve öldürülmeli gerek” demek. Yine de bugünkü resme bakıp ABD’nin hep bu kadar özgürlükçü olduğunu varsaymak hata olur. Amerikan sistemi ilk 150 yılında çok sayıda ifade özgürlüğü kısıtlamasına imkân vermiş, son 50 yılda bugünküne benzer bir özgürlük anlayışına geçmiştir. Aynı şekilde bugün cesur işler yapan Amerikan insan hakları kuruluşları 1. Dünya Savaşı sırasında pasifistleri, MacCarthy döneminde de komünistleri savunmaktan imtina etmişti.
ABD ile kıyaslandığında Avrupa, ifade özgürlüğüne getirilebilecek kısıtlamalar konusunda daha geniş listeye sahip. ABD’de kısıtlama için kıstas ‘açık ve mevcut tehlike’ iken AİHM’nin kıstası olan ‘acil toplumsal gereklilik’ daha çok kısıtlamaya olanak sağlıyor. Örneğin Türkiye’den AİHM’ye giden ilk ifade özgürlüğü davalarından olan Mehdi Zana davasında, AİHM Türkiye’yi haklı bularak Zana’nın eleştirel ifadelerinden dolayı cezalandırılmasını onamıştı. Sonraki yıllarda mahkeme Türkiye’ye tanıdığı muhakeme marjını kötüye kullandığına kanaat getirdi ve Türkiye’ye karşı çok sayıda hak ihlali kararı çıktı.
Çoğumuz hakların mutlak olduğunu, müzakereye ya da yoruma açık olmadığını düşünmeyi tercih edebiliriz ama eğer dürüst olacaksak uygulamada hakların zaman içinde evrilen, her an müzakere edilen kavramlar, uygulamalar olduğunu yadsımamız zor. Üstelik evrim her zaman ileriye doğru da olmayabiliyor. 11 Eylül’de 3 bin vatandaşını kaybeden ABD, ilerici olduğu varsayılan Obama’nın onayıyla tasavvur edilmesi zor bir geri adım atarak bazı vatandaşlarını sonsuza dek mahkemeye çıkarmadan hapiste tutma hakkını ordusuna verecek bir çılgınlık yapabildi. 

Yaratıcı bir toplum olmak 

Peki, Batı’da bile geniş ifade özgürlüğü görece yeni, bazı sınırlara tabi ve müzakereden, yeniden yorumdan muaf değilse biz ne yapacağız? Türkiye’de ifade özgürlüğü ve başka özgürlüklerin daha geniş, olası en geniş biçimde hayata geçmesini isteyenlerin, ifade özgürlüğünün tartışmalar üstü bir dogma olduğu varsayımından vazgeçip özgürlükler konusunda kendileri kadar hassas olmayanları ikna edecek tezleri gözden geçirmeleri yararlı olur. Çünkü asıl işimiz daha yeni başlıyor.
İncitici söylemlerin yasaklanabilmesini önerenler herhalde her zaman ve her durumda çoğunlukta olacaklarını varsayıyor. Lübnan’da ‘Fetih 1453’ filmi gösterime girmediğinde ya da Fransa 1915’e dair genel kabul görenlerden farklı tezler editoryal sansüre ya da Bernard Lewis örneğinde olduğu gibi cezaya tabi tutulduğunda ne yapmamızı önerirler? Herkesin kendi dar topluluğunda kendi doğrularını sorgulatmadığı bir dünya mı hayal etmeliyiz?
Geniş ifade özgürlüğünün ve açık toplum olmanın en önemli erdemi daha iyiyi, daha güzeli bulmak için en geniş tartışma ortamı dışında bir yol olmadığı gerçeğinde yatıyor. Eğer tek bir doğrusu olan homojen ve küçük topluluklar halinde yaşasaydık; en mantıklısı, en akıllımıza yetki verip karar almasına izin vermemiz olurdu ama eğer indirgenemez bir çoğulculuk içinde yaşıyorsak fikirlerin, yaklaşımların, tespitlerin en özgür biçimde rekabet etmesine izin vermek dışında makul bir alternatifimiz yok. En geniş özgürlüklere izin vermek, bazen, hatta sık sık, canımızı sıkan sonuçlar verebilir ama uzun vadede bu tatsızlıklara katlanmanın getirisi daha az hata yapan, hatalarını daha erken tespit eden, geniş özgürlüklerin mümkün kıldığı yaratıcılıkla zenginleşen bir toplum olmamız olasılığı. Bu bir olasılık, daha fazlası değil. Geniş ifade özgürlüğünün hata yapmamanın, hatalardan erken dönmenin ve zenginleşmenin garantisi olduğunu iddia edenler yanılıyorlar ve anlamsız bir kibir içindeler. Ama garanti olmasa bile daha iyiye, daha güzele ulaşmak için tercihimizi bütün götürüsüne, acılarına rağmen daha geniş özgürlüklerden yana kullanmak yine de doğru bir tercih olur.
Eğer ifade özgürlüğünün ‘anamızın ak sütü kadar helal olduğunu’ tekrarlamak yerine birbirimizin vicdanından ve muhakemesinden ümidi kesmeden, faydasız hırçınlıkların şehvetine teslim olmadan, ifade özgürlüğünün her olayda olmasa bile uzun vadede en incinenlere bile faydalı olduğuna ikna etmenin yollarını ararsak, ifade özgürlüğünün Türkiye’de genişlemesi ve kökleşmesine daha fazla katkı yapmış, “İfade özgürlüğünden bana ne” diyenlere daha yerinde bir cevap vermiş oluruz.