İklim değişikliği müzakerelerinde radikal dönüşüm

Türkiye'de iklim değişikliği konusu hâlâ büyük ölçüde ülke ekonomisine maliyet yaratacak bir gündem olarak algılanmaktadır.
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

Önümüzdeki iki hafta boyunca dünyanın dikkati Meksika’nın Cancun şehrinde tertiplenen iklim değişikliği müzakerelerinde olacak. Gerçekten de Cancun, birçok açıdan bir dönüm noktası olmaya aday. Bu müzakere turu sonucunda iklim değişikliği ile mücadele konusunda küresel düzeyde bir mutabakat oluşup oluşamayacağı ortaya çıkacak. Ancak müzakere öncesindeki hava, böyle bir anlaşma sağlanabileceğine dair iyimser olunmasına pek olanak tanımıyor. Süregelen ekonomik kriz, gelişmiş ülkelerin bütçe politikalarındaki sorunlar, sürdürülebilir büyümeye geçişte yaşanan zorluklar, ABD’deki ara seçimlerden iklim değişikliği gündemine mesafeli duran Cumhuriyetçilerin galip çıkması gibi çeşitli olumsuzluklar, gerekli yapıcı ve yaratıcı yaklaşımların sergilenmesini zorlaştırıyor. Bu şartlar altında ülkeler Cancun sonrasında iklim değişikliği diplomasisinin temel taşlarını yeniden sorgulamak zorunda kalacaklar.

Radikal değişim
Cancun öncesinde yapılan toplantılar, Meksika’daki bu zirveden de somut hedefler beklemenin gerçekçi olmayacağını ortaya koydu. Bu saptama, iklim değişikliği müzakerelerinde bugüne kadar temel alınan, bir anlamda tepeden inmeci yaklaşım olarak da adlandırılabilecek, küresel bir emisyon azaltım hedefinin ülkeler arasında bölüştürülmesine dayalı müzakere stratejisinin de sonu anlamına gelmektedir.
Cancun sonrasında taraflar, bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri benimseme ve benimsetme stratejisinden bundan böyle verim alınamayacağını görmüş olacaklardır. Bunun yerine ise geçen yıl Kopenhag’da ilk adımları atılan ve taraf ülkelerin net bir emisyon azaltım hedefi almadan iklim değişikliği ile mücadelede atacakları adımları deklare etmelerine dayanan bir yaklaşım ikame edilecektir. Küresel iklim değişikliği müzakerelerinde radikal ve yapısal bir değişikliğe işaret edecek olan bu yaklaşımın, öncelikle sürecin yönetişimi bakımından önemli etkileri olacaktır.

Birleşmiş Milletler ‘out
Bu güne kadar iklim değişikliği müzakereleri, işin küresel ve kamusal boyutunu da yansıtacak şekilde Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yürütülmüştü. Ancak bundan böyle bu çokuluslu şemsiye, iklim değişikliğine ilişkin gündemin ilerletileceği asli platform olma özelliğini yitirecektir.
İkili ilişkiler bu çok taraflı platformun yerine geçecektir. Başka bir deyişle, iklim değişikliği örneğin AB’nin Çin ile veya Rusya ile, keza ABD’nin Çin veya Hindistan ile yürüteceği stratejik diyaloğun bir parçası olacaktır. Bu diyalog çerçevesinde taraflar birbirleri ile iklim değişikliği ile mücadele stratejilerini paylaşacaklar, azaltım, uyum, teknoloji transferi ve finansman gibi ilgili başlıklar altında ikili işbirliğini esas alan politikalar geliştireceklerdir.
Nitekim 17 Aralık AB Zirvesinde, AB’nin Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Ashton’un AB liderlerine sunacağı AB’nin ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle stratejik diyaloğuna dair öneriler paketinde, ilk defa olarak iklim değişikliği politikalarının da yer alacağı Brüksel’de şimdiden ve Cancun zirvesinin sonuçlarını beklemeden dile getirilmektedir.

Emisyon azaltım ‘out’ İklim değişikliğine dair uluslararası müzakere sürecinin bu şekilde ve temelden değişmesinin bir diğer etkisi ise gündemin, ülkelerin imza attıkları seragazı salımı azaltım yükümlülüklerinden hayata geçirdikleri politika ve önlemlere kayması olacaktır. Bu alanda da gelişme yolundaki ülkeler arasında öncülüğü, seragazı azaltım hedefi üstlenmemesinden dolayı sıkça eleştirilen dünyanın en büyük emisyon kaynağı ülkesi Çin üstlenmiş görünüyor. Çin, geçen yıl Kopenhag’da 2020 yılına kadar karbon yoğunluğunu 2005 yılı seviyesinin %40-45 altına çekme hedefini dile getirmiştir.
Çin’in ekonomik durgunluk ile mücadele için yürürlüğe koyduğu 2 trilyon dolarlık teşvik paketinin kaydedeğer bir bölümü, ülkenin bu düşük karbonlu ekonomiye geçişine yardımcı olacak tedbirlerin desteklenmesine yöneliktir.
Çin bu sayede fotovoltaikler, elektrikli arabalar, karbon tutumu gibi yeşil teknolojilerde dünya liderliğini ele geçirmeye çalışmaktadır. Nitekim Çinli yetkililerin, sanayi devrimini kaçırdıklarını, dijital devrimi de kaçırdıklarını ancak yeşil devrimi kaçırmayacaklarını ifade ettikleri belirtilmektedir.

Zaman kazanan Türkiye
Türkiye, Kyoto Protokolü’nü en geç onaylayan ülkeler arasında ve dolayısıyla 2008-2012 arasında herhangi bir azaltım yükümlülüğü bulunmuyor. Uluslararası müzakerelerin nitelik değiştirmesi ve azaltım hedefinden uzaklaşması, Türkiye’nin üzerindeki bağlayıcı bir azaltım hedefi açıklama baskısını hafifletecek. Ancak ülkemizin, Çin’in hemen ardından, 1990’dan bu yana emisyon hacmini oransal olarak en fazla arttıran ikinci ülke olması, bu konunun G20 içinde ve AB ile ilişkilerinde muhatabı olmaya devam edeceğini göstermektedir. Bu yıl nisanda kabul edilen ‘Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi’ de bu yönde atılan ilk ve önemli bir adımı teşkil etmektedir.
Ancak Türkiye’de iklim değişikliği konusu hâlâ büyük ölçüde ülke ekonomisine maliyet yaratacak bir gündem olarak algılanıyor. Yenilenebilir kaynaklar açısından bu kadar zengin bir ülkede, iklim değişikliği tartışmasının da maliyetten fırsat perspektifine dönüştürülmesi gerekmektedir. İklim değişikliği gündeminin aslında sürdürülebilir kalkınma ve de rekabetçi bir ekonomi hedefine hizmet eden bir boyutu olduğu daha iyi vurgulanmalıdır.
Uluslararası düzeyde bir azaltım hedefi açıklama baskısının hafiflemesi, bu tartışmanın daha sağlıklı, daha verimli ve daha katılımcı bir çerçevede sürdürülmesi için ülkemize zaman kazandırmaktadır. Bu fırsattan gerçekten yararlanılması için ise başta siyasi kadrolarımız olmak üzere hepimize sorumluluk düşmektedir.
(*Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Başkanı )