İnkâr duvarında çatlak

Bir Türk diplomatının kızıyım, erkek egemenliğindeki dışişleri için alışılmadık bir durum mahiyetinde, bekâr bir annenin kızı. İlk olarak İspanya'ya tayin edildi annem ve 1980'lerin başında Madrid'e taşındık.
Haber: ELİF ŞAFAK / Arşivi

Bir Türk diplomatının kızıyım, erkek egemenliğindeki dışişleri için alışılmadık bir durum mahiyetinde, bekâr bir annenin kızı. İlk olarak İspanya'ya tayin edildi annem ve 1980'lerin başında Madrid'e taşındık. O günlerde Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu, namı diğer ASALA, Roma, Londra, Zürih, Brüksel, Milan ve Madrid'de Türk vatandaşlarına (bilhassa da diplomatlara) yönelik saldırılar tertipliyordu; 1979'da Paris'teki kültür ataşemiz, Şanzelize'de yürürken suikasta uğramıştı. O sebepten, çocukluğum boyunca 'Ermeni' kelimesinin benim için yegâne manası şuydu: annemi öldürmek isteyen bir terörist.
Nefretle karşılaşmış, karşılığında nefret etmiştim. Bu hissiyatı uzun müddet korudum.
O basit soruyu sormak yıllarımı aldı: Ermeniler bizden niye nefret ediyordu?
Alışılmadık bir cehalet değildi bu. O günlerde benim için ve hatta bugün Türklerin çoğu için, ülkemin tarihi 1923'te, modern Türk devletinin kurulmasıyla başlıyordu. Ermenilerin duyduğu öfkenin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son senelerinde, bilhassa da 1915'te Türkiye'deki Ermeni nüfusunu büyük ölçüde azaltan katliamlarda, zorbalıklarda ve sürgünlerde yatan kökleri, ortak tarihsel belleğimizin bir parçası değildi.
Fakat bugün benim için ve giderek artan sayıda yurttaşım için bu durum değişti. Bu hafta sonunda İstanbul'da bulunmamın nedeni de bu. Bu ülkede, Osmanlı Ermenilerine 1915 ve sonrasında neler olduğuna dair ilk açık konferansa katılmak üzere Boğaziçi Üniversitesi'ne geldim. Ben bunları yazarken, konferansı engellemek isteyen sertlik yanlısı açık tartışma karşıtlarının son dakikada giriştiği yasal manevralarla cebelleşmekteyiz. Şu an neler olacağını bilmiyorum, fakat gerçek şu ki buradayız, alenen böyle bir teşebbüste bulunuyoruz ve bunu yaparken en azından başbakanın ve birçok ana akım gazetecinin sözlü desteğini alıyoruz. Ki ülkemde bazılarının nasıl mesafe kat etmiş olduğunu da ortaya koyuyor bu.
20'li yaşlarımın başından itibaren, yurtdışında yaşayan birçok Türk gibi, tarihten ziyade, 'Batılıların gözünde Türkiye'nin imajını düzeltmek' diye tarif ettiğimiz meseleye meraklıydım. Siyasi ve toplumsal tarih üzerine kapsamlı biçimde okumaya başladıktan sonra, azınlıkların hikâyelerine, marjinalize edilmiş ve susturulmuş olanların hikâyelerine daldım: Osmanlı İmparatorluğu'nda geleneksel cinsiyet rollerine direnen kadınlar, inançları sebebiyle zulme maruz bırakılan gelenek dışı Sufiler, eşcinseller. Kademe kademe Osmanlı Ermenileri hakkında okumaya başladım; bunun nedeni külliyatı bilhassa merak etmem değil, genç ve asi olmam ve Türkiye'deki resmi ideolojinin bunu yapmamamı vazetmesiydi.
Lakin 2002'de ABD'ye gelene ve bir Ermeni-Türk entelektüelleri ağına iştirak etmeye başlayana dek, ortaya konan suçlamalarla (1915'ten başlayarak Türklerin takriben 1.5 milyon Ermeni'yi öldürdüğü ve yüz binlercesini de evlerinden sürdüğü suçlamalarıyla) yüzleşmek istikametinde ciddi bir ihtiyaç hissetmedim. Sonra, soykırım külliyatına, bilhassa da hayatta kalanların tanıklıklarına odaklandım; Toronto'daki Zoryan Enstitüsü Ermeni arşivlerinde filme kaydedilmiş mülakatları seyrettim; Ermeni büyükannelerle konuştum, uzlaşma atölyelerine iştirak ettim ve aile hatıralarını ve sırlarını açacak kadar bana itimat eden cömert Ermeni arkadaşlarımdan hikâyeler topladım. Her adımla beraber, sadece
o korkunç dönemde işlenen katliamları değil, müteakip dönemdeki sistematik reddiyenin o katliamların tesirlerini çok daha vahim hale getirdiğini idrak ettim. Bir halkın ıstırabını görmeye ve mazimizin yasını hep beraber tutmamız gerektiğine inanmaya başladım.
Benzer bir entelektüel seyahat yapan başka Türkler de olduğunu biliyorum. Türk toplumunun kuvvetli bir kesiminin Ermenilerin kökünün kasti şekilde kazındığı ithamını hâlâ tümüyle reddettiği açık. Esas Ermenilerin Türkleri öldürdüğünü ve o sebeple özür dileyecek hiçbir şey olmadığını iddia edecek kadar ileri gidenler dahi var. Bu milliyetçi sertlik yanlıları arasında birçok hükümet yetkilimiz, bürokratımız, diplomatımız ve köşe yazarımız da var.
Türkiye'nin imajına egemen olanlar onlar; fakat onlarınki Türk vatandaşlarının sahip olduğu konumlardan sadece bir tanesi ve en yaygın konum da değil. Sıradan insanların 'Ermeni meselesine' yönelik yaygın tutumu bilinçli bir inkâr değil; daha ziyade yaygın bir kayıtsızlık. Bu Türkler, gündelik hayatlarına tesir etmediği müddetçe geçmişi sorgulama ihtiyacını pek hissetmiyorlar.
Türk gençliği arasında hüküm süren bir üçüncü yaklaşım var. 'Ne olduysa oldu, üzerinden çok zaman geçti ve geçmişe değil geleceğe odaklanmamız lazım' yaklaşımı bu. 'Büyükbabamın işlediği bir suçtan, yani
eğer işlediyse, niye ben mesul tutulayım ki?' diye soruyor gençler. Ermenilerle dost olma, rahatça alışverişe girmek ve komşu Ermenistan'la daha iyi münasebetler istiyorlar... Tabii herkesin şu münasebetsiz soykırım iddiasını unutması şartıyla.
Nihayet, dördüncü bir yaklaşım da mevcut: Mazi, bir kenara atabileceğimiz olmuş bitmiş bir dönem değil, Türkiye'nin ileriye hareket etmesinden önce idrak edilmesi, keşfedilmesi ve açıkça münakaşa edilmesi gereken bir mirastır. Batılı medyanın gözünden ekseriyetle kaçsa bile, Türk sivil toplumunda bu tür bir uzlaşmaya yönelik giderek serpilen bir hareket olduğunu ben gayet iyi görüyorum. Osmanlı Ermenilerine dair planlanan konferansa katılmak üzere burada toplanan 50 tarihçi, gazeteci, siyaset bilimci ve aktivist, Türkiye'ye daha iyi bir gelecek yaratmak için, ne kadar hazin veya tehlikeli olduğuna bakmaksızın, mazideki zulümlerle yüzleşmek gerektiğine dair müşterek bir inanç taşıyor.
Lakin bu hiç kolay olmadı ve daha mücadele edilmesi gereken çok şey var.
Son dört sene zarfında Türkler 'Ermeni meselesi'ni konuşmak yönünde birtakım teşebbüslerde bulundu. Bu hafta sonu yapılması planlanan konferans, kilit noktalar açısından önceki toplantılardan farklı: Yurtdışında değil, bizzat İstanbul'da tertipleniyor; ilerici Ermeni ve Türk sürgünler tarafından değil, kurumsallaşmış üç Türk üniversitesi tarafından örgütleniyor; toplantının baştan sona Türkçe yapılması öngörülüyor.
Başta 23 Mayıs'ta yapılması öngörülen konferans, Türkiye Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in meclis kürsüsünde hiddetli bir
konuşma yapıp toplantıyı örgütleyenleri 'kendi ülkelerini sırtından hançerlemekle' itham etmesinin ardından ertelendi. Fakat müteakip dört ay zarfında iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi Çiçek'in sözlerinin kendi fikirlerini yansıttığını ve sadece onu bağladığını açıkça ortaya koydu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, eleştirel düşüncenin ifadesiyle hiçbir sorunu olmadığını açıkladı ve hatta konferansa katılmak istediğini söyledi (toplantı tarihinde kendisi New York'ta, Birleşmiş Milletler'de).
Bu meyanda Ermeni meselesi Türk medyasında da geniş yer buldu. Ülkenin en popüler gazetesi Hürriyet, tabu sayılan bu konuda bir dizi yandaş ve karşıt fikri, 'Ermeni Dosyası' adı altında sayfalarına taşıdı. Ünlü yazar Orhan Pamuk hakkında, Kürtlerin ve Ermenilerin öldürülmesine dair konuştuğu için Türk kimliğine 'hakaretten' açılan davanın duruşması yaklaşırken, konu hararetle tartışıldı. Birçok köşe yazarı, Türklerin insanlarına yaşattığı acılardan dolayı Ermenilerden doğrudan doğruya özür diledi. Ve isimlerini değiştirip İslam'a geçerek ve Türklerle evlenerek hayatlarını kurtaran yetim Ermeni kızlarına (ki onların torunları bugün kendi karışık soylarından bihaber) dair hikâyeler yayımlandı.
Bütün bu faaliyet ulusal bir tepkiyi de tetikledi. Beklenen bir tepkiydi bu fakat Osmanlı Ermenileri Konferansı'nın düzenleyicileri geçen hafta girişilen bir son dakika manevrasıyla şaşırdı yine de: bir mahkeme, sertlik yanlılarının Türkiye'ye karşı haksız önyargılar içerdiği suçlamaları temelinde başlattıkları soruşturma uyarınca konferansın ertelenmesi talimatı verdi. Bu talimatın sinizmi alenen ortadaydı, zira öğrendik ki üç yargıçtan menkul kurul kararını pazartesi günü vermiş,
fakat perşembe akşamüstüne, yani konferansın başlamasına saatler kalaya dek açıklamamıştı.
Konferansı düzenleyenler, toplantıyı Boğaziçi Üniversitesi'nden konferansın diğer iki destekçisi konumundaki özel üniversitelerden birine naklederek tekrar toplayacaklarını söyledi. Kararın hemen ardından gelen kamuoyu tepkisiyle cesaretlendik: Sadece normalde ana akım olan medya sesleri değil, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da televizyondan yayımlanan mülakatlarında kararı kınadı, 'kabul edilemez' olduğunu ısrarla vurguladı. "Bir fikrin ifade edilişinden hoşlanmıyor olabilirsiniz," diyordu Erdoğan, "fakat onu bu şekilde durduramazsınız." Dışişleri Bakanı Gül de New York'ta, mevzu bahis kararın Türkiye'nin AB'ye katılım sürecine nasıl tesir edeceğine işaret etti ve, "Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok" dedi.
Konferansta ne olursa olsun, bir gerçeğe inanıyorum: Akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların ve medya muhabirlerinin müşterek gayretleri sayesinde 1915, anavatanımda hiç olmadığı kadar açık bir biçimde tartışmaya açılıyor. Kolay bir süreç değil bu ve birçok menfaat ilişkisine de çomak sokacak.
Ne kadar zor olduğunu biliyorum. Diplomat ailelerinin çocuklarının çoğu, yurtdışında Türkiye'ye dair menfi imajlarla karşı karşıya kalıp bir tür savunmacı milliyetçilik geliştiriyor ve bilhassa yıllarını Ermeni terörizmiyle geçiren bizler için geçerli bu. Fakat inkârdan kabule uzanan yolu kat etmenin mümkün olduğunu da biliyorum.
(Yazar, Arizona Üniversitesi'nde Yakındoğu Çalışmaları Kürsüsü profesörü, 25 Eylül 2005)