'İnsanlık Anıtı'nın kaldırılması işi

Haber: EFE KEREM SÖZERİ / Arşivi

Kars Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, 7 Mart’ta bir ihale duyurusu yayımlamıştı: ‘İnsanlık Anıtı’nın Kaldırılması İşi’. Bu hafta, o ihalenin öngördüğü biçimde ve devlete özgü bürokratik gecikmelerin ardından, özensizce 24 Nisan’a denk getirilen bir yok oluşa daha tanıklık ediyoruz. 
Devlet, ilginç bir kurum, her ayıbını bir diğerinden ayırmakta usta, merkezi bir yapı. İnsanlık Anıtı’nı yıkmak için açılan ihaleye, önce bir kayıt numarası verilmiş: “2011/23259”. Böylece Hatay’da Jandarmanın 233 kurşunuyla öldürülen köylülere tazminat verilmesi işiyle karışmıyor bu . Keza İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde kendi kendine(!) kafasını yere 2 kez çarparak ölen Alparslan Yelden’in polislerini beraat ettiren Yargıtay dosyasının başka bir kayıt numarası var. Devletin gözünde, icabına bakılmak üzere profesyonelce sınıflandırılmış işleriz her birimiz. Sıradan bir profesyonelleşme, şu devlet memurlarınınki, Hannah Arendt’in anlattığı gibi: İhale duyurusunda anıtın yok edilmesi için gereken teçhizatı listeleyen teknik uzmanları var devletin, o kadar ki en düşük teklifi veren firmaya “Biz daha masraflı hesapladık, siz nasıl bu kadar ucuza yıkacaksınız?” diye sormayı biliyor da heykeli yıkacak para ve emekle Kars’ta kaç ilkokul yenilenir diye sormuyor. 
Her ayıp bu denli gözle görülür değil elbet ve devletin ayıplarını onun adına yapan inşaatçı taşeronlar yalnız değil. Temizlik ve tersane işçileri, sağlık hizmetleri derken sömürüden geriye ne iş güvenliği kalıyor ne sendikal haklar. 
Üniversite harcını ödemek için çalıştığı inşaatta ölen edebiyat öğrencisi Ömer Çetin ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin duvarını boyarken ölen elektrik-elektronik öğrencisi Nesih Taşkın’ın hikâyeleri taşeronlaşmanın özeti aslında. 
Bazı taşeronların işe alımında ihaleye bile çıkılmadığını da hatırlayalım. 1980 darbesi sonrası ASALA üyelerini öldürmek için yurtdışına salınan Abdullah Çatlı, Sabah Ketene ve Hiram Abas öncülüğündeki çeteler, devletle bağlantısı yokmuş gibi gösterilen ülkücü kiralık katillerdi. Operasyonların sorumlusuysa, Kenan Evren’in MİT’te çalışan kızı Şenay Gürvit’ti. Devlet katında milli bilinci yüksek çocuklara ihale edilen işler, Dersim’den bu yana bir gelenektir, malum; Alaattin Çakıcı, Mahmut Yıldırım (Yeşil), Erhan Tuncel ve Ogün Samast da hep bu düzenin gizli çocuklarıdır. Mercedes’ler kaza yapmadıkça, rezalet ayyuka çıkmadıkça onları tanıyan olmaz.
Peki böyle bir geleneğin devamıyla bugün kafası kesilen İnsanlık Anıtı bize ne anlatıyor?
Tüm belediye yöneticileri bilmelidir ki Ermenistan’la sınır kapısının açılması için imza toplamak ve sınıra yakın bir yerde İnsanlık’ı anmak pek hoş karşılanmaz. Boşuna mı bu devlet için kurşun yenildi, kurşun atıldı. En iyi ihtimalle yaptığınız iş, ‘ucube’ diye nitelenir, en kötü ihtimalle hukukuna uydurulur, heykeliniz yıkılır. Otel yaptırsaydınız daha iyiydi, kaçak bile olsa yıkılmaz, Başbakan size öz Türkçe bir isim verir ve kurdelenizi keserdi.
Mutlaka heykel diye ısrar ederseniz, komşu şehir Iğdır’da uçlarını gökyüzüne dönmüş 5 tane kılıçtan ibaret savaş çığırtkanı anıta benzer bir şey yapmalıydınız, girişine birkaç fotoğraf asıp ‘müze’ sıfatıyla Kültür Bakanlığı’nın görülecek yerler listesine girmeniz dahi mümkün. Yoksa ihanetle suçlanırsınız, heykelinizdeki insan figürlerinin Ermeni olup olmadığını bile sorarlar.
Nefret ve intikam yerine sevgi ve barışı yüceltmeniz boşuna. Çünkü bu devlet kurulduğundan beri aynı devlet. Son 10 yıldır sanat anlayışı bile değişmedi: Hatırlayınız, 2002’de Melih Gökçek’in “Ben böyle sanatın içine tüküreyim” deyip depoya kaldırdığı Periler Ülkesi heykelini de Mehmet Aksoy yapmıştı. (VU Amsterdam, Sosyal Araştırmalar yüksek lisans)