İnsanlık nereye gidiyor? Biz neredeyiz?

Yeryüzünün korkunç bir kaos içinde olduğu çok acı bir gerçek. Bugüne gelinene dek insanlığın yaşadığı korkunç savaşlar, katliamlar, cinayetler, bunları yapan ülkelerin şimdiki çağdaş (!) insanlarınca nasıl olumlanıyor...
Haber: TÜRKAN SAYLAN / Arşivi

Yeryüzünün korkunç bir kaos içinde olduğu çok acı bir gerçek. Bugüne gelinene dek insanlığın yaşadığı korkunç savaşlar, katliamlar, cinayetler, bunları yapan ülkelerin şimdiki çağdaş (!) insanlarınca nasıl olumlanıyor ve yinelenmesi nasıl onaylanıyor? Hep birlikte bir bellek tutulmasına mı uğradık? Yoksa genetik bir değişime uğrayıp bu kaosa uyum sağlayan yaratıklara mı dönüştük?
Kuşkusuz bütün bunların temelinde, iktidar olma, gücü ele geçirme, ötekilere hükmetme, cahil ve korumasızı ve öylelerin ülkelerini sömürme içgüdülerinin yattığı bir gerçek. Ancak gerek tarihte olup bitenler, özellikle "resmi tarih" olarak egemenlerin kafalarımızı yıkadığı olaylar, gerekse yaşadığımız çağda televizyonlardan bir macera filmi gibi izlettirilen savaşlar, katliamlar nasıl unutulur, yok sayılır ve yenilerine yol açılır?
İnsanlık binlerce yıldan, ilk klanlaştıkları dönemden beri birbirini yok etmekle, yemekle, sömürmekle meşgul. Bu doymazlık nereye dek sürecek ve insanlar gerçek insanlıklarına, sonunda barış ve huzura nasıl kavuşabilecekler?
Taht kavgaları
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Osmanlı'da yaşanan taht ve iktidar kavga ve katliamlarını, kardeşin kardeşi, anasını, babasını boğazlatmasını anımsamak başlı başına ürkütücü bir serüven.
Birinci Dünya Savaşı'nda bunca zayiat verdikten sonra Avrupa gibi kendini uygarlığın beşiği sayan bir kıtada, faşizmin binbir çeşidinin sergilenmesini, insanlardan sabun yapılmasını, yakılmasını başlangıçta onaylayan koskoca halk kitlelerinin güce tapınma içgüdülerini anlayışla karşılamak olası mı?
Afrika, Amerika ve Çin gibi kıtasal toprakların sonsuz kaynaklarını sömürmek, bunun için de insanlarını yok etmek, köle etmek üzere çapulcu ordularıyla cihada çıkan katil insanlara ve onları onaylayıp ganimetleri paylaşan halklara ne demeli?
Avustralya yerlilerine yıllarca yapılan köklerini silme vahşetinden sonra,
21. yüzyılda özür dileme ikiyüzlülüğünün anlamı ne olabilir ki?
I. ve II. Dünya Savaşlarını yaşayan ülkelerin halkları olarak ABD'nin Hiroşima'ya Atom bombası atmasının kararını verenleri onaylayan, ardından bu yılın kuzusunu yemeğe kararlı azgın kurtun bahanesini kullanarak Vietnam ve Kore Savaşlarını çıkarıp yerli halkın yanında kendi askerlerini de telef eden, her birini birer ruh hastası eden ABD ve dostlarından, başta kendi halkları olmak üzere, hala kimse soru sormayacak mı?
Bugün dünyanın dört bir yanında uyuşturucu ve kadın ticaretiyle birlikte silah satıcılarının cirit attığı yerel savaşları kim planlayıp uyguluyor, hepimiz biliyoruz. Afrika'daki kabile kapışmaları, Afganistan'da kendi yarattıkları canavarla boğuşmaları hep egemenlerin güç ve para beklentileriyle bağlantılı değil mi? 11 Eylül bilmecesi neden çözülemiyor, kimin eli kimin cebinde?
Oyun alanı
ABD'de ezeli muhalif Michale Moore'un belgesellerini seyreden bir insan, yeni savaşların silah ticaretini arttırmak için çıkarıldığını nasıl anlamazdan gelir ki? ABD'de emeğiyle çalışıp vergisini veren her insan parasının bir başka gariban ülkede birilerinin öldürülmesine
gittiğini bilip, Bush'un savunma bütçesine neden karşı çıkamaz?
Körfez Savaşı'nı televizyonlarda bizlere bir korku filmi senaryosuymuşçasına izlettiler. Güçlü yeni silahların denendiği bir oyun alanıydı sanki. Hiç kimse bu senaryodan ders alamadı mı?
Başta ABD olmak üzere yandaşı ülkeler, demokrasi getireceğiz yutturmacasıyla Irak'ı yerle bir ederken, evleri basıp çoluk çocuk, kadın ayırmadan insanları infaz eden, tecavüz ve işkence eden, sonra da birer ruh hastasına dönüşen kendi öz çocuklarını hiç düşünmez mi piyon gibi ileri sürerken? Ebu Garip vb. işkencehaneleri görenler hala ve hala bütçelerine savaş yani insanı insana yok ettirme projesi uygulayanları, başta ABD halkı nasıl onaylar?
Ülkesinde 50 milyonu aşkın aç, perişan ve güvencesiz insan varken çılgın bir başkanın kaprisine bütçesinden milyarlar ayırıp onbinlerce gencini Ortadoğu'nun petrol başta olmak üzere tüm kaynaklarını ele geçirme açgözlülüğüne nasıl feda eder, nasıl yeniden yeniden seçer bu fındık zekalı, at gözlüğü takınmış egemenleri? Etraflarında bir avuç yaratıklaştırılmış kan içici robot danışmanla, tüm dünyaya nasıl hükmeder, bunca bütçe açığı, bunca iç kaynaşması olan bir ABD ve dünyanın öbür egemenleri bu korkunç ağabeylerinden nasıl icazet almaya gider birer uydu gibi.
Türkiye'mizin Osmanlı sonrasında, Atatürk'ün ileri görüşü ve geniş ufkuyla kendisini Misakı Milli Sınırları içine çekmesi ve "Yurtta Sulh, Dünyada Sulh" ilkesiyle savaştan barışa, kalkınmaya yönelmesi, 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçebilen en sağlam ve örnek devrimlerden birinin gerçekleşmesinin kanıtıdır. Bu nedenle de hangi geri kalmışbıraktırılmış Asya Ortadoğu Kuzey Afrika ülkesine gitseniz, Türk olduğunuzu anlayınca, kendi zavallılıklarına boyun büküp "ne yazık ki bizim bir Atatürk'ümüz olmadı" der sonra da O'na yakılmış özgürlük ve çağdaşlık özlemi dolu bir şiir okurlar...
Bütün bunlara ve barışçıl bir toplum olma kararlılığımıza karşın yurdumuzda, şu kısacık Cumhuriyet dönemimizde bile bugüne kadar ne acı olayların yaşandığı hepimizin bilgisi içindedir.
Anayasa taslağı
Hükümetimizin, bir ucubeye dönüştürülmüş Anayasa taslağını, ülkesinin insanlarıyla bile tartışmadan ABD'ye brifinge gidişi, eğer doğruysa, bağımsız (?) bir ülke halkı için ne denli aşağılayıcıdır hiç aklımıza geliyor mu?
Çoğu kez aşırı dincilik ve aşırı milliyetçiliğin elele verdiği ya da birbirine karıştığı Menemen katliamıyla başlayan, azınlıkların elindeki sermayeyi yok etmek üzere düzmece sahnelenen Varlık Vergisi olayı, utanılası 67 Eylül olayları, Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olaylarında kardeş kardeşe can almalar, tek tek en değerli aydınlarımızın, gazetecilerimizin, Hıristiyan görevlilerin öldürülmesi hatta kıtır kıtır kesilmesi toplumun vicdanında ortak bir suçluluk yaratmıyor mu? Olaylara, sanki onaylarcasına sessiz kalma yerine bir kişisel ve toplumsal vicdan sorgulaması beklenmez mi?
Faili malum meçhuller olarak nitelenen bu onlarca olayın son halkası sandığımız Susurluk'un ardından, Ümraniye'de ortaya çıkan, zincirleme tutuklamalarla belleklerimizi alt üst eden "devlet içinde devlet" değerlendirmeleri tüylerimizi hala ürpertmiyor mu? Cinayetleri yaşı küçük, beyni yıkanmış çocuklara yükleyip ellerini ovuşturan gerçek katiller hiç mi ortaya çıkmayacak, çıkartılmayacak?
Tuzla'daki işçi ölümleri neden ancak şimdi gündeme geldi? Her alandaki yolsuzluklar, hani adına bahşiş deyip geçiştirdikleri rüşvet olayları neden ancak bir rant paylaşım kavgası olduğunda hırsızların birbirlerini ihbar etmesiyle gündeme gelebiliyor? Ordumuz, sınırlarımızı korumak için karda kışta şehitler vererek eyleme geçmişken her gün bu rant kavgalarına tanık olmak gerçek yurttaşların ağırına gitmektedir.
Gölgesinden korkmak
Dünyada ve ülkemizde olup bitenlerin birazını olsun sıralamaya çalıştığımız bu yazıda sorumuz insanımıza, halkımıza: Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak biz böylesine gölgesinden korkan insanlara mı dönüştük ardardına yaşadığımız ihtilaller ve de özellikle 12 Eylül sonrası, yoksa "herkesin bir fiyatı vardır" diye böbürlenen egemenlerden bir lokma da bize düşer deyip de mi susuyoruz, hani Özal'ın "Benim memurum işini bilir" özdeyişi örneği! Yoksa içimize bir korku ve susma virüsü mü soktu, uzaklardaki Büyük birader ve ekibi?
Dostlar, biz bu ülkenin asıllarıyız, kadın erkek, ezilenler, işsizler, güvencesiz çalışanlar, namuslu memurlar, fedakar öğretmenler, düzgün iş adamları, bakkalımız, ayakkabı tamircimiz... alın teriyle üretenler, çilekeş köylüler, şaşkın ama erdemli kentliler, kente göç edip tutunmaya çalışanlar, haraç mezat satılan milli servetimizin arta kalan emekçileri ve daha niceleri, nice dürüst, haram yemeyen, yiyemeyen insanlarımız, biz hep birlikte bu ülkenin sahibiyiz! Bunu asla unutmayın! Bir süre için seçtiğimiz, tüm ulus önünde doğruluk, dürüstlük ve rejime, temel ilkelere bağlılık yemini edenlerse vekillerimiz. Dolayısıyla vekillerimiz, istedikleri kadar çoğunluk ellere sahip olsalar da halka, size, bana danışmadan, bizleri almak istedikleri her kararda ülkenin yararına olduğuna ikna etmeden yaptıkları, yapacakları, gerçek demokratik bir toplumda geçersizdir, inandırıcı ve güven verici değildir.
'Rantsal dönüşüm'
Kentsel dönüşümün adına 'rantsal dönüşüm' demiş mağdurlar. Örneğin tek göz de olsa bağımsız bir gecekonduda, elektrik, su ve her türlü Belediye hizmetini devlete ödeyerek legalize olmuş, hatta seçim ödüllendirmesi olarak dere yataklarına yaptıkları evlerinin tapusunu bile almış insanlarımızı, onlara sormadan, onaylarını almadan ya da ellerine birkaç kuruş sıkıştırarak evlerini yıkamaz, yaşayamayacakları uzak yerlere süremezsiniz. Hele hele bunlar, en güzel renklerimizden biri olan Roman vatandaşlarsa, bu kültürü yitirmemek adına belki daha da özen göstermeliyiz.
Tepemize yapılacak köprüyü, sokaklarımıza döşenecek kaldırımları, nükleer santralları, orman arazisinin ranta dönüştürülmesini, mahallemize yapılacak marketi, altın madeni aramak için doğamızı mahvetmelerini isteyip istemediğimizi bize sormak, onaylatmak durumundalar. Bizler de her konuda kendimizi donatıp uygun olanı onaylamayı, yanlışlara bilimsel olarak karşı çıkmayı öğrenmeliyiz!
Akşam yatıp sabah televizyonlarda en kıymetli kaynaklarımızın, kim oldukları bile tam anlaşılmamış yabancılara ve bizdeki temsilcilerine satılıverdiğine, binlerce işçinin kan parası örneği eline birkaç kuruş verilerek anında işten çıkarıldığına tanık olarak kalamayız.
Örneğin, ATV ve Sabah'ın tek talibe anında satılması bizi, beni yaralar. 20 yıl Başhekimlik yapmış bir yurttaş olarak, 100-500 YTL'nin üzerinde alacağımız her şey için en az üç teklifin arandığı bir yasal sistemden gelen biri olarak, beni hiç mi hiç ilgilendirmez gözüken bu satıştan son derece huylanmam doğal değil mi?
'Sen ne yaptın?'
Evet, biz dürüst ve namuslu, ant içmese bile ilkeli ve doğru bildiklerinden ödün vermeyen, yurttaşlığı hem hak hem de ödev gören, fiyatı olmayan insanlar olarak, tek tek ya da örgütlü halde sürekli denetim yapmaz ve gerekli itirazlarda bulunmaz, bıkkınlık ve yılgınlık içinde köşemize çekilirsek egemenlerin tepemizde boza pişirmesini de onaylamış oluruz. O zaman aynaya bakıp kendimizle nasıl yüzleşir, torunlarımızın, sürüklendiğimiz kaosta "sen ne yaptın" sorusuna nasıl yanıt veririz?
Sevgili yurttaşlar, birkaç yıl önce Ümraniye'de çöplük patlamış, orada oturanların bir çoğu ölmüştü. Eşini ve bir çocuğunu yitiren yiğit bir vatandaş, sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu. Çöplüğe izinsiz yaptığı gecekondusuna devletin su ve elektrik verdiğini kanıtladı. Mahkeme, tehlikeli olduğu bilinen yere yapılan gecekonduyu oradan kaldırtmak yerine, su elektrik bağlanarak yasallaştıran devletimize para cezası verdi.
Yurttaşlar olarak, yasama yürütme ve yargı erklerinin tam bir uyum içinde ve vatandaşın her aşamada dinleyerek hareket etmelerini istemek hakkımız değil mi?
Seçimden seçime kapılara armağanlar getirilen hele hele Valilere, "Şoför mahalline geç, kapı kapı sen malzeme dağıt" komutu veren bir sistem çağdaş ve gerçek bir demokrasi olabilir mi? Çok merak ediyorum, illerinde canla başla çalışan Cumhuriyetin Valilerinden bu emirlere tepki gösteren oldu mu? Olmadıysa neden? Neden susuyoruz, neden haksız davranışlara boyun eğiyoruz. Unutmayalım, İstiklal Marşımız "Korkma" diye başlar! Hiçbir zaman AİHM'sinden medet ummak istemiyor, bağımsız olması gereken Cumhuriyet yargımıza, Cumhuriyet Savcılarımıza güveniyoruz. Ancak bıçak kemiğe dayanınca ne yapsın insanlar?
Vatanın asıl sahibi olduğunu algılamak ve sorumluluk bilinciyle iyiye doğruya ve gerçeğe ulaşıp savunmak insanın gerçekten vatandaş olduğunu algılaması demektir ve o onuru hakkıyla taşımak yaşamımıza anlam katacaktır.

Prof. Dr. Türkan Saylan: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı