Irak politikası sağlıksız

Londra'da Arapça yayımlanan Eş Şarku'l Evsat gazetesinin 1 Mart 2004 tarihli sayısında, Irak Türkmen Cephesi Başkanı Faruk Abdullah Abdurrahman'a "Sizin Türkiye'ye bağlı olduğunuzdan neden söz ediliyor. Türkiye Irak'taki Türkmenlerin haklarından söz ediyor?
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

Londra'da Arapça yayımlanan Eş Şarku'l Evsat gazetesinin 1 Mart 2004 tarihli sayısında, Irak Türkmen Cephesi Başkanı Faruk Abdullah Abdurrahman'a "Sizin Türkiye'ye bağlı olduğunuzdan neden söz ediliyor. Türkiye Irak'taki Türkmenlerin haklarından söz ediyor? Bu haklar nelerdir?" sorularını yönelten Muad Fayyaz, Abdurrahman'dan "Türkiye'nin mazlumları savunmasının kime ne zararı var? Biz de mazlumduk ve Türkiye bizi savunuyordu" yanıtı aldığında "Madem Türkiye mazlumları savunuyor, o zaman kendi topraklarındaki Kürtlere dillerini konuşmayı engellemek yerine haklarını verse daha iyi olmaz mı?" demişti.
Gazeteci Muad Fayyaz'ın ima ettiği samimiyetsizlik meselesi Türkiye'nin genel olarak Iraklı Türkmenler özel olarak da Kerkük konusundaki tutumunda da ortaya çıkıyor. Son günlerde başta Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ olmak üzere önemli yöneticilerin Kerkük seçimlerini bahane ederek neredeyse Kuzey Irak'a müdahale edecekmiş hissi veren açıklamalar yapmaları hem ilginç hem de ürkütücüydü. Bu açıklamaların örtük gündemi ise Kuzey Irak'ta kurulmasından korkulan bağımsız kürt devletini önlemekti. Gerçekten de Türkiye'nin Türkmen politikası ne kadar samimi? Ya da soruyu tersinden sorarsak, Türkiye'nin kurucu unsuru olduğunu söylediği Kürtlerle aynı etnik kökenden gelen, Kuzey Irak'taki Kürtleri neden Türkmenler kadar sevmiyor?
Türkmenler kimdir?
Türkmenlerin bölgeye 900'lü yıllarda geldiği sanılıyor. Yüzde 30-40'ı Şiiliğin Kızılbaş mezhebinden, diğerleri ise Sünniliğin Hanefi mezhebinden olan Türkmenlerin bugün yaşadığı şerit, kuzeydeki Musul, Erbil, Kerkük, Diyala ve Selahattin illerinin sınırları, başkent Bağdat'ın birkaç mahallesi ile güneydeki Bedre arasında uzanıyor ve Araplarla Kürtlerin yaşadığı bölgeleri kesiyor. Buralar aynı zamanda zengin petrol bölgeleri. Musul vilayetinde Ayn Zala, Kerkük'te Baba Gur, Tavuk nahiyesinde Zambar 1 ve 2; Tuzhurmatu, İncana ve Kifri ile Diyala vilayetindeki Hanekin kuyuları hep Türkmen bölgesinde bulunuyor. Bu kuyularda üretilen petrol, toplam Irak üretiminin yüzde 75'ini oluşturduğu gibi, bölgede doğalgaz ve kükürt de çıkmakta.
Nüfusa gelince, 1920'li ve 1930'lu yıllarda yapılan sayımlarda Türkmenlerin Irak nüfusunun yüzde 2.1-2.4'ünü oluşturduğu ileri sürülmekteydi. 1957 sayımlarında bu oran yüzde 2.16 iken, Baas rejiminin Araplaştırma politikalarının etkisiyle olsa gerek, etnik dağılımın son kez açıklandığı 1977 sayımında yüzde 1.15'e düştü (Türkmen nüfusun yoğun olarak bulunduğu Kerkük'te, Türkmenlerin oranı 1957'de yüzde 21.4, 1977'de ise yüzde 16.75 idi). Bugünkü ülke nüfusunun 25 milyona yakın olduğu söyleniyor ancak bunun ne kadarının Türkmen olduğu konusunda sağlam bilgiler yok. Tahminler yüzde 2 ila 2.5 arasında değişiyor. Kerkük'te ise 197 bin Kürt, 135 bin Arap, 63 bin Türkmen ve 3 bin 300 Hristiyan seçmen bulunuyor, buna geri dönen Kürtler dahil değil.
Türkmen varlığını kabul ettiği bilinen ilk belge Irak'ın 1925 tarihli ilk anayasasıydı. Monarşiyi kaldıran darbeden sonra kabul edilen 1958 tarihli geçici anayasanın üçüncü maddesi ise Kürt varlığını kabul ederken, Türkmen ismini vermeden azınlık haklarının güvencede olduğunu belirtmekle yetinmişti. 24 Ocak 1970 tarihli Devrim Komuta Konseyi kararında ise 'Vatandaşların Kültürel Hakları' başlığı altında diğer azınlıklarla birlikte Türkmenlere de geniş haklar verildi. Yedi maddelik kararnamenin Türkmence eğitimle ilgili ilk üç maddesi iki yıl sonra yürürlükten kalktıysa da kültürel haklarla ilgili dört maddesi günümüze kadar uygulandı.
Irak tarihindeki yerlerine bakıldığında, Sünni Türkmenlerin diğer azınlık grupların tersine, iktidarlarla çatışmak yerine uyumlu davranmayı seçtikleri, devlet görevlerinde yer aldıkları, hatta Saddam'ın ordusunun kurmay sınıfını oluşturdukları görülür. Daha çok şehirlerde (Kerkük'te) yaşayan ve iyi eğitim almış, iyi mesleklerde çalışan Sünni Türkmenlerin diğer özelliği de kültürel anlamda da asimilasyona varan bir kaynaşma eğilimleridir. Örneğin bugün Musul nüfusunun büyük bölümünü teşkil eden Mıslavilerin ya da Bağdat'taki Karagül aşiretlerinin artık kendilerini Arap diye takdim ettiği anlatılıyor. (Türkmen liderler de zaten, Türkmen nüfusunun sayımlarda az çıkmasını Türkmenlerin canlarını ya da statülerini kaybetmemek için etnik durumlarını Arap olarak beyan etmelerine bağlıyorlar.) Buna karşılık, daha çok kırsal alanda yaşayan ve daha az eğitimli olan Şii Türkmenler, hep daha muhalif bir tutumu benimsediler. Dolayısıyla Sünni Türkmenler Osmanlı ve Türkiye yanlısı iken, Şiiler özellikle 1979'da Şah'ın devrilmesinden sonra İran yanlısı bir politika izlediler. Ancak gerek Sünni olsun gerekse Şii, Türkmenler ne ülke içinde çok ayrıcalıklı bir konuma kavuşabildiler ne de Kürtlerin Halepçe'de uğradığı türden katliamlara maruz kaldılar.
Katliama 'diplomatik' tepki
Türkmenlerin yaşadığı en kötü olaylardan biri 14-16 Temmuz 1959'da Molla Barzani'nin adamlarının bir Türk'ü öldürmesine müdahale eden general Kasım'ın emriyle gerçekleşen Kerkük katliamıdır. 30'a yakın kişinin yaşamını yitirdiği ve yüzlercesinin yaralandığı bu olaya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun tepkisi "Irak yönetiminin olayları sona erdirme konusundaki çabalarından memnunluk duyduğunu'' söylemekle sınırlı olmuştu. Bu tarihten itibaren daha milliyetçi bir konuma kayan Türkmenler Ekim 1959 tarihinde Irak Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği'ni (ITKYD) kurdular.
Erbil'de örgütlendiler
1960'ta kurulan Türkmen Kardeşlik Ocağı ise kültürel faaliyetlerinin yanı sıra siyasi faaliyette de bulunduğu için 1977 yılından itibaren Baas rejiminin baskılarına uğradı, örgütün dört yöneticisi 1980'de idam edildi. Türkiye'nin bu olaya da tepkisi sert olmadı. Türkiye bugünkü nüfus tartışmalarına neden olan olaylar yaşandığında yani 1981'de Kerkük Türkmenleri güney bölgelerine sürüldüğünde de ses çıkarmadı. Çünkü ortada Kerkük-Yumurtalık boru hattı meselesi vardı. Bu yıllarda kendi iddialarına göre "Mendelli'den Telafer'e kadar çok dağınık bir coğrafyaya yayılmış oldukları için" haberleşme ve örgütlenmede sorunlar yaşayan Türkmenler, ironik bir biçimde 'Türkmenlerin başkenti Kerkük' te değil, Kürt otonom bölgesindeki Erbil'de örgütlendiler. Ancak o yıllarda aralarında rekabet öylesine güçlüydü ki, örgüt sayısında bir patlama yaşandı. Bu dağınıklığı gidermek amacıyla 24 Nisan 1995'te Irak Türkmen Cephesi (ITC) kuruldu. Ancak görüş ayrılıkları devam ettiği gibi, 19 Aralık 1995'te bu ayrılıklar silahlı çatışmaya kadar vardı ve Türkmen Bağımsızlar Hareketi dışındaki tüm gruplar cepheden çekildiler.
Ankara'nın rolü nedir?
Bugünkü tartışmaları duyanlar sanki Ankara her daim Türkmenleri düşünmüş sanıyor, ancak bu uzun tarihçede Ankara'nın hemen hiç rolü yoktur, Türkmenler Irak'ın baskıcı rejimleri ile tek başına mücadele etmişlerdir, aynen o ülkenin Kürtleri, Asurileri gibi. Türkiye'nin Türkmen sevdası ise Kürt meselesinin Ankara'yı iyice sıkıştırdığı 1995'te başladı. Bu dönemde bir yandan PKK'ya karşı mücadelede desteklerini almak için Mesut Barzani'nin peşmergelerine (gazeteci Hüsnü Mahalli'nin belirttiğine göre) adam başına 50 dolar ödemeyi göze alan Türkiye, 31 Ağustos 1996'da Irak kuvvetlerinin Erbil'e girip Türkmen parti bürolarına saldırması ve 34 kişiyi tutuklamasının ardından Mart 1997'de Türkmen parti ve kuruluşlarını bir araya getiren Erbil Protokulü'nü örgütledi. 5 Temmuz 1997'deki Birinci Türkmen Kurultayı ile 20-22 Kasım 2002'deki İkinci Türkmen Kurultayı Erbil'de toplanırken, 13 Eylül 2003'teki üçüncü kurultay Kerkük'de yapıldı.
Basına yansıyan bazı iddialara göre o ana kadar ITC kayıtsız şartsız Türkiye'nin, özellikle de Genelkurmay'ın kontrolündeydi. Bu nedenle de Türkiye'nin beşinci kolu olarak niteleniyor, Iraklı muhalifler nezdinde bir türlü saygınlık kazanamıyordu. Ya Türkiye de bu iddialardan rahatsız olduğundan ya da Türkmenler mesafe koyduğundan, üçüncü kurultaya Abdullah Gül'ün bir mesajı ve alt düzeyde temsilcilerden başka Türkiye katkısı yapılmadı. Nitekim aynı tarihte ITC üzerindeki Türk hâkimiyetini sorgulayan Muzaffer Aslan gibi bazı Türkmen siyasetçiler "Türkiye'nin yıllarca kendilerini ihmal ederken, Barzani ve Talabani'ye milyonlarca dolarlık yardımlar yapmasına kızarak" ABD ile yakınlaşma politikası izlemeye başladılar.
Ankara'nın ilgisi Sünnilere
Kendisi de AKP kongre delegesi olan gazeteci İlnur Çevik, 18.10.2004 tarihli Tempo dergisindeki röportajında ne geçmiş hükümetlerin ne de AKP hükümetinin belli bir Türkmen politikası olmadığının altını çizmişti. Çevik'e göre bugün dahi Türkiye'nin ilgisi sadece Sünni Türkmenlere yönelik. Örneğin 250 bine yakın nüfusunun 180 bini Şii Türkmeni olan Telafer'de çok büyük olaylar olmadığı sürece Türkiye'nin sesini çıkardığı görülmemiştir. Bu politikaların da sonucu olarak, Iraklı Türkmenler 30 Ocak 2005'te yapılan seçimlere üçe bölünmüş olarak girdiler. İddialara göre Ankara'nın ITC'den alışık olduğu bir şeyi yaparak, Sünni Türkmen Milliyetçi Hareketi Partisi'nin (TMHP) listesini de 'görme' talebi, bu partiyi rahatsız etti ve ITC ile ittifak yapmaktan vazgeçmesine neden oldu. Öte yandan Şii kökenli Türkmenlerin büyük bir bölümü oylarını Şii partilerine verdiler. Örneğin Ayetullah Sistani'nin desteklediği Birleşik Irak ittifakı'nda seçilecek durumda olan 6 Türkmen aday vardı. Yine de 275 kişilik mecliste en fazla 15 Türkmen temsilcinin olacağı tahmin ediliyor.
Şimdi bütün bunlardan sonra Türkiye'nin Türkmenlere ilgisini samimi görmek mümkün mü? Bizce hayır. Seçim sonrası oluşacak tablonun Türkiye'nin hoşuna gitmeyeceği açık. Türkiye'nin buna panzehiri ise Çetin Altan'ın dediği gibi Türk'ün Türk'e propagandasından öteye geçmeyen 'kırmızı çizgiler' retoriği oluyor. Halbuki Uluslararası Kriz Grubu'nun Ortadoğu bölümü yöneticisi Joost Hiltermann'ın hazırladığı 'Kürtlerin İhtiraslarına İlişkin Türkiye'nin Korkularını Yatıştırmak' adlı 26 Ocak 2005 tarihli raporda tüm taraflara yapılan anlamlı tavsiyeler var (Raporun İngilizcesi http//www.icg.org/home/index.cfm?id=3241&l=1 adresinde.). Geniş vizyonlu, her etnik ve dinsel gruba eşit mesafeli, işbirliği ve diyaloğa dayalı bir Ortadoğu politikası geliştiremediğimiz sürece ülkemizdeki ve komşu ülkelerdeki Kürtleri yaralamakla kalmayacağız, o pek sevdiğimiz Türkmenleri de Irak cangılında 'beşinci kol' muamelesine maruz bırakacağız gibi görünüyor.
Ayşe Hür: Araştırmacı, yazar