Irak savaşı doğru bir savaştı

Bağdat'ta sabahın erken saatleri: Müezzin müminleri namaza çağırıyor, horozların sesleri köpeklerin havlamalarına karışıyor. Beton duvarların ardında Dicle Nehri, onun ötesindeyse bürokratların mekânı, geçen geceki patlamasıyla buz gibi havayı dalgalandırmış bir füzeye hedef olan Yeşil Bölge var.
Haber: Roger Cohen / Arşivi

Bağdat'ta sabahın erken saatleri: Müezzin müminleri namaza çağırıyor, horozların sesleri köpeklerin havlamalarına karışıyor. Beton duvarların ardında Dicle Nehri, onun ötesindeyse bürokratların mekânı, geçen geceki patlamasıyla buz gibi havayı dalgalandırmış bir füzeye hedef olan Yeşil Bölge var.
Manzara kasvetli. Soluk şafakta şehir bir perdenin ardındaymış gibi görünüyor. Sokaklardaki insanların kaçamak bakışlarına oturmuş korku, bir çocuğun yüzündeki suçluluk ifadesi kadar belirgin. İsyan, bu korkuyu daha da yerleştirerek kapkara bir bulutun gölgesi gibi etrafa yaydı. ABD'nin diktatörlükten kurtardığı bu şehirde, en ufak bir rahatlama belirtisi bile yok.
Zaman zaman, örneğin yine elektrikler kesildiğinde, silahlı bir adam görüp gaza bastığınızda veya çöpler ve yıkıntılardan başka bir şeyin bulunmadığı boş sokaklarda yine alevler gördüğünüzde, Amerika'nın başını çektiği tüm çabalar anlamsızmış gibi görünüyor. Kaybolan hayatlar ve harcanmış milyarlarca dolar, çılgınca bir hezeyan içinde heba olmuş gibi duruyor.
Böyle zamanlarda gerçekten de, bir zamanlar benim de düşündüğüm gibi, Saddam Hüseyin bir canavar, Ortadoğu'nun Pol Pot'u olduğundan, Bosna'dan savaş haberleri yazarken öğrendiklerimden, masumlar kaybolurken kötülüğe karşı durmamış Batı'nın nasıl binbir şekilde ıvırıp kıvırabileceğini tüm korkunçluğuyla gördüğümden, bu savaşın haklı bir savaş olabileceğini düşünmem de çılgınlıkmış gibi görünüyor.
Keza Bush yönetiminin Bağdat'ı sadece ele geçirmeye değil, yönetmeye de yönelik bir planının olduğunu düşünmek de çılgınlıktı. Yönetimin Saddam'ın kimyasal veya nükleer silahlarının tehdidine dair tüm açıklamalarına inanmak da öyleydi, silahların en yıkıcısı olan gerçeğin biraz olsun ortaya çıkması gerekirdi.
Bağdat'ın keşmekeş içindeki caddelerine, trafikte yerinde sayan ambulansların utanç verici sirenlerine, çocukların bile karşıdakinin gözlerinin içine bakmaktan kaçınmasına aldanıp, şunu söylemek çok kolay: Hata yaptım. Kaybettim, vakti geçmiş bir sevgiden başka kurtarılabilecek şey kalmadı.
Bağdat'ta hiçbir şey düzgün gitmiyor; ne trafik, ne hisler, ne düşünceler. Çünkü her şey emekleme halinde, çünkü burada her şey daha yeni doğuyor. Şafak kasvetli olsa da, yarınlar ışık getirebilir.
Bu ışıklı anlardan birini, Irak'ın insan hakları bakanı, Saddam'ın Kürt halkında açtığı tüm yaraları içinde taşıyan Bahtiyar Emin'le bir sabah sohbetinde yaşıyorum. Bahtiyar, "Irak bir suç müzesi" diyor.
Müzeyi iyice ortaya çıkarmak için çalışmalar sürüyor. Emin, diktatörün tüm cinayetlerinin listeleneceği bir veritabanı üzerinde çalışıyor, Bosna ve Kosova'ya heyet gönderip verilerin nasıl toplanacağını öğrenmeye çalışıyorlar. "Kemiklerin, dişlerin üzerinde çalışıyoruz," diyor. "Kurbanları tespit etmek zor."
Kaç kurban var? Emin kesin bir cevap veremiyor. Bakanlığının 150 bin dosya ile Kızıl Haç'ın geçenlerde teslim ettiği 60 kilo kadar malzeme üzerinde çalıştığını söylüyor. Muhtemelen 500 bin kadar Kürt, birkaç yüz bin de Şii öldürülmüş. "Tam rakamı verebilmek için zamana ihtiyacımız var" diyor.
Emin ölülerden birini iyi biliyor.
Eski rejimin tanınmış muhaliflerinden kayınpederi Şeyh Talib el Süheyl,
1994 yılında Beyrut'ta Saddam'ın üç ajanı tarafından öldürülmüş. Cinayetten kimse sorumlu tutulmamış.
"Biz özgürlüğümüzü Amerikalılara borçluyuz," diyor bakan. "Asıl işgal onlarınki değil, biz asıl işgali ülkemi 35 yıl boyunca kana bulamış haydutlardan gördük." Emin'e karşı çıkmak kolay değil. Gerçekleri silah gibi kullanmasını biliyor.
Aynı gerçekler, birkaç saat sonra bana kendi hikâyesini anlatan 36 yaşındaki Abdülrezzak el Saidi'nin gözlerinde de var. Saidi'nin ağabeyi Saddon, 3 Mayıs 1993'te kaybolmuş.
O zamanlar 38 yaşında olan Saddon'u, eşi ve iki çocuğuyla yaşadığı evinin dışında iki araba bekliyormuş. Albay ve mühendis olan Saddon, gizli polis tarafından götürüldükten sonra kayıplara karışmış. Saidi'nin eli kolu bağlanmış.
2 yaşındayken babasını kaybettiğinden beri ona Saddon babalık etmiş.
Saidi onun için "Şövalye gibiydi" diyor -ahlaklı bir adam. "Her yerde deliler gibi onu aradım," diyor.
Aile Şii. Saddon bir keresinde, 1991 Körfez Savaşı sonrasında Saddam'ın Şiileri silip süpürmesine öfkelenen uzak bir Basralı akrabasıyla sohbet etmiş, tek suçu da bu olmuş.
Saddon'un Mart 1994'te ortadan kaybolmasından 10 ay sonra karısı Sundos, Saddam'a yakın üst düzey bir yetkiliyle bir görüşme ayarlamayı başarmış ve ona olanları anlatmış. Yetkili Sundos'a şunları sormuş: "Para mı lazım? Ev mi istiyorsun? Başka bir yardıma mı ihtiyacın var?". "Yok," demiş Sundos, "kocamı istiyorum sadece."
Yetkili, telefonu alıp bir yeri aramış ve Saddon'un idamı planlanmışsa bile bunun durdurulmasını söylemiş. Sundos sevinçten çılgına dönmüş, ancak tam ayrılırken yetkili ona şunu söylemiş: "Telefonu açtım ama, eşinizin hayatta olup olmadığından emin değilim."
Aslında Saidi'nin Saddam'ın 2003'te devrilmesinin ardından öğreneceği gibi, kardeşi bu görüşmeden tam dört ay önce, 3 Kasım 1993'te Ebu Garib'de öldürülmüştü. Mezara gitmeyi Saidi'nin içi kaldırmadı. Başka bir kardeşi Saddon'un kimliğini kemiklerinden tespit etti ve daha sonra kemikleri alıp, Necef'teki kutsal Şii mezarlığına gömdü.
Buna benzer kaç hikâye var kim bilir. Almanlar ve Fransızların savaşın hata olduğu inancını sarsmaya yetecek kadar çok olduğu kesin. Evet, bu savaş belki de yanlış tanıtıldı, kötü planlandı, kibirli tavırlardan çok zarar gördü. Ama doğru bir savaştı.
Avrupa'da birileri bunu bu hafta George W. Bush'a söyleyecek cesareti gösterse iyi olur. (23 Şubat 2005)