İran krizinin doğurduğu asıl fırsat

İran krizinin doğurduğu asıl fırsat
İran krizinin doğurduğu asıl fırsat
Nükleer enerjiye geçmek isteyen ülkelerin uranyum zenginleştirmesi yapmak yerine yakıtlarını uluslararası bir yakıt bankasından almalarını esas alan yaklaşım bugüne dek daha ziyade nükleer teknolojiye sahip ülkeler tarafından gündeme getirildi. Türkiye'nin de bu yaklaşımı savunması önemli bir adım teşkil edecektir
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

Gerek dünyanın gerek Ankara’nın dış politika gündeminde ağırlıklı bir yer işgal etmeye başlayan İran nükleer krizinin temelinde bu ülkenin gerçekleştirmekte olduğu uranyum zenginleştirmesi faaliyeti yeralıyor. Uluslararası toplum, İran tarafından sürdürülen bu faaliyetin gizli bir nükleer silahlanma programının parçası olduğundan endişe ederken, İranlı yetkililer bunu ülkelerine tanınmış bir hak olarak görüyorlar. Ankara ise uluslararası toplum ile Tahran arasında bugüne kadar sürekli olarak akamete uğrayan bir arabuluculuk rolünü sürdürmek istiyor. Ancak bu krizin Türkiye açısından doğurduğu asıl siyasi fırsatın ne kadar farkında olduğu sorgulanabilir.

Uranyum zenginleştirme ve yakıt güvenliği 
Nükleer santrallerın çalışması için gerekli olan zenginleştirilmiş uranyumun elde edilmesinde temelde iki yöntem bulunmakta. Birincisi nükleer santrale sahip ülkenin uranyum zenginleştirmesini kendisinin yapması. Başka bir deyişle uranyum madeninde % 0.7 oranında bulunan U-235 uranyum izotopunun oranını en az % 3’e çıkarmak için uranyumun gaz haline dönüştürülmesi ve bu gazın santrifüjlerden geçirilerek zenginleştirilmesi için gerekli altyapının kurulması. Ancak birkaç milyar dolarlık bir yatırımı gerektiren bu sürecin ekonomik olması için 20-25 bin MW üstünde bir ulusal nükleer enerji kapasitesi gerektiği hesaplanıyor. Bu eşiğin altındaki üretim kapasiteleri için daha ekonomik olan ikinci seçenek gerekli yakıtın halihazırda bu yakıtın yasal olarak ticaretini yapan ABD, Çin, Fransa, Japonya, Pakistan, Rusya gibi sınırlı sayıda ülkeden veya İngiliz-Alman-Hollanda konsorsiyumu URENCO’dan satın alınması. 

NPT rejiminin sarsılan dengeleri
Nükleer alanda temel uluslararası sözleşme niteliğindeki Nükleer Silahların Yayılımının Önlenmesi Antlaşması (Non Proliferation Treaty) NPT’de uranyum zenginleştirme hakkı sivil amaçlı nükleer enerjiden istifade etmek isteyen ülkelere tanınmış durumda. Ancak NPT kurallarına göre uranyum zenginleştirmesi çalışmalarının Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı (International Atomic Energy Agency, IAEA) denetimine tabi olması gerekiyor. 1970 yılında yürürlüğe girmiş olan NPT Antlaşmasının temelinde de aslında bu hak ve yükümlülükler dengesi yer alıyor. Antlaşmada bir taraftan nükleer enerjiye geçmek isteyen ülkeler teşvik edilirken diğer taraftan bu geçişin uluslarası denetim altında olması hükme bağlanıyor. Antlaşmanın üçüncü ayağını ise nükleer silaha sahip ülkelerin bu silahlardan tedricen arınmaları teşkil ediyor.
İran krizi, NPT’nin bu temel dengesini sarsmış durumda. Hatta o kadar ki, ABD’de Obama öncesinde iktidarda olan Bush yönetimi İran’ın sebebiyet verdiği güven bunalımı nedeniyle İran’ın NPT’den kaynaklanan uranyum zenginleştirme haklarının dahi askıya alınmasını talep etmişti. Bugün varılan noktada, uranyum zenginleştirmesinin daha farklı kurallara tabi tutulması tartışılmaya başlandı. Burada amaç İran gibi NPT’ye taraf olmakla birlikte NPT yükümlülüklerini yerine getirmekte şeffaf olmayan ülkelerin, sivil amaçlı olduklarını iddia ettikleri uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sonunda nükleer silah üretmelerinin önne geçmek. Başta ABD olmak üzere nükleer teknolojiye sahip ülkelerin birçoğu artık NPT’nin bu temel dayanağını değiştirme arayışına girdiler. Gündeme taşınan önerilerin ortak özelliği bugüne kadar uranyum zenginleştirmesi yapmamış ülkelerin bundan böyle bu ‘kötü’ yola girmelerinin önlenmesi, buna karşılık bu ülkelerdeki nükleer santrallerin ihtiyaç duyduğu yakıtın IAEA gibi uluslararası yönetişim becerisine ve meşruiyete sahip bir kurumun kontrolündeki çok taraflı bir yakıt bankası tarafından sağlanması.
İran ile gündemde olan müzakerelerin özünde de benzer bir yaklaşım yer alıyor. Uluslararası toplum, Tahran rejimini zenginleştirme yapmaya devam etmek yerine, ihtiyaç duyduğu zenginleştirilmiş uranyumu dışarıdan temine ikna etmeye çalışıyor. Masadaki öneri İran’ın elindeki % 3 oranındaki zenginleştirilmiş
uranyumun alınıp Rusya’da zenginleştirilip Fransa’da nükleer reaktör yakıtına dönüştürülerek İran’a iade edilmesi.
Buradaki temel siyasi sorun ise bu yöntemin İran için ve yalnızca İran için gündeme getirilmiş olması. Tahran rejimi sadece kendisi için geçerli olacak bir sınırlayıcı düzenlemeyi kabul etmeyi bir taraftan egemenlik haklarının diğer taraftan NPT’den kaynaklanan haklarının ihlali olarak değerendiriyor. Son tahlilde, iç siyasi dinamiklerin etkileşimi, artan askeri müdahele riski ve İsrail faktörü gibi birçok bilinmezin ışığında, İran yönetimi bir karar vermek durumunda kalacak.

Türkiye için siyasi fırsat
Tam da bu noktada Türkiye için bir siyasi fırsatın ortaya çıktığını ifade etmek mümkün. Türkiye bugün yaptığını sürdürebilir. Yani İran ile uluslararası toplum arasında oluşan güven bunalımını zaman zaman kendisinin de hangi tarafta yeraldığını sorgulatan bir dış politika çok sesliliği içinde ortadan kaldırmaya çalışabilir. Bunun Türkiye’ye getirisi kuşkuludur. Asıl siyasi fırsat, sorunun temelinde yer alan uranyum zenginleştirmesi konusunda farklı bir ilkesel duruş sergilenmesinde yatmaktadır.
Nükleer enerjiye geçmek isteyen ülkelerin uranyum zenginleştirmesi yapmak yerine yakıtlarını uluslararası bir yakıt bankasından almalarını esas alan yaklaşım bugüne dek daha ziyade nükleer teknolojiye sahip ülkeler tarafından gündeme getirildi. Türkiye’nin de, IAEA tarafından desteklendiği bilinen, bu yaklaşımı savunması önemli bir adım teşkil edecektir. Oysa ki Tükiye bugüne kadar tam tersi bir politikayı savundu.
Ankara, NPT’den kaynaklanan uranyum zenginleştirme haklarına halel getirilmemesine özen gösterdi. Amaç uzun vadede nükleer yakıt güvenliğinin sağlanmasıydı. Zira Türkiye, nükleer santrallerle ilgili yatırım planlarını gerçekleştirmesi durumunda artan oranda nükleer yakıta ihtiyaç duyacak. Enerji Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalar esas alınacak olursa uzun vadede elektrik üretiminin dörtte birinin nükleer enerjiden elde edilmesi hedefleniyor. Türkiye’nin elektrik üretiminin bazı senaryolara göre 2050 yılında 170 bin Mw’a ulaşması beklendiğinden, nükleerin payının da en az 40 bin Mw olacağı anlaşılıyor. Başka bir deyişle önümüzdeki 40 yılda halihazırda Rus hükümeti ile müzakeresi devam eden Akkuyu büyüklüğünde en az 9 nükleer santral daha yapılması sözkonusu. Bu santrallerin ihtiyaç duyacağı nükleer yakıtın da en iyi şartlarda temin edilmesi gerekecek.
Ancak yakıt güvenliği ile ilgili bu endişeler asıl nükleer yakıt ticaretini kurala bağlayarak teminat garantisi getiren çok taraflı bir uluslararası anlaşma ile kalıcı olarak giderilebilir. Türkiye’nin bugüne kadar izlemiş olduğu resmi politikaya ters olan bu önerinin sahiplenilmesi durumunda ülkemiz proliferasyon ve nükleer enerji gibi uluslararası gündemi önümüzdeki yıllarda da meşgul edecek bir alanda en etkin role sahip ülkelerden biri haline gelecektir. Zira Türkiye bir taraftan NATO ve Batı ittifakı üyesi bir ülke olarak, NSG- Nuclear Suppliers Group gibi bu alandaki ticaretin kurallarını oluşturan grup içinde yeralmaktadır ve dolayısıyla ilgili kurallara şekil verme imkânına sahiptir. Diğer taraftan, son yıllarda artan siyasi ağırlığı, genişleyen etki alanı ve ‘yumuşak gücü’ sayesinde bölgesinde nükleer enerjiye geçmek isteyen birçok ülkenin sözcülüğünü üstlenecek konumdadır. Türkiye’nin bu istisnai konumunu, kendisine de siyasi bir zemin kazandıracak şekilde, nükleer enerjiye geçiş ile ilgili olarak Doğu ile Batı arasında oluşan güven boşluğunun aşılmasına katkıda bulunmak için kullanma fırsatı ortaya çıkmıştır. Kaldı ki böylesine bir öneri üzerinde mutabakat sağlanması, bundan böyle İran benzeri krizlerin çıkmasını da önleyecektir.

Nükleer strateji ihtiyacı
Ancak Ankara’nın bu fırsatı kullanabilmesi, Türkiye’nin nükleer konularla ilgili bir stratejiye sahip olmasını gerekli kılıyor. İklim değişikliği ile mücadelede nükleer enerjinin rolünden, uranyum zenginleştirmesinde izlenecek tutuma, nükleer atıkların nasıl bertaraf edileceğinden, 2010 Mayısı’nda toplanacak NPT gözden geçirme toplantısında izlenecek tutuma, ülkemizdeki nükleer silahlar ve başlıkların geleceğinden, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde nükleer proliferasyon konusunun taşıyacağı öneme kadar birçok temel meselenin böylesi bir nükleer strateji belgesinde yeralması gerekmektedir.
Bir taraftan nükleer enerjiye geçme aşamasına gelen, diğer taraftan İran gibi bu alanda kriz çıkarmış bir ülke ile komşu olan ayrıca da nükleer enerjiye geçişin hızlanması beklenen bir bölgede yeralan Türkiye’nin artık bu konuda gecikmeden hareket etmesi gerekmektedir. Türkiye bu politika değişikliği ile nükleer proliferasyon gibi hem ABD hem AB’nin önümüzdeki yıllar için en temel güvenlik tehditleri arasında gördükleri bir alanda vazgeçilmez ortak niteliğini güçlendirebilecektir.
 
Sinan Ülgen: Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) başkanı