İşçi örgütleri ve demokrasi

Türkiye'nin çok büyük sorunları bulunuyor; özellikle de çalışma yaşamında. Hiçbir toplumsal yarar gözetilmeden yapılan özelleştirmeler, grev yasakları, grev ertelemeleri, işçi aleyhine inanılmaz bir prosedüre bağlanan ve...
Haber: MUSTAFA ÖZTAŞKIN / Arşivi

Türkiye'nin çok büyük sorunları bulunuyor; özellikle de çalışma yaşamında. Hiçbir toplumsal yarar gözetilmeden yapılan özelleştirmeler, grev yasakları, grev ertelemeleri, işçi aleyhine inanılmaz bir prosedüre bağlanan ve bu yüzden silah olmaktan çıkan grevler, işçinin sendikasını özgürce seçmesini engelleyen yüzde 10 ülke barajı, sendikaların işyerlerinde serbestçe örgütlenmesini engelleyen yüzde 50+1'lik işyeri barajı, siyasilerin tahakkümünden kurtulamayan sendikal yaşam gibi sayılması bile dakikalar alan yasaklı alanlar bu sorunlar arasında yer alıyor.
Bir süre önce Neşe Düzel'in bir sendikacı ile yaptığı röportajla girizgâhı yapılan süreçle birlikte, sendikalara yönelik 'saldırılar' başladı. Düzel, doğrularla yanlışların iç içe geçtiği bu söyleşinin ardından, bu kez eski bir Petrol-İş üyesi ve 'özelleştirme mağduru' bir işçi ile konuştu. Her iki röportajda da öz itibarıyla sendikaların statükocu oldukları iddia ediliyor. Burada, röportajlardaki havanın aksine, sendikal hareketin bir başka yönünü anlatmaya gayret edelim: 12 Eylül darbesinde sendikaların büyük bir çoğunluğu mağdur oldu. "Yıllardır siz güldünüz, artık gülme sırası bize geldi" acımasızlığı ile, yenilen işçi sınıfının üzerine saldırıldı.
DİSK ve bağlı sendikalar bütünüyle, diğerleri ise kısmen kapatıldı. Petrol-İş'in de genel merkezi dahil tüm şubeleri kapatıldı. Yüzlerce üyesi gözaltına alındı. Hapis yattı. 1980'lerin ortalarından bugüne, ülkemizin gelişmesi, çağdaşlaşması ve emekten yana bir düzen kurulması için atılan her olumlu adımda, tüm emek kesimiyle birlikte Petrol-İş de mütevazı biçimde yer aldı. Daha kısa bir zaman önce Düzel'in de yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin kaldırılması için yıllarca mücadele edenlerden biri de yine sendikamız oldu.
Petrol-İş 1987'de onlarca işyerinde aynı anda başlattığı grev ve direnişleri ile işçi sınıfının her zaman var olacağını ve toplumun tüm kesimlerinin çıkarlarını savunacağını gösterdi. Bugün anlaşılmaz biçimde eleştiri olarak sunulan 'kasalardaki birikimler', örneğin o dönemde Petrol-İş'in yürüttüğü mücadele süresince sıfırlanmıştı. Üyelerimizin uzun süren grevlerinden sonra da kasamızın sıfırlanmasına, mal varlıklarımızın satılmasına alışkınız.
Özgürlük mücadelesi
İşçi sınıfından umut kesildiği ve emeğiyle geçinenlerin milli gelirden aldığı payın asgariye indiği 90'ların başında, Petrol-İş genel merkezi, şubeleri ve tüm üyeleri hak arama mücadelesi için sokaklardaydı.
'Bahar Eylemleri' olarak anılan bu dönem, hem işçilerin özgüvenlerini kazanmasını, hem de emekçilerin toplam gelirden daha adil bir pay almasını sağladı. Bunlara karşın işveren örgütlerinin sendikalara önerisi hep aynı oldu: "Eskisi gibi yıkıcı sendikacılık yapmayınız. Ülkemize gereken şey, birbirimizi rakip olarak görmek değil, sosyal diyaloğu tesis etmektir." Petrol-İş bu konuda elinden geleni yaptı. Ancak, ülkemizde iki tarafın eşit şartlarda müzakere ettiği bir çalışma hayatı hiçbir zaman mümkün olmadı. Hem ülke hem de işyeri barajlarının, inanılmaz prosedürlere bağlanmış grev sürecinin başka nasıl bir açıklaması olabilir? İşyerlerinde yetki almak için karşılaşılan zorluklar, sırf sendikalaşma hakkı kullanıldığı için işten atılmalar ne anlama gelir?
Toplumu bilgilendirme
Petrol-İş, yasalardaki tüm antidemokratik maddelerin değişmesi, barış ortamının sürekliliği için de yıllardır kesintisiz biçimde mücadelesini sürdürüyor. Daha düne kadar Güneydoğu'da süren ve binlerce kardeşimizin canına mal olan acıları unutmamız mümkün değil. Şube başkanlarımız, genel başkanımız bu olayların sebep ve sonuçlarına vurgu yaptıkları için yargılandılar, hapse atıldılar, seçme ve seçilme hakları ellerinden alındı. İki yıl önce komşumuz Irak, ABD tarafından işgal edildi. Sendikamız, bu savaşın ve savaşta yer alan şirketlerin gerçek hedefini, 'Bir Özelleştirme Harekâtı: Irak' kampanyalarında ortaya koydu ve o tarihlerde toplumu uyarı görevini yerine getirdi Petrol-İş, ülkemizin en verimli kuruluşlarının heba olmaması için mücadele yürüttü. Davalar açtı, kaybetti, kazandı.
Ama hiç yılmadı. Sendikamız, tüm faaliyetlerinde toplumsal yararı öne alır. Mesela, 'kasamızdaki birikimlerimizin' önemli bir bölümü, bu amaçla kullanılır. Örneğin, muhtemelen Düzel dahil olmak üzere, birçok gazetecinin ve araştırmacının elinin altından ayırmadığı, büyük zahmet ürünü yıllıklar yayımlamakta, araştırmaya önemli kaynak ayırmaktayız. Yine, sendikamız toplumu bilinçlendirmek için, bir yıl içinde 7 miting düzenlemiştir. Sendikamız, ister kamu, isterse özel sektörde olsun, üyelerinin insanca yaşayabileceği bir ortam yaratmaya çalışır. Sefalet ücreti alan insanları, iyi-kötü ortalama maaş alan insanlara karşı kışkırtmak hiçbir şekilde ahlaki değildir. Aydınların bir kesiminde bulunan emekçi fobisini kaşıyarak, 'ilkokul mezunu işçi ile rektör' arasındaki maaş farkını gündeme getirmek ise en kibar tanımıyla, etik dışıdır.
AB, ILO ve sendikalarımız
Ülkemizde AB'yi tek kurtuluş yolu olarak gören sendikalar, kurumlar ve kişiler var. Aynı şekilde AB'yi yeni bir Sevr olarak gören sendikalar, kurumlar ve kişiler de var. Sendikamız, AB'nin bir 'yeryüzü cenneti' olmadığını bilmekte, ama, buna rağmen ülkemizin ana doğrultusunun AB olması gerektiğini de her vesileyle vurgulamaktadır. Petrol-İş, AB ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) normları doğrultusunda özgür ve demokratik sendikacılığın yaratılması için 2821 ve 2822 sayılı yasalarda yapılması düşünülen değişiklikleri genel anlamda desteklemektedir.
Sendikaların hiç günahı yok mu?
Olmaz olur mu? Peki ama, bizim de 'hırsızın hiç mi suçu yok' diye sorma hakkımız bulunmuyor mu? Devletin ve bir sınıf olarak işveren çevrelerinin baskılarının, sendikaları bilerek içine soktukları cenderenin bugünkü havanın yaratılmasında hiç rolü yok mu? İngiliz düşünür John Milton'un sözleriyle, 'halkın gözüne mil çekenler, bir de kalkıp 'bu halk ne kadar da kör' diye kızıyorlar".
Sendikalarda demokratik seçim olmuyor deniyor. Oysa, sendika içi demokrasiyi kesintisiz olarak işleten Petrol-İş'te hem örgütün anatüzüğü hem de seçim yönetmelikleriyle bütün üyelerinin seçme ve seçilme hakları garanti altına alınmıştır. Örneğin yasalarda temsilciler atanır denmesine rağmen, sendikamız çok istisnai durumlar ve mecburiyetler haricinde, her yerde üyelerin seçtiği temsilcileri atıyor.
Petrol-İş 25 yıldır her 4 ayda bir bütün harcamalarını mali tablolar halinde tüm üyelerinin incelemesine sunuyor. Sendikalarda da usulsüzlükler yapılmış olabilir; ama pek çoğunda bu kişiler kongrelerde üyelerine hesap vermek durumunda kalmışlardır. Hatta birçoğunun sendikal yaşamı bu nedenle sona ermiştir. Tabii, bu arada işverenlere sınırsız işten atma hakkı verildi.
Örgütlenme ve çek-of sistemi
Örgütlenmenin önüne binbir türlü engeller çıkarıldı. Tek yanlı dayatmalarla çalışanlar mezarda emekliliğe zorlandı. Çalışma hakkı gasp edildi. Kapsam dışı diyerek, müteahhit, taşeron, özel güvenlik, kayıt dışı, memur, sözleşmeli diyerek işçiler arasına yapay ayrımlar sokuldu. İşte sendikalar bu durumu değiştirmek için de mücadele ediyorlar.
Çek-of sistemi, aidatların kaynağında, yani bordrodan kesilmesine verilen addır.
Çok daha önceleri, 40'lı ve 50'li yıllarda, henüz sendikalar çok daha güçsüzken ve çoğunlukla tek bir işyerinden ibaret sendikalar mevcutken üyelerin sendika aidatları, elden alınıyordu. 30 bin üyeli bir sendikada aidatların elden alınmasının nasıl mümkün olacağını sağduyulu bir şekilde düşünmek gerekiyor. İşçiler, eğer istiyorlarsa kendi aidatlarını her ay bir banka hesabına yatırsınlar demek bir çözümdür elbette. Biz de şöyle bir öneride bulunalım; Bundan sonra işçilerin ödeyeceği tüm vergi ve primler önce kesintisiz olarak çalışanlara ödensin.
Daha sonra da çalışanlardan bu vergileri vergi dairelerine yatırmaları istensin. Böylece her yurttaş, vergisini doğrudan kendi eliyle yatırdığı için vergilerin hangi amaçla kullanıldığını sorgular hale gelsin.
Tabii ki, yapılanın olumluluğu görüldükçe devletin, işverenlerin ve diğer kurumların bu uygulamasını sendikalar da takip etsin. Biz buna varız.
Son sözler yerine
Meral Tamer, 3 Aralık 2004 tarihli Milliyet gazetesindeki kendi köşesinde, Almanya'daki sendikaların birkaç yakınmasını iletiyordu. Alman muhafazakâr partilerinin bir toplumsal projesini ise kendi tanımıyla 'ürpertici' bulmuş: "Almanya'da işverenler, sosyal pazar ekonomisi kavramını toplumda güçlü kılmak için önümüzdeki 10 yılda 100 milyon avro (euro) harcayacaklarmış. Amaç, sendikaları bir aktör olarak kamuoyunda gayrimeşru ilan etmek."
Son aylarda birbiri ardına çıkarılan haberlerle sendikalar yerin dibine batırılırken, bir yandan SSK hastaneleri özelleştirilmeye çalışılıyor. Öte yandan Tüpraş için, "Biz bu işten vazgeçmedik" haberleri uçuruluyor.
Kamu reformu adıyla daha sonra büyük zararlar göreceğimiz şekilde Köy Hizmetleri sona erdiriliyor. Avrupa Birliği'nin her dediği neredeyse tartışmasız yasalaşırken, sendikal haklar göz ardı ediliyor. Bunların tümünü göz önüne aldığımızda, biz sorulması gereken soruların yanlış yerlere yöneltildiğini düşünüyoruz. Niçin bir KİT çalışanı yüksek maaş alıyor diye sormak yerine, niçin asgari ücret bu kadar düşük diye sormak daha yerindedir.
Niçin birkaç sendikanın kasasında trilyonlar var diye sormak yerine, niçin yılların sendikalarının kasasında beş kuruş kalmadığını sormak daha yararlıdır. Zaten grev hakları yok diye tespit yapılacağına; niçin grev hakları yok diye sistem sorgulanmalıdır.
Eleştiride adalet
Bileşik kaplar teorisine göre, bir ülkenin kişi ve kurumları arasındaki düzey farklılığı asgari ölçülerdedir. O halde Türkiye'de, vakıflarda, siyasi partilerde, askeri kurumlarda, meslek odalarında, medya organlarında durum nedir diye bakalım. Sendikalarımızı da bu kurumlarla aynı anda eleştirelim.
Belki sendikaların eleştirilecek yanları çok, ama, "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu; birinciliği beyaza verdiler" mısralarında olduğu gibi, en demokratik kurumlar belki de en çok göze batanlar oluyordur.
Mustafa Öztaşkın: Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı