Isınma hızlı, çözüm de hızlı olmalı

Isınma hızlı, çözüm de hızlı olmalı
Isınma hızlı, çözüm de hızlı olmalı

İLÜSTRASYON: TURGAY TÜYSÜZ

Dünya geçmişte de iklim değişiklikleri yaşamış. Buzul çağları yerlerini daha sıcak iklimlere bırakmış, ardından bu döngü tekrar tekrar yaşanmış. Bu sefer farklı olansa, bu değişimin hızı ve etkisi: Bu seferki küresel ısınma çok daha hızlı
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

Kopenhag’dan beklentiler: İklim değişikliği ile mücadele stratejisinde uzlaşma sağlanacak mı?-1
Gelecek hafta başında dünya liderleri Kopenhag’da toplanacaklar. Türkiye’den de Cumhurbaşkanı Gül’ün katılması beklenen bu toplantıda, liderler iklim değişikliği ile mücadele edilmesi için gerekli olan sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik çerçeve hakkında uzlaşmaya varmaya çalışacaklar. İki günlük bu yazı dizisinde, Kopenhag’da müzakere edilecek belli başlı konular ve bunlara ilişkin ana aktörlerin poziyonları ele alınacak ayrıca Türkiye’ye yönelik beklentiler ve Türkiye’nin izleyebileceği strateji hakkında değerlendirmede bulunulacak.

İklim değişikliği
Dünyada bir iklim değişikliğinin yaşandığı ve ortalama sıcaklıkların artış eğiliminde olduğu artık tartışma götürmeyen bir gerçek . Aslında mesele, bu iklim değişikliğinin ne kadarının insanların etkisine ne kadarının da parçası olduğumuz bu yerkürenin kendi bağımsız dinamiklerine bağlı olduğu. Gerçekten de geriye dönüp bakıldığında dünyamız bu türden iklim değişikliklerini geçmişte de yaşamış. Buzul çağları yerlerini daha sıcak iklimlere bırakmışlar ardından bu döngü tekrar tekrar yaşanmış. Bu sefer farklı olan ise, bu değişimin hızı ve etkisi. Yapılan bilimsel çalışmalar geçmişteki örneklerine oranla bu seferki küresel ısınmanın çok daha hızlı gerçekleştiğini gösteriyor. Ortalama sıcaklıkların 30-40 yılda 3-4 derece artışından sözediliyor. Hatta yüzyıl sonuna kadar sıcaklıkların 6.5 derece artacağını ifade edenler bile var.
Bu düzeyde bir ısı artışının sayısı git gide artan sel, şiddetli fırtına ve kuraklık gibi doğal felaketler,
buzulların erimesi ile birlikte deniz suyu seviyesinin yükselmesi, başta bazı ada devletleri olmak üzere kıyı kesimlerinin su altında kalması, biyolojik çeşitliliğin azalması, kuraklık nedeniyle tarımsal üretimde düşüşler ve bunlara bağlı olarak yaşanabilecek göçler gibi insanlığın yaşam koşulları üzerinde olumsuz etkilerinin olacağı tahmin ediliyor. 

Sera gazı emisyonları
Hızlı sıcaklık artışlarının ana sorumlusu olarak ise karbondioksit (CO2) ve metan gibi sera gazı emisyonları görülüyor. Bu gazların salımı ile atmosferde yoğunluk kazanan karbon molekülleri, dünyanın gittikçe ısınmasına yol açıyor. Sanayi devrimi öncesinde atmosferde 275 ppm olan CO2 yoğunluğu günümüzde 380 ppm’e ulaşmış durumda. Bu sorunun bilincine varan ülkeler ilk kez 1992 yılında Rio’da yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği toplantısı sonrasında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini (BMİDÇS) hayata geçirmişler. Bu Sözleşme taraf ülkelere sera gazı emisyonlarını azaltmaları yönünde çağrıda bulunuyor ancak herhangi bir bağlayıcılığı yok. Oysa ki sera gazı emisyonlarının azaltılabilmesi için uluslararası düzeyde bağlayıcılığı olacak bir anlaşmaya ihtiyaç var. BMİDÇS’nin bir protokolü niteliğindeki Kyoto protokolü de bu ihtiyaçtan doğuyor. 1997 yılında hayata geçen Kyoto protokolü ile, başta AB ve OECD ülkeleri olmak üzere 37 gelişmiş ülke emisyonlarını azaltma yönünde bağlayıcı yükümlülükler üstleniyorlar.
Bu ülkeler 1990 yılına oranla 2012 yılına kadar emisyonlarını ortalama olarak % 5 oranında azaltma taahhüdünde bulunuyorlar. Hedef atmosferdeki CO2 yoğunluğunun 450 ppm’in üstüne ve dolayısıyla ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin üstüne çıkmasını engellemek. Bugün gelinen noktada ise yıllık küresel seragazı emisyonlar 50 Gigaton seviyesine ulaşmış olup, önlem alınmadığı takdirde 2050 yılında 70 gigaton seviyesine çıkacak ve ortalama sıcaklıklardaki artışın kritik eşik olarak kabul edilen 2 derecenin üstünde olması engellenemeyecek.

Kyoto’nun nesi eksik ?
Dolayısıyla Kyoto Protokolü’nün küresel emisyonlardaki artışı engellemekte yetersiz kaldığı görülüyor. Kopenhag’da müzakereye açılacak olan ve 2012 sonrasını düzenleyecek yeni anlaşma ile Kyoto ile elde edilen kazanımların ötesine geçilmesi ve Kyoto’nun belli başlı eksikliklerinin giderilmesi hedefleniyor. Nedir bunlar? Öncelikle Kyoto protokolüne taraf olmayan ABD, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin bu kez sera gazı emisyonlarını azaltmalarını sağlayacak yükümlülükler üstlenmeleri isteniyor.
Küresel düzeyde sera gazı emisyonlarını azaltmayı öngören bir düzenlemenin, en büyük emisyon kaynağı olan ve küresel emisyonların % 41’ini gerçekleştiren ilk iki ülkeyi (Çin ve ABD) kapsam dışı bırakmasının, bu mücadelenin etkinliğini gölgelediği bilinmekte. Kyoto müzakere edilirken bu iki ülke de bağlayıcı yükümlülük almaktan kaçınmış hatta ABD, Kyoto’ya imza atmakla beraber anlaşmayı onaylamamıştı.
Yeni anlaşma ile, ABD’nin de içinde bulunduğu gelişmiş ülkelerin 2020 yılına kadar emisyonlarını kaydadeğer biçimde azaltmaları ve bu yönde taahhütte bulunmaları isteniyor. Çin ve Hindistan gibi gelişme yolundaki ülkelerin ise 2050 yılına kadarki dönemde emisyonlarına kısıtlayacak bir yol haritasına imza atmaları bekleniyor. Buna karşılık gelişme yolundaki ülkelerin hedefi ise, üstlenecekleri emisyon azaltım yükümlülüklerine yerine getirmek için yürürlüğe koyacakları uyum stratejilerinin ve buna bağlı maliyetlerin en azından bir kısmının gelişmiş ülkelerin ve uluslararası kuruluşların oluşturacakları ve senede 100 milyar dolar dağıtabilecek bir fon vasıtasıyla karşılanması. Dolayısıyla bu ülkelerin Kopenhag’dan beklentisi böyle bir fonun oluşturulması. Nihayet yeni anlaşmanın, taraf ülkelerce verilen taahhütlerin yerine getirilip getirilmediğinin şeffaf biçimde denetleneceği bir kurumsal yapıyı da oluşturması hedefleniyor.

Kopenhag’da uzlaşma olacak mı ?
Bundan birkaç gün öncesine kadar, Kopenhag’da iddialı bir anlaşma metni üzerinde uzlaşma sağlanmasına uzak bir ihtimal olarak bakılıyordu. Zira başta AB ve Japonya’nın açıklamış olduğu emisyon kısıtlamalarına yönelik hedefler bulunmasına rağmen (AB, 1990 yılı seviyesine oranla 2020 yılında emisyonlarını % 20 oranında azaltacağını, diğer ülkelerin de bu iradeyi sergilemeleri durumunda azaltım oranını % 30’a çıkarabileceğini ifade ederken, Japonya da % 25’lik bir azaltım taahhüdüne bulunmuştu), ABD ve Çin’in kararsızlığı Kopenhag’daki müzakerelerde istenilen neticenin elde edilememesi ihtimalini güçlendiriyordu. Ancak geçen hafta bu iki ülkeden de birbiri ardına gayet kritik açıklamalar geldi. Önce Başkan Obama, Kopenhag’daki zirveye katılarak ABD’nin 2020 yılında 2005 yılına oranla sera gazı emisyonlarının % 17 oranında azaltacağı taahhüdünde bulunacağını açıkladı. Obama, ABD’nin indirimlerinin 2025’de % 30, 2030’da % 42 ve 2050’de % 83 seviyesini bulacağını ifade etti. Bu açıklama, uluslararası toplum tarafından büyük memnuniyetle karşılandı.
Zira ilk defa olarak, ABD sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik bağlayıcılığı olan uluslararası bir düzenleme içinde yer alacağını söylüyordu. Üstelik Obama bunu ABD içi emisyonların azaltılmasını öngören bir yasa tasarısı hâlâ Kongre’de müzakere edilirken ve de dolayısıyla bu alanda net bir yetkisi olmamasına rağmen yapıyordu.
ABD’nin ardından gene kritik bir açıklama da Çin’den geldi. Çin devlet başkanı Jintao, ülkesinin enerji verimliliğini artırarak 2020 yılına kadar üretimin karbon yoğunluğunu veya başka bir deyişle bir birim üretim için harcanan karbon miktarını % 40-45 azaltacağı taahhüdünde bulundu. Uluslararası Enerji Ajansı başekonomisti Fatih Birol’a göre Çin’in bu girişimi , ortalama sıcaklık artışının 2 santigrat derece sınırında tutulabilmesi için 2050 yılına kadar küresel düzeyde yapılması gereken ve 3.8 gigatonluk karbondiokside tekabül eden % 50 oranındaki emisyon azaltımının dörtte birini tek başına karşılıyor. 
Sonuç olarak Kopenhag’daki toplantının başlamasından birkaç gün önce gelen bu açıklamalar bir anda ümitlerin yeşermesine yol açmış durumda. 

Sinan Ülgen: Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) başkanı

YARIN : Kopenhag’da Türkiye’den beklentiler