Kadınlar özgürlük ve barışın izinde

Kadınlar özgürlük ve barışın izinde
Kadınlar özgürlük ve barışın izinde
Muhtemel bir İslam devrimi sırasında kadınlar ne yapacak? İran İslam Cumhuriyeti deneyimi bir model olabilir mi? Kadınlar ve İslam Uyanışı toplantısında 80 ülkeden kadınlar bunları tartıştı
Haber: AYÇA ÖRER / Arşivi

“Ve accil ferecahü...” Bana bu duayı tane tane ezberletiyor rehberim Fatima Settari. İki buçuk yaşındaki çocuğunu sünnet ettirip bırakarak bize rehberlik etmeye gelmiş. Üniversitede psikoloji bölümünde öğretim görevlisi. Fatima’nın bana bellettirmeye çalıştığı, İran’ı etkisi altına alan dua. Nereye gitseniz kulağınıza çalınıyor, sosyal statü ve mesleğe bakmaksızın herkesten duyuluyor. Öyle ki, çarşı pazardan sonra devletin en üst kademesinin dilinden, Ahmedinecad’dan da duyacağız. “Mehdi bir an önce gelsin, dünyada İslam’ın hâkim olduğu, ferah ve barış dönemi başlasın” demek olan bu cümle, 80 ülkeden 1200 kadının ortak beklentisi aslında.

Ne koşulda olursa olsun, kendi ülkelerinde farklı deneyim imbiklerinden süzülen kadınlar, bir İslam uyanışıyla beraber kalkınmak istiyor. Batı’nın dilinde ‘Arap Baharı’ olarak anılan sürece ‘İslam Uyanışı’ diyorlar ve bu hepsi için hayati bir önemde. Bahsedilen durup dururken gelip her şeyi düzeltecek bir kurtarıcı değil aslında, hep beraber çalışmak ve o kurtarıcı geldiğinde İslam dünyasını onu karşılamaya hazır hale getirmek isteği. Mesele derin, deneyim kıymetli. Pakistan’dan gelen Tasleem Akhtar da, Bosna’dan Srebrenitsa’nın acısını İslam pratikleriyle azaltmak isteyen Samira da “Nasıl” sorusu ekseninde buluşuyor.

Batı perspektifiyle düşünen kadınlara kısıtlayıcı ve yetersiz gelen İran modelinin Müslüman kadınlar için taşıdığı kıymet, sorgulanmaya değer. “Her şeyin evde ve ailede başladığı” kabulü artık farklı ülkelerde erkeklerle beraber devrim coşkusunu sokağa taşıyan kadınları avutmazken, İran’da kadınların yüzde 65’inin lisanslı sporcu olduğu, üniversiteye gidiş oranın yüzde 70’i bulduğu, özel park, bahçe ve kültür merkezlerinin kurulduğu, Tahran sokakları boyunca Humeyni’nin kadının devrimdeki yerine dair sözlerinin asıldığı parantezini açmak gerek.

‘Bize bir yol gösterin’
Konferansın ikinci günü Ayetullah Hamaney’in kadınları kabulüyle başlıyor. Sudan’dan gelen delege Hamaney’e seslenirken İran’dan beklentisini özetliyor: “Siz bize yol göstermek için çağrıldınız. Lütfen bu İslam pratiğini bizimle paylaşın. Eve kapatıldığımız, toplumsal hayat dışına itildiğimiz bir modelde yaşamak istemiyoruz.” 10 kadının her biri 15 dakika süren konuşmalarını sandalye üzerinde sabırla dinleyen Hamaney, konuşmasının sonunda yaptığı vurguda bu soru işaretinin altını çiziyor; “100 yıldır Müslüman kadınlara Batı modeli örnek sunuluyor. Özgür müsünüz?” Konuşmanın bu noktasında tekbir sesleri.

Bu kırılma noktası henüz Batılı normlarda bir hayata hiç kavuşamamış Müslüman ülkeler için değilse de, sonradan Müslüman olan ya da Batı içinde Müslüman bir coğrafyada kalan kadınlar için önemli. Bosna’dan gelen Elvira’yla sohbetimiz bu çelişki üzerine kilitleniyor: “Batı bize özgürlük diye bir paket sundu, kadınlığımızı, hayatımızı, değerlerimizi aldı. Biz bu kadınlar gibi evde oturmuyoruz ama sokakta da mutlu değiliz.”

Yemen’den gelen 34 yaşındaki aktivist Amin de sokaklara çıkmalarının üzerinden bir yıl geçmeden yine evlerine geri dönmelerinin mahsunluğunu unutamamış: “Yemen’de devrimden sonra hayat yine kadınlar için eskiye döndü. İslam’ın birleştirici çatısı bu pratikler içinde kayboluyor. Asr-ı Saadet’te sağlanan özgürlüklerin onda biri bile bize nefes aldırır, dünyayı bambaşka bir yere götürür.”

“Peki, nasıl oluyor da, Mısır’da Tahrir Meydanı’nı dolduran kadınlar yeniden evlerine dönüyor?” Bu sorunun yanıtını Tunus’tan sosyolog Suad versin: “Kadınların kapalı kapılar ardında yaşadıkları dertler ancak erkeklerinkiyle birleşince biz de sokağa çıkabildik. İstediğimiz özgürlük ortaktı ama bizim özgürlüğe daha fazla ihtiyacımız var.”

“Benim ümmetimin gözü yaşlıdır der Peygamberimiz.” Yaşanan sıkıntıları bu hadise bağlayan Azerbaycan’dan Gültekin 44 yaşında. Kız çocuklarının başörtüsüyle okula gitmesi için mücadele veriyor ve iki oğlu olduğu için kendini şanslı sayanlardan. “Eğer kızım olsaydı her şey çok zor olurdu. Kızların okuması için aileler öğretmen tuttu. Evlerimiz basıldı, nüfuzlu insanları tutukladılar.”

Kadınlar parkının sakinleri
Bu kadınların İran’ını görmek için sokağa çıkmak gerek. İran’da çadorun etkinliği azalalı nicedir. Tahran 24 saat yaşayan bir şehir ve bu şehrin devinimi kadınları dışına itmiyor. Parklar, kütüphaneler, spor salonları.. Kadın paraşütçüler, milli sporcular, tiyatrocular, sinemacılar, yazarlar... Şehri baştan aşağı süsleyen minyatürlerdeki kadın figürleri... Evet, bu şehirde sahici bir kadın dokunuşu var. Kadın taksileriyle karşılaşınca insan hemen “İşte harem/ selamlık” diye düşünüyor. Oysa gerçek farklı. Kadın taksicilere, kadın sürücülere iş imkânı yaratmak için kurulmuş bir şirkete ait. Kadınlar da erkekler de binebiliyor.

İlk günden beri adını duyduğum Kadınlar Parkı, Tahran’ın ortasında çok geniş bir alan üzerine kurulmuş ve yalnızca kadınların geldiği, istedikleri gibi giyinip, spor yaptıkları bir yer. Burada başı açmak serbest. Bunu yapan da var, yapmayan da. Tahran’ın birçok yerinde olduğu gibi, burada da fotoğraf çekmek sakıncalı. Kadınlarda bu sıra en moda olan şey burun ameliyatlarıymış. Kemerli burunlarını düzelttirenleri, dövme kaş yaptıranlar izliyor. Bu iki modanın etkisiyle sokaklar burnu bandajlı ve simsiyah kaşlı kadınlarla dolu.

Peki, biz hangi özgürlüğü tartışıyoruz? Bu sorunun İran’da insanın kafasını kurcalamaması imkânsız. Başörtüsü yasağının sürdüğü Türkiye’deki kadınların özgürlüğünü mü, başörtüsünün zorunlu olduğu İran’daki kadınların özgürlüğünü mü? Mesela sosyal hayatta bu kadar güçlü olan İran kadınlarının bu hakları “Yangında ilk kurtarılacaklar” arasında mı sorusu belirsiz. Ya da kadınlara daha çok özgürlük vaat eden muhalif lider Mir Hüseyin Musevi nerede, onu da bilmiyoruz...

Tahran’dan ayrılmadan önceki son durağım Beheşti Zehra. İran-Irak savaşında ölenlerin yattığı bu yer ziyaretçilerle dolu. Savaş sırasında her evden bir kişinin öldüğü düşünülünce, kadınların durduğu noktanın önemi daha çok anlaşılıyor. İran’da devrimden sonra erkeklerin yokluğunu omuzlayan kadınlar, şimdi hayat normale döndüğünde kaybettiklerinin yasını tutmaya devam ediyor. Belki de hayat onlar için İran’ın devrim öncesi en önemli şairlerinden biri olan Furuğ Ferruhzad’ın dediği gibi, “Sen hiç düşünme en iyisi/ Beni ve harlanan acımı/ Ben acıdan yakınmam/ Ben yalazdan yanmam.”

Suriye’den temsilci yoktu
İran hükümetinin çağrısıyla düzenlenen “Kadınlar ve İslami Uyanış: Roller ve Değişim” toplantısı 10-11 Temmuz’da Tahran’da gerçekleşti. Özellikle Arap Baharı’nı yaşayan ülkeler başta olmak üzere 80 ülkeden farklı statü ve sorumluluklarda 1200 kadının katıldığı toplantıda Suriye temsil edilmedi. İki gün boyunca süren oturumlarda kadınların İslam dünyası içindeki yeri; sosyal alandaki statüsü ve temsiliyeti; aile içinde kadının rolü; çalışma hayatındaki sorumlulukları ve İslami yaşam modellerinin kadın hayatına etkisi konuları tartışıldı.

‘Başörtüsü sizdeki gibi bir sorun değil’
İran’da kadınların kıyafetlerinin üzerine aldığı ‘çador’ zorunlu bir giysi olmaktan çıkmış. Cami, türbe gibi yerlere girerken zorunlu, bu sayede ben de bir kez denemiş oluyorum. Sürekli bir elle tutmak gerektiği için, bir yerden sonra her şey birbirine giriyor, elim ayağıma dolanıyor. “Çador giymeseniz ne olur?” sorumun muhatabı, “İran’da şiirler kadınları konuşur. Kadınlar çok kıymetlidir. İmam Humeyni kendi çayını kendi kalkar alırmış, biliyor musunuz?” diyor. Diretiyorum: “Peki, şimdi çador olmasa, başörtüsü olmasa olmaz mı?” “Olur ama olsa ne olur? Bizim için başörtüsü sizde olduğu gibi bir sorun değil. Bizim kızlarımız başlarını örtüyorlar ama sizden daha çok okuyorlar, daha çok sosyal alanda faaliyet gösteriyorlar. Bugün İran’da evde oturmak isteyen bir kız bulamazsınız.”