Kaide, PKK ve AB projesi

11 Eylül saldırıları Batılı devletlerin dünyadaki öncülerini yeniden belirlemelerine neden oldu. Siyasetbilim, dünyanın gidişatının ne yönde olacağı tartışmalarıyla meşgulken ve...
Haber: ÖNDER AYTAÇ / Arşivi
EMRULLAH USLU / Arşivi

11 Eylül saldırıları Batılı devletlerin dünyadaki öncülerini yeniden belirlemelerine neden oldu. Siyasetbilim, dünyanın gidişatının ne yönde olacağı tartışmalarıyla meşgulken ve terör opsiyonlar arasında bile yokken 11 Eylül saldırıları Batı dünyasını hazırlıksız yakaladı ve bu dünyada derin bir huzursuzluk yarattı.
Huzursuzluğun bu kadar derin olmasının nedeni kuşkusuz terör saldırılarındaki belirsizlikten kaynaklanmaktadır; zira Batı medeniyeti öngörülebilirlik, tahmin edilebilirlik üzerine kurulu pozitivist bir medeniyettir. Terör trendinin öngörülebilirliğinin olmaması ve çözüm için şimdiye kadar öne sürülen teorilerin bizzat New York ve Londra saldırılarıyla iflas etmeleri Batı entelektüelini derinlemesine huzursuz etmeye devam etmektedir. Bu noktada Amerika Birleşik Devletleri'nin geliştirdiği Genişletilmiş Ortadoğu Stratejisi devreye girmektedir ki stratejinin amacı İslam dünyası içinde 'umut adacıkları' oluşturarak, Batılılar ve daha çok da kendi diktatörleri tarafından aşağılanmış, umutsuzlaştırılmış böylece radikalleşmiş ve radikalleşmekte olan Müslüman halklara umut yolu göstererek terörün ve yükselen radikal İslam'ın önünü almaktır.
'Umut adacığı' nedir ve ABD'ye nasıl bir artı değer sağlayacaktır?
ABD, İslam dünyasındaki radikal İslam'ın ve vahabi/selefi inancının yükselişinin temellerinin sosyal/siyasal huzursuzlukta olduğunun bilincinde. Bu huzursuzluğun kaynağının da bizzat Soğuk Savaş döneminde bel bağladığı bölgedeki diktatör yöneticiler ve onların yönetim şekilleri olduğunun da farkında. Ancak, ABD'nin ekonomik çıkarları ve bu ülkelerdeki alternatifsizlik nedeniyle ABD bir diktatörün yerine başka birini getirememektedir ve üstelik getirse bile bunun yükselen radikal İslam'ın önünü alamayacağını bilmektedir. Zira radikal İslam bölgede atardamara yerleşmiş halkın huzursuzluğunu mobilize eder hale gelmiştir.
İşte bu noktada ABD, radikal İslam'ın önünü almak için 'umut adacıkları' arayışına girmiş ve bu arayışı da Türk ve Malezya modellerinde bulmuştur. Bu model kuşkusuz, açık pazar, katılımcı demokrasi ve ılımlı Müslüman modellerinin bir bütünüdür. Her faktörün bir diğerini tetiklediği ve sonuç olarak daha ılımlı ve dünya ile barışık Müslümanların ortaya çıktığı Türkiye modelidir bu umut adacığı. Adacığı geliştirme modeli iki esasa dayanır: bir yandan örnek adacıkları (Türkiye, Malezya) gösterip onlar üzerinden umut pompalarken, diğer yandan da gerektiğinde zor kullanarak demokrasi ve serbest pazarı özendirici girişimlerde bulunmak (ikinci yöntemin ne kadar işler olduğu Irak örneğinde tartışılır olsa bile bu henüz masadan kalkmış bir opsiyon değildir).
Türkiye kuşkulu
Öte yandan, Müslüman toplumlardaki artan Batı karşıtlığını ve Batı toplumlarında artan İslam karşıtlığını tolere etmenin yolu da Türkiye'yi Batı'ya doğru iteklemekten geçmektedir. Bu yöntemle ABD, Batı medeniyetinin din temeli üzerine değil, demokrasi ve insan hakları üzerine kurulu bir medeniyet olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Böylece Batı ve İslam toplumları (devletleri değil) arasında doğabilecek, güvensizliği, kini, nefreti en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Ancak Türkiye'deki iç denge dinamikleri ABD'nin bu planına bilinen refleksler nedeniyle kuşku ile bakmaktadır.
AB, ABD'nin haklılığını anladı
Londra bombalarının patlamasından sonra İngilizlerin, İslam ile terör arasına çizgi çekme girişimlerini bu ülkedeki Müslüman toplum ile diğer toplumlar arasındaki gerilimi azaltma şeklinde yorumlayabiliriz ki ABD'nin Turkiye'yi Batı'ya doğru iteklerkenki amacı, İngilizlerin Londra özelinde ortaya koyduğu bu perspektifin global düzeyde alıcı bulmasını sağlamaktır. Bu nedenle El Kaide örgütünün patlattığı her bomba Türkiye'yi biraz daha önemli kılmakta, biraz daha Batı'ya doğru itmektedir. (11 Eylül saldırısı Türk ekonomisine IMF kredisi açılmasının ana nedenlerinden biriydi, İstanbul bombaları El Kaide'nin varlığına kuşkuyla bakan Türkiye'deki İslamcı çevrelerin bakış açısı-nı değiştirerek, bu örgüt ve radikal İslam ile aralarına çizgi çekmelerini sağladı, Londra bombaları ise AB ülkelerine ABD'nin Türkiye vizyonunun haklı olabileceğini gösterdi.)
Öbür yandan, son zamanlarda tırmanışa geçen PKK terörü açısından bakıldığında, PKK terör eylemlerinin de Türkiye'nin AB ilişkileriyle doğrudan ilişkili olduğu görülecektir. AB sürecinde gelişen yeni ortamda AB sürecinin sivil toplum örgütlerini önemsemesi ve bu örgütlere destek olması nedeniyle bölgede PKK'nın kontrolü dışında da yeni sivil toplum girişimleri olması, PKK'yı endişelendirdi. Bu nedenle 11 Eylül sürecinin de ektisiyle PKK kendisini feshederek yeni örgütlenmeler, (Kadek, Kongra-Gel) şeklinde örgütlendiyse de bu orgütlerin de ABD ve AB terör listelerine alınması, örgütü, gücünü kaybetme korkusu ile karşı karşıya getirdi. Bu süreç içerisinde örgüt taban da kaybettiğinden yeniden örgütlenme bağlamında Özgür Kadın, Özgür Genç gibi örgütler oluşturduysa da bu da çözüm olmadı. Böylece PKK silahla kazandığı gücü sivil alanda kaybedeceğini anlayınca yeniden silaha sarılarak bölgedeki otoritesini yeniden kurma girişimine başladı. Bunun ilk adımı olarak da muhalifleri infaz olarak gördük.
Örgüt yayınları iyi incelendiğinde görüleceği gibi örgütün silaha sarılmasının ikinci ana nedeni 11 Eylül ve AB sürecinin etkisiyle örgüt içindeki kopuşlardı. Örgüt yayınlarının sürekli üzerinde durduğu iki konudan biri 'uluslararası komplo' (Abdullah Öcalan'ın tutuklanması), diğeri de 'hainler' (Osman Öcalan ve örgütün Avrupa kanadından önemli isimlerin örgütten ayrılması) konusudur. Aslında birbiriyle bağlantılı olan bu iki konuda özellikle geçen bir yıl süre içerisinde örgütte meydana gelen önemli kopuşlar ile örgüt Avrupa'daki önde gelen militanlarını kaybetti.
Abdullah Öcalan bütün hamlelerine rağmen beklediği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının kendisini kurtaracak bir umut doğurmaması ve bu kararın AİHM kararlarının yerine getirilmesini denetlemekten sorumlu Delegeler Komitesi'nin davayı görüşmeyi ekim ayından sonra ele alınmaya başlamasına karar vermesi (3 Ekim'de AB görüşmeleri başlayacak) ve AİHM'nin Öcalan ile ilgili aldığı kararın Delegeler Komitesi'nde görüşülmesinin, iki yıldan önce tamamlanamayacağı beklentisi, Öcalan'ı 'Örgüt bu süre içinde iyice dağılır' paniğine itti.
Bunlara bir de AB, Türkiye temsilcisi Hans Jörg Kretschmer'in ve değişik AB ülke büyükelçilerinin Kürt siyasetçilerine yönelik olarak 'Öcalan'a mesafeli durun' açıklamaları eklenince, Öcalan, Avrupa ülkelerinden, insan hakları eleştirisi bağlamı ile de olsa gördüğü eski desteğin artık daha da zayıflayacağını ve Türkiye'nin AB yolunda attığı adımların bu desteği ileride daha da zayıflatacağını gördüğünden yeni yollar arayışına girdi.
PKK tek temsilci olmak istiyor
11 Eylül sonrası konjonktürde ABD ve AB kamuoylarındaki teröre karşı bakıştaki değişimin farkında olan Öcalan, buralarda eskisi kadar etkin olamayacağını görünce ve bununla ilişkili olarak örgüt Avrupa'daki eski kadrosundan önemli isimleri de kaybedince yönünü tamamen Türkiye'nin içine yöneltti ve 'Türkiye, Kürt sorununu halletmeden AB'ye giremez, eğer ben Kürtlerin tek temsilcisi olursam, diğer sivil örgütleri yok edersem, Türkiye beni muhatap almak zorunda kalacaktır' önermesi üzerine yeniden terör eylemine başvurma kararı aldı. Buradaki amaç 'AB projeni tehlikeye atarım' tehdidi ile tamamen mutatap alınma ve örgütün bölgedeki gücünü koruma düşüncesidir.
Örneğin Kretschmer'in açıklamalarına örgütün elebaşılarından Murat Karayılan, 'Kürt sorunu ile PKK'yi ve Abdullah Öcalan'ı ayırmanın çözümü yokuşa sürmek olduğunu' iddia ederek 'PKK'dan vazgeçin, Apo'dan vazgeçin demek, teslim olun, köleliği kabul edin anlamına geliyor' şeklinde tepki verdi. Karayılan, Kürt halkının Öcalan ve PKK ile kimliğini bulduğunu ('Tek temsilci benim' demek istiyor) iddia ederek, "Şimdi böyle bir gerçekliği göz önünde bulundurmadan, işte mesafe koyun, uzak durun ve karşı çıkın demek, yani ikiye bölünün birbirinize girin demektir. İç çatışmaları geliştirin anlamına gelmektedir. Kaldı ki böyle bir olasılık da yok, çünkü bunun dışında bir güç yoktur ama bu bir tasfiye şeklidir, gelişimidir" tepkisini göstermekte.
Aynı kaygıları PKK'nın eylemleri yeniden başlatmasına ilişkin yayımladığı 11 maddelik bildirisinde de görmekteyiz. Bu bildirinin 5. maddesi: "PKK kendi ideolojik, felsefi ve siyasal çizgisini etkili kılmak için yoğun çaba gösterir..."; 7. maddesi: "PKK, ...parti çizgisini hâkim kılmayı başarının esası olarak görür, bu çerçevede HPG'nin üstlenmiş olduğu rolün gereklerini yerine getirmesi için çalışır. ...amaçtan kopuk, yozlaşmış şiddet temelinde ele alan çeteci anlayışlar ile meşru savunma çizgisinin önemini yadsıyan, özünden boşaltan ve inkârcı yaklaşan tutumları mahkûm eder"; yine aynı bildirinin 9. maddesi: "Günümüz siyasi koşullarını ve mücadele durumunu değerlendiren PKK, ...devlet tarafından önderlikle siyasi diyaloğa geçilene kadar meşru savunma temelinde aktif mücadele içerisinde olunmasını, ...en temel evrensel hak olarak görür" denilerek aslında AB sürecinde en büyük zararı PKK'nın göreceğini gördüklerinden bu süreç başlamadan veya müzakereler devam ederken muhatap alınmak istenmektedir.
Yanlış bir analiz
Böylece hem aşırı AB taraftarları hem de terörden bıkmış halk kitlelerinden devlet yönetimine baskılar geleceğini de ummak-tadır. Yoksa bugünlerde birçok analizde iddia edildiği gibi Avrupa birliği sürecinde kabul edilen yeni liberal yasaların güvenlik güçlerinin elini zayıflattığından dolayı PKK terör eylemlerine başlamamıştır. Örgütün mayınla araç patlatma potansiyeli hep vardı, ancak bunu neden şimdi kullandığı sorusunun yanıtı, örgütün altından kayan zeminde tutunacak dal ve muhatap arayışında yatmaktadır.
Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da, PKK, ABD'nin Kuzey Irak'ta kendisine bir şey yapamayacagığı/yapmayacağını görmüştür ve bundan cesaret alarak Türkiye'yi AB sürecinde köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, real politiğin acı gerçeği olarak Türkiye'nin AB yolculuğunda önemli kilometre taşları olarak uluslararası ve etnik terörün belirleyiciliği etkin rol oynayacak. Tabii ki terörün doğurduğu bu koşulların iç politik dengelerden bağımsız olduğu düşünülemez. Türkiye'yi yönetenler ve karar verme mekanizmasında etkin olan güçler trendi iyi okuyup efektif politikalar geliştirebilirlerse Türkiye'nin hem terör sorununu çözmesi hem de AB içindeki yerini alması çok zor olasılıklar değildir.
Önder Aytaç: Polis Akademisi öğretim üyesi
Emrullah Uslu: Utah Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi