Karşı bildiride tuzaklar

Türkler, AB ilkelerine uyum sağlayacaklarına, Avrupa'nın Türk çıkarlarına uyum sağlamasını talep ediyor.
AB'nin Türkleri şımartmış olduğu bir gerçek;
Haber: Stavros Lİgeros / Arşivi

Türkler, AB ilkelerine uyum sağlayacaklarına, Avrupa'nın Türk çıkarlarına uyum sağlamasını talep ediyor.
AB'nin Türkleri şımartmış olduğu bir gerçek; AB, şimdiye kadar, yerine getirilmesi gereken kriterlerde indirim yapılmasını kabul ederek, Türkiye ile ilişkilerinin statüsünü yükseltiyordu. '15'ler tarafından Türkiye'ye
aday ülke statüsü verildi. '25'ler de üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı; Türkiye'den Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkisi hakkında isteyebileceklerinin asgarisini isteyerek. Şart olarak, 10 yeni AB üyesi ülkeyle Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün imzalanması kondu.
Erdoğan hükümeti de Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmayacağına ilişkin tek taraflı bir deklarasyon ekleyerek, protokolü imzaladı. Bu deklarasyon '25'ler için tahrik; bu nedenle de karşı deklarasyonla tepki gösterme kararı aldılar.
Geçen aralıkta alınan kararın, Lefkoşa'ya müzakerelerde AB'deki olumlu ortamdan yeterince yararlanmasına izin vermeyen bir ağırlık oluşturduğu bir gerçek. O dönemde, ne Lefkoşa ne de Atina, en azından ek protokolün tam olarak uygulanmasının da müzakere öncesi şart olarak konulmasının gerekli olduğu üzerinde ısrar etmişti. Sonunda, büyük olasılıkla müzakereler başladığında Gümrük Birliği yürürlüğe konmamış olacak.
Çerçeve hâlâ elde
Tabii, '25'ler arasında Ankara'nın müzakere çerçevesine ilişkin karar da hâlâ askıda tutuluyor. Lefkoşa, taleplerinin bu çerçeveye dahil edilmesini isteyebilir. Bu yönde Lefkoşa'nın yanında büyük olasılıkla, Türkiye'nin üyelik yönelimine engel koymak isteyen Fransa ve diğer bazı üye ülkeler
duracak. Sadece Gümrük Birliği'nin uygulanması için değil, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması için de bir zaman çizelgesinin benimsenmesi, ulaşılabilir, gerçekçi bir hedef.
Aslında bu konularla ilgili AB içindeki tartışma başlamış bulunuyor.
'25'lerin biçimlemeye çalıştığı açıklama bir bakıma her iki konuya da değiniyor. Atina ve Lefkoşa ilk baştan çıtayı alçaklara yerleştirmekle, aslında Ankara'ya yönelik Avrupa tutumunun çerçevesini belirlemiş oldu. Paris'in daha ileriye gidip gitmeyeceği bilinmiyor. Ancak 'kraldan daha kralcı' olması için fazla marjları da yok.
Durum öyle bir noktaya vardı ki, müzakere konusu oluşturmakta olan '25'lerin deklarasyonundaki nihai ifadeler kritik önem taşıyor. Büyük bir olasılıkla söz konusu deklarasyon, Fransız tarafının önerdiği
gibi, müzakere çerçevesinin bünyesine katılacak. Deklarasyondaki dezavantajı sadece muğlak ifadeler oluşturmuyor, en azından üç tuzak nokta var. Şöyle deniliyor:
1. "AB, Türkiye'nin, başarılması mümkün olduğunda bütün AB üyesi ülkelerle ilişkilerinin de jure düzene sokulmasına verdiği önemin altını çizer." Tanıma şeklindeki net terimin yerine düzene sokma gibi muğlak bir terimin kullanılması tesadüfi değil. Fakat, bundan da daha tehlikeli olan cümle, 'başarılması mümkün olduğunda' cümleciği. AB Dönem Başkanlığı konuyu belirsiz bir geleceğe kadar uzatmakla kalmıyor, dolaylı biçimde, Ankara'nın, Kıbrıs sorununun çözülmesinden sonra Kıbrıs'ı tanıyacağı yollu tezini kabul ettirmeye çalışıyor. Türkler, zaten 'sadece o zaman
başarılabileceğini' açıklamış bulunuyorlar!
2. "AB, Türkiye AB'ye karşı konvansiyonel yükümlülüklerini yerine getirmedikçe, bu yükümlülüklerle ilgili bölümler üzerinde müzakereler başlayamaz". Tuzak 'ilgili' kelimesinde bulunuyor. Bu noktada ne deniliyor? Ankara, liman ve havaalanlarına Kıbrıs gemi ve uçaklarını kabul etmeyi reddetmeye devam ederse bunun maliyeti önemsiz olacak; ulaştırmayla ilgili bölümler üzerinde müzakere başlamayacak. Ancak, üyelik müzakerelerinin 31 bölümden ibaret olması, müzakerelerin de 15 yıl sürmesi öngörüldüğüne göre, Ankara, Gümrük Birliği'ni rahatça Kıbrıs yönünde yıllarca uygulamayabilecek. 'İlgili bölümler' üzerindeki müzakereleri sona bırakmasının herhangi bir maliyeti olmayacak.
3. "AB, Türkiye'nin, BM Genel Sekreteri'nin kapsamlı bir çözüm için çabalarını destekleme yönündeki açıklamasıyla taahhüt altına girmiş olduğunun altını çizer. Britanya diplomasisi sadece Ankara'yı övmekle kalmıyor, dolaylı biçimde Ankara'yı, dengeli bir çözüm amaçlayan yapıcı taraf olarak göstermeye de çalışıyor!
Londra'nın niyeti belli. Ancak, asıl sorun Britanya çelmeleri değil, Lefkoşa'nın, özellikle de Atina'nın, Fransa'nın tutumunun yarattığı olumlu ortamda, direnmek yönünde siyasi iradeye sahip olup olmamasıyla ilgili. Yetkili bir kaynağa göre, Kıbrıs tarafı her üç noktanın değişmesini istedi. Ancak, Molivyatis'in açıklamasından, Atina'nın ciddi değişikliklerin yapılması için mücadele etmek niyetinde olmadığı belli oluyor. Yunan bakan, Yunanistan'ın temel amaçlarının bu taslakta var olduğunu söyledi, ancak metnin üzerinde bazı değişikliklerin yapılmasının da gerekli olduğunu sözlerine ilave etti. Ümit ettiğimiz tek şey, deneyimli diplomat tarafından verilen mesajın herkesin algıladığı gibi birinci cümleyle ilgili değil de, ikinci cümleyle ilgili olması.
Ankara blöf yapıyor
Ancak, '25'lerin açıklaması Türkiye'ye sadece bir nefes almayı sağlayacak. Tezleri uzun zaman dayanamaz. Durum öyle gelişiyor ki, yakında acı bir ikilemle karşı karşıya gelecek Ankara; ya Avrupa yönelimini durdurtacak ya da Kıbrıs konusuna ilişkin temel stratejisini gözden geçirecek. Bugün, Türkiye bilinen aslan kesilme taktiğini uygulayarak, Kıbrıs için şartların konması durumunda AB'ye üye olma hedefinden kesinlikle vazgeçmekle tehdit ediyor. Ancak, Türkiye için ne vazgeçmek ne de Kıbrıs konusunda geriye doğru adım atmak kolay değil. Ankara'nın çıkmazdan kurtulması için tek yol, işine gelen Annan Planı temelinde en kısa zamanda bir çözümün bulunması. Durum böyleyken, BM'nin yakında yeni bir girişimi üstlendiğini görmemiz olası.
ABD ve Britanya Türk üyeliğinin acenteliğini yaptıkları için Genel Sekreteri ikna etmeyi de bilirler. Kritik soru, Rum liderliğinin, toplumlararası müzakerelerde 'ne istediğini' netleştirip netleştirmediği. Kıbrıs Rum liderliği hazır değilse, toplumlararası müzakereler yoğun baskı, hatta kaba şantaj alanına dönüşecek.
(Yunan gazetesi Kathimerini, 4 Eylül 2005)