Kaybeden Türkiye olur

Bu yılın başında Fransa'nın siyaset ve sanayi seçkinleri arasında kendi çapımda küçük bir anket yaptım. Bu gayri bilimsel araştırmanın konusu, iktidardaki merkez sağ UMP'nin lideri, 2007'deki başkanlık seçimlerinin muhtemel adayı ve Chirac'ın can düşmanı Nicholas Sarkozy'ydi.
Haber: Philip Stephens / Arşivi

Bu yılın başında Fransa'nın siyaset ve sanayi seçkinleri arasında kendi çapımda küçük bir anket yaptım. Bu gayri bilimsel araştırmanın konusu, iktidardaki merkez sağ UMP'nin lideri, 2007'deki başkanlık seçimlerinin muhtemel adayı ve Chirac'ın can düşmanı Nicholas Sarkozy'ydi. Sarkozy'nin performansına dair o gün söylenenler, bir yabancı için, bugün Fransa'nın Avrupa Anayasası referandumu konusunda yaşadığı kafa karışıklığının kusursuz bir ifadesi niteliğindeydi.
Sarkozy'yi de Versailles'ın yaldızlı ihtişamı içinde dinledim; sonradan Fransa başbakanı olacak Georges Clemenceau'nun, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, 1918'de Almanlara teslim şartlarını dikte ettirdiği odada. O eşsiz Fransız tarzıyla, öyle bir ortam vardı ki, neredeyse Woodrow Wilson ve Lloyd George'un da o odada bulunduğunu sanırdınız. Buna rağmen, UMP lideri mazide kalan zaferlerle pek alakadar değildi. Sarkozy, Fransa-Britanya Kollokyumu'na (üst düzey siyasetçileri, işadamlarını, kamu görevlilerini ve akil adamları buluşturan bir örgüt) yaptığı konuşmada, daha ziyade geleceğin istenmeyen korkularından dem vurdu.
Sarkozy'ye göre Fransa'nın sorunu şuydu: Çok fazla Fransız siyasetçi (hatırladığım kadarıyla burada Chirac'ın ismini zikretmedi), hâlâ de Gaulle'cü hayaller içinde yaşıyor, Fransız ulusunun dünyadaki ilerleyen güçlerden muaf olduğunu sanıyordu. Fransa'nın zamanın ötesinde bir tabiata sahip olduğuna ve değerlerinin evrenselliğine yönelik inanç, mevcut rahatsızlığı da açıklıyordu. İspanya ve Britanya, Avrupa uluslarının nasıl değişebildiğini göstermişlerdi. Fransa ise hâlâ eski cumhurbaşkanı Mitterrand'ın 'zamana bırakalım' sözünün gölgesinde yaşıyordu.
Kendi partisindeki siyasetçilerin de ülkedeki ruh halini yanlış okuduğunu öne sürüyordu Sarkozy. Reforma direnen çıkar grupları her zaman olmuştu, fakat Fransa halkının çoğunluğu aslında ülkenin modernize olmasını istiyordu. Daha liberal bir ekonomiye, AB dahilindeki siyasi ittifakların yeniden biçimlenmesine, hatta daha Atlantikçi bir dış siyasete hazırlardı.
Dinleyiciler arasındaki Britanyalılar bu konuşmadan etkilenmişti. Sarkozy'nin ufak tefek endamından büyük bir enerji yayılıyordu. Konuşurken önünde tek bir not yoktu.
Sezgileri güçlüydü, tarzı Tony Blair'in Fransız versiyonuydu. Fransa'da siyasete yön veren sağcı veya solcuların geleneksel sınırlarının ötesine geçen bir mesajı (Fransa modernleşmek zorunda), küçümsenmeyecek kadar güçlü bir biçimde ortaya koymuştu. Blair'in Üçüncü Yol dediği şeydi bu.
Bununla birlikte Sarkozy'nin vatandaşlarından yükselen alkış, kesinlikle daha temkinliydi. Sarkozy ile ilgili en sık edilen laf, entelektüel olmadığı yönündeydi. Ne de Fransız seçkinlerinin yüksek idari ekolünden geliyordu. Yani bu özellikleri itibarıyla, Britanyalılar hariç,
o gün odada bulunan herkesten ayrılıyordu.
Siyasi yeteneklerine duyulan hayranlığa, bir kuşku eşlik ediyordu: Televizyon stüdyolarında kendisini bu kadar evindeymiş gibi hissetmesi pek hayra alamet değildi. Üst düzey bir yetkili, Sarkozy'nin serbest piyasa ekonomisine dair lafzi kararlılığı konusunda temkinli olmam yönünde uyardı beni. Maliye bakanlığı döneminde süpermarket patronlarına fiyatları düşürme talimatı veren Sarkozy'nin ta kendisi değil miydi? Belki haksızım, ama muktedirlerin bu parlak yabancıdan rahatsızlık duydukları izlenimini edindim.
İnsanların çoğu 29 Mayıs'taki referandumdan hayır da çıksa, evet de çıksa, kazananın Sarkozy olacağı kanısında. Kampanyasını sıkı bir evet yanlısı olarak yürüttü, fakat şu akılcı taktiği izlemeyi de ihmal etmedi: Anayasanın onayına verdiği desteği, Türkiye'nin nihai AB üyeliğine karşı yürüttüğü katı muhalefetle dengeledi.
Sarkozy öngörülü biri mi, yoksa bir oportünist mi? 2007'de kesin olarak adaylığını koyduğu takdirde bu sorunun cevabını Fransız seçmenler verecek. Bugün için açıkça görülen şey şu: Sarkozy'nin deştiği geçmiş-gelecek gerilimleri, zamanla o kadar kolay yatışmayacak.
Fransız seçmenlerin anayasayı reddetme ihtimalinin arkasında beş-altı neden var. En başta gelenler, genişlemenin sonucu olarak Fransa'nın AB içindeki etkisinin azalacağı kaygısı, Türkiye'nin üyeliğine itiraz ve
Chirac'ın ülke içinde sevilmemesi. Ancak bütün bunların ötesinde asıl mesele, Fransa'nın küreselleşmeye ne boyutta ve ne hızda adapte olacağına dair tartışma. (20 Mayıs 2005)