Küba, Che, güneş, salsa (5)




'Christoph Colomb, bir türlü ulaşamayacağı bir yere ulaşmanın telaşında, cennetin arayışındaydı. Küba'ya ayak bastığında bu toprakları Japonya sanmıştı. Dolayısıyla biz global bir yanlış anlamanın çocuklarıyız.'
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

'Christoph Colomb, bir türlü ulaşamayacağı bir yere ulaşmanın telaşında, cennetin arayışındaydı. Küba'ya ayak bastığında bu toprakları Japonya sanmıştı. Dolayısıyla biz global bir yanlış anlamanın çocuklarıyız.'
Çevre ve Kültür Değerlerini Korumu ve Tanıtma Vakfı'nın (Çekül) davetiyle 'Tarihi Kentler Birliği Buluşması'na katılmak üzere İstanbul'a gelen Havana'nın dünyaca ünlü Kent tarihçisi Eusebio Leal, Küba'nın keşfedilmesiyle açılan kapıdan giren istilacıların geride bıraktıkları kültürel çeşitliliği anlattı. Şu sıralar dört bir yanı inşaat olan eski Havana'daki çalışmaların benzerlerinden farkını ülkenin en ünlü tarihçisinden dinlemek keyif verici. Bu çalışmaların başarısının püf noktası ise kültürel kaygıların ön planda tutulması ve çocukların tarih bilincini taşımada üstlendikleri rolde saklı. İşte, tarihçi Leal'in cümleleriyle, Havana'nın tarihsel ve kültürel anatomisi:
Bizim Amerika: Colomb 1492'de Küba'yı keşfettiğinde, İspanya'daki Arap istilası sonucu kaçanlar ve Yahudiler adaya göç etmiş. Küba'nın yerlilerinin yanı sıra adanın diğer sakinleri, Afrika'nın çeşitli bölgelerinden köle olarak getirilen siyah nüfus. Dansı, müziği, alışkanlıkları işte bu sentez, kültürel bir çoğulculuk belirlemiş durumda. Biz fatihlerin değil, göçmenlerin çocuklarıyız. O yüzden Jose Marti 'Latin Amerikalı' ifadesini yetersiz buldu. "Bizim Amerika" daha kucaklayıcı.
En eski kentlerden: Havana, 1519'da kurulmuş, 2.2 milyon nüfuslu küçük bir kent. İngiltere, Fransa ve İspanya ile yaşanan savaşlar, çok farklı mimari unsurların aynı kentte buluşmasını sağlamış.
Kolonyalizmin mirası: Küba'nın geçmişinin kolonyal olduğuna bakmadan kültürel mirası korumak gerektiğini düşündük. Fidel Castro da aynı fikirdeydi ve bu nedenle kentin ayakta tutulması için sağlam bir duruş sergiledi. Ekonomik krize karşın, herhangi bir değerin satılmasına izin vermedi.
Devrimin kenti: Havana, her şeyden önce devrimi yaşamış bir kentti. Fakat öyle bir an geldi ki kentin kültürel ve manevi varlığını koruma problemi ortaya çıktı. Çünkü çarşı çöktüğünde kent de çöker. Küba, toparlanmaya meydanlardan başladı. Meydan çökmesin ki, kent de ayakta kalsın. Kenti korumak için kurulan Havana Tarih Ofisi, devlet başkanına bağlandı. Şimdi ofiste 267 mimar çalışıyor. Radyo kanalımız ve web sitemiz var. Havana'daki tarihi binaların restorasyonunu üstlenen ofis, bu işi ticari değil, kültürel ve sosyal bir proje olarak görüyor.
Tarih çocuklara emanet: Aslında en iyi restorasyon, yapılmayan restorasyondur. Toplum desteklemezse kent korunamaz. Restore edilen her binada 20 kişilik bir ilkokul sınıfı açıyoruz. Kültürel miraslarıyla haşır neşir olan bu çocuklar, aldıkları tarih bilincini topluma yayıyor.
Sosyal projeler: Restorasyonun gerçekleştirildiği bölgelerde mutlaka emeklilere, terk edilmişlere, özürlülere yardım eli uzatan merkezler kuruluyor. Bu merkezler ihtiyaca göre AIDS'le ve uyuşturucu bağımlılığına karşı mücadelede de rol üstleniyor.
Malecon direniyor: Okyanus kıyısındaki tarihi kolonyal evlerin malzeme yapısı da farklı. Dalgalar binaları döve döve mutasyona uğratmış durumda. Şimdi burayı adam etmeye çalışıyoruz. Kimseyi yerinden etmek gibi bir derdimiz yok ama dört ailenin kalması gereken yerde yirmi aile yaşıyor. Hiçbiri bulundukları evleri terk etmek istemiyor. Çünkü restorasyon olunca bu evler değerlerinin üzerine çıkacak. Bütün hikâye, onları tatmin edecek bir alternatif çözüm bulabilmek.

* * * * *
Fidel kendisine verilmiş armağanları halka dağıttı
Fidel Castro, Le Monde Diplomatic yönetmeni Ignacio Ramonet ile gerçekleştirdiği, "İki ses bir biyografi" adıyla yayımlanan uzun söyleşisinde, kişisel servetini açıklarken şöyle bir cümle kullandı:
"Bir gün şehrin tarihçisi Eusebio Leal'e 17 bin armağan teslim ettim. (...) Tek bir şartım vardı, 'Kitapları bana bırak; ben öldüğümde bunlar halka kalacak.' Diğer hediyelerin hepsini verdim. O kadar çok gülünç hikâye var ki: pijamalar, 6-7 bin dolarlık saatler, sanat eserleri, her türlü şey vardı."
Peki, Leal, bu eşyaları ne yaptı. Sorduk ve işte yanıtı:
"Fidel, birikmiş olan bu hediyeleri değerlendirmem için yardım istedi. Öncelikle bir envanter çıkardık, hediyelerin sayısı 18 binin üzerindeydi. Bazıları Afrika ülkelerinden, Japonya'dan, Hindistan'dan, dünyanın çok sayıda ülkesinden gelmiş garip eşyalar da vardı. Fildişleri, minik semboller, kumaşlar, elbiseler, ayakkabılar... Envanteri çıkardıktan sonra Fidel'e sundum. 'Bunları kimin ihtiyacı varsa ona ver' dedi. Kitapları kütüphanelere, sanat eserlerini ve kültürel miras niteliğindeki parçaları müzelere verdik. Kumaş, elbise, ayakkabı gibi giyim eşyalarını ise halka dağıttık. Bu hediyelerin toplam değerinin ne olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama içlerinde çok kıymetli parçaların da bulunduğu bir toplam bu. Mesela Bohemya kristallerinden yapılmış avizeler vardı; üzerinde 'Fidel'e armağan' yazılı. Fidel, bu türden üzeri yazılı armağanların piyasada satılması riskine karşı kimseye verilmesini istemedi. Hediyeler arasında Fidel'in kendi resimleri vardı. Fidel, fetişleştirme tehlikesine karşı onları da kimseye vermedi. Ayrıca Sovyetler Birliği döneminden kalma, 'komünist yönetimin gücünü' temsil eden çeşitli hediyeleri de alıkoydu. Eski kafaya itibar etmediği için bunları da dağıtmak gibi bir kaygısı olmadı."

- BİTTİ -