Kuralına göre oynamak

2005 yılında AB yolunda ne kadar ilerlediğimizi, 9 Kasım günü açıklanan İlerleme Raporu ile teyit ettik. Sürecin bundan sonraki ilke, öncelik ve koşullarını revize edilen Katılım Ortaklığı Belgesi'nden...
Haber: GÜLHAN BİLEN / Arşivi

2005 yılında AB yolunda ne kadar ilerlediğimizi, 9 Kasım günü açıklanan İlerleme Raporu ile teyit ettik. Sürecin bundan sonraki ilke, öncelik ve koşullarını revize edilen Katılım Ortaklığı Belgesi'nden, AB için genişlemenin anlamı ve Türkiye'yi kapsayan son genişleme gündeminin genel çerçevesini de Strateji Belgesi'nden öğrendik. Bu raporların Kopenhag Kriterleri'ne dayalı iki ana eksenini (siyasi ve ekonomik) dengeli bir yaklaşımla ortaya koymak ve tartışmak gerekirken, AB'nin ekonomik gelişmeleri beğeni ile karşıladığı haberleri ile dikkatler yine siyasi kriterler üzerine yoğunlaştı. Böylece AB ortalama gelirinin yüzde 29'u kadar kişi başına gelir düzeyi olan bu ülkenin ekonomik geriliği ve yapılması gerekenler yine gözlerden uzak kaldı.
Öncelikle vurgulanması gereken nokta, ekonomik kriterlere ilişkin değerlendirmelerin sanıldığı kadar pembe olmadığıdır. Evet, 2005 yılının ilk yarısında hız kesse de etkileyici bir büyüme trendi (tüketim ve inşaat sektörü büyümesinden kaynaklanan), kararlılıkla uygulanan bir dezenflasyon programı ve bunun sonucu düşmekte olan enflasyon tespitleri yapılmıştır. Fakat, bunlar makroekonomik dengelerin sağlandığı yönünde önemli işaretler olmakla birlikte, AB ülkelerinde uygulanan anlamda politikalar için yalnızca önkoşul niteliğindedir.
Ön koşulu yerine getirdiğimizi ve sağlanan istikrarın bozulmayacağını varsayalım. Bundan sonraki gereklilikler, birbiriyle bağlantılı alanlarda stratejiler belirlemek, uygulamaya hemen alınabilecek operasyonel programlar yapabilmek ve hepsinden önemlisi uygulama için toplumu ve kurumları hazırlamaktır. Ancak bu şekilde Türkiye kendi toplumunu ve kurumlarını geleceğe ve AB üyeliğine hazırlayabilir.
Dolayısıyla raporların ekonomik hükümlerini analiz etmek müzakere sürecinin bir sorumluluğu ve gereğidir. Bu anlamda başlıca ekonomik alanlardaki duruma bakalım.
Bağımsız izleme otoritesi eksik
Rekabet başlığında devlet yardımları konusunda AB Rekabet Politikası uyarınca gerekli yasal düzenlemeler ve bağımsız izleme otoritesi eksik. (Türkiye bu konuda 1996 yılından itibaren yükümlü.) Bu nedenle sistemli bir yaklaşımla yabancı sermayeyi çekmek başta olmak üzere, pek çok alana meşru devlet yardımı uygulanamıyor ve Türkiye bu konuda hep seffaf olmamakla suçlanıyor. Örneğin, tüm Avrupa ülkelerinde desteklenen çelik sektörü, AB ülkelerine ihracat gerçekleştiren en parlak sektörlerden biri olmasına rağmen meşru zeminlerde ve zamanında yeniden yapılanma gerçekleştiremiyor.
Sanayi politikası başlığında yabancı sermaye ve KOBİ destekleme politikalarında kurumsallaşma problemleri belirgin. Böylece üreten, ihracat ve istihdam artışı sağlayan, modern üretim, organizasyon ve pazarlama-dağıtım tekniklerini geliştiren ve uluslararası rekabet gücü kazandıran yabancı sermayenin çekilmesi için çalışacak profesyonel birimleri olmayan nadir ülkelerden biri olmaya devam ediyoruz. İstihdam için KOBİ'lere öncelik veriyoruz ama KOBİ stratejisinin uygulanmasından sorumlu KOSGEB'in kurumsal kapasite yetersizlikleri ve uygulama problemleri sistemde uzun süredir varolan bir problem olarak beklemeye devam ediyor. Yerel düzeyde sanayi politikasının önemli bir uygulayıcısı olması beklenen bölgesel kalkınma ajansları da son iki yıllık sürede yalnızca olgunlaştırılamamış bir tasarı halinde. Halbuki ajansların kurulduktan en az beş yıl sonra etkin çalışma kapasitesi oluşturması bekleniyor.
Dört yıl boşa geçti
Bölgesel politika başlığında AB'nin 1958'den itibaren olgunlaştırdığı yapısal politikalarını uygulamaya başlama ve öğrenme yükümlüğümüz var. Ancak böylece ekonomide yapısal değişimi gerçekleştirmemiz, AB'nin rekabet ve piyasa güçlerine dayanabilmemiz, dolayısıyla Kopenhag ekonomik kriterlerinden birini yerine getirmemiz mümkün. Politika aynı zamanda sistemde işlemeyen mekanizmaların elimine edilmesi gibi önemli bir devinim yaratma fırsatı da sağlayacak. Fakat Türkiye için süreç, 2001 yılında başlamış olmasına rağmen operasyonel programlama, uygulama kurumları ve kapasitesi oluşturma yükümlülükleri hâlâ yerine getirilmemiş durumda. İzleyen aylarda en kısa sürede yerine getirilse dahi yapılacaklara AB Komisyonu'ndan onay alması süreci ile birlikte uygulamalar fiilen 2007'den sonra başlayabilecektir.
Kısaca üç ana konu çerçevesindeki iredelemeler, ekonominin dinamizminin harekete geçirilmesinde ne kadar geride olduğumuzu ve AB kurallarını hazmetme yaklaşımımızın yetersizliğini ortaya koymaktadır. Söz konusu alanlarda hızlı bir gelişme kaydedilmediği takdirde şu çok üzerinde durduğumuz AB'den sağladığımız fonları artırma ve bundan daha da önemlisi anlamlı kullanmaktan bahsetmemiz mümkün olmayacaktır.
Türkiye bu yaklaşımla, tüm AB ülkelerinin dinamizmini kaybetmiş ekonomilerinde dahi yenilikçi, geliştirici ve yer yer dünya çapında hayranlık uyandıran uygulamaların benzerlerinin dinamik Türk ekonomisinde ortaya çıkarabileceği mucizevi gelişmelerden mahrum olmaktadır. Vakit geçirmeden bu oyunun kurallarını öğrenmek ve oynamaya başlamak AB Komisyonu'nun raporlarından çıkarılabilecek en önemli mesajdır.

Gülhan Bilen: Ekonomist