Küresel köyün kavalcısı

Kaleme aldığım 'Lexus (Japon otomobil markası) ve Zeytin Ağacı' kitabıyla amacım küreselleşmeyi anlamak için genel bir çerçeve sağlamaktı.

Kaleme aldığım 'Lexus (Japon otomobil markası) ve Zeytin Ağacı' kitabıyla amacım küreselleşmeyi anlamak için genel bir çerçeve sağlamaktı. Buraya bir şey satmaya gelmedim. Kitap tamamıyla yaptığım işin ürünü. İşim, dünyanın en iyi işi. Biliyorum adil değil ama birisinin yapması gerekiyor ve bu işe ben sahibim, siz değilsiniz. Benim işimde dünyanın istediğiniz yerine gidip, istediğiniz insanlarla konuşup istediğiniz gibi yazıyorsunuz. Yani tavrı olan bir turist oluyorsunuz. Ancak işimin de bir zorluğu var; haftada iki gün tavır koymak zorundasınız. Yani yazılarımın çıktığı salı ve cuma günleri olmak üzere haftada iki defa tavır koymak zorundayım.
Ben New York Times Dış Politika köşesine yazan beşinci yazarım. İlk yazar, 1937'de açılan köşenin adını 'Avrupa'dan Haberler' koymuş. Çünkü o zamanlar ABD için dış haberler Avrupa'da olan bitenmiş. Sonraki üç yazarın zemini ise Soğuk Savaş olmuş. Benimle birlikte dış politika sütununun ana teması küreselleşme oldu.
Bölünme-entegrasyon
Kitabımın iddiası küreselleşmenin Soğuk Savaş'ın yerini alan bir uluslararası sistem olduğu. Bu gerçek herkesin işini doğrudan ya da dolaylı biçimde etkiliyor. Finans, internet, telekom, medya hangi sektörde ne yaparsanız yapın dünyaya daha ucuz ve derinden ulaşma imkânı doğdu.
Benim için Soğuk Savaş ve küreselleşmeyi karşılaştırmanın en geçerli yolu, iki sistemi karakterize eden kavramları anlatmak. Soğuk Savaş bölünmeyi ifade ediyordu küreselleşme entegrasyonu.
İnternetle, cep telefonuyla hepimiz birbirimizle bağlantıdayız ama bu sisteme kimse hükmetmiyor. Biliyorum, siz zannediyorsunuz ki bu işin başında ABD var. İnanın ki biz değiliz, öyle sanıyorsunuz
ama değil. Biz de en az sizin kadar olan biten karşısında şaşkınlık duyuyoruz.
Süper bireyler
Soğuk Savaş'ta en azından iki adam vardı; ABD ve SSCB'nin başkanları durumdan sorumluydu. Bana göre geçen yıl bilgisayarlara musallat olan 'aşk virüsü' küreselleşmenin Küba Füze Krizi idi; sistemi test etti. Ancak, bunun arkasındaki kişi, Filipinli bir bilgisayar meraklısından başka kimse değildi. Bu anlamda Soğuk Savaş için nükleer başlıklı füzeler ne idiyse küreselleşme için de bilgisayarlardaki modem de o. Soğuk Savaş iki iri adamın sumo
güreşi idi, küreselleşme ise her sabah yeniden koşulan bir yüz metre yarışı.
Soğuk Savaş'ın aktörleri ulus-devletlerdi. Düzen bu devletler arasındaki dengeler üzerine kuruluydu. Küresel dünyada ise ulus-devletler yine var ama ek olarak 'süper piyasa' diye adlandırdığım paraya yön veren merkezler ve güçlendirilmiş 'süper birey'ler var. Süper piyasalarda, örneğin, bir kredi derecelendirme kuruluşu reytingini düşürüp ülkeyi diz üstü çöktürebilir.
Burada süper birey kavramına da açıklık kazandırmakta fayda var: Birkaç yıl önce Nobel Barış Ödülü'nü kazanan bir kadın, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin hilafına, kara mayınlarının yasaklanmasına dönük global bir inisiyatif başlattı. Elindeki tek silah e-postaydı. Yaşlı bir kadın sadece e-posta yoluyla dünyanın en güçlü devletlerine muhalefet etti. Bu kadın bir süper bireydir.
Eğer küreselleşme nereden geldi diye sorarsanız ki, benim küçük kızım bunu sık sık sorar, demokratikleşmeyle geldi derim. Finans piyasalarının oluşmasıyla, finansın demokratikleşmesi, dijitalleşmeyle teknolojinin demokratikleşmesi ve fiberoptik kablolarla bilginin demokratikleşmesi küreselleşmenin altyapısını hazırladı.
Herkes birbirinin ne yaptığını, nasıl yaptığını biliyor. Bu da yöneticilerin işini zorlaştırıyor. İnsanlar, kendilerini yönetenleri başka ülkelerinkiyle kıyaslıyor ve eksiklerini görüyor. Soğuk savaş sonrası çöken duvarlar hem sistemleri şeffaflaştırıyor hem gelişimin metalaşması sürecini hızlandırıyor.
Örnek öyküler
Bakın bir şey anlatayım: 1980'lerin başında bilgisayar işlemcisi üreten Intel, 286 DX kodlu yeni bir işlemci üretti ve bunu o yıllarda piyasanın tartışmasız lideri IBM'e teklif etti. IBM ise tam da o günlerde yeni bir bilgisayarı piyasaya sürmüştü ve yeni bir teknolojiye para harcamak istemedi. IBM'ciler beş yıl süresince yeni teknolojiye ihtiyaç duymadıklarını söyledi. Intel de gitti, yeni işlemciyi o yıllarda henüz kurulan Compaq isimli üreticiye sattı.
Compaq'a ne oldu diye merak ediyorsanız, söyleyeyim, izleyen yıllarda IBM'nin pazar payını ele geçirmek ile meşguldü.
Kitabım için Compaq merkezinde araştırma yaparken bir baktım hazırlanan reklam
afişlerinde hiç bilgisayar resmi yok. Ne iş yapıyorsunuz diye sordum, çözüm şirketiyiz dediler. Sonra bir dergide dijital kamerasını tanıtan Kodak'ın reklamını gördüm, bir bebek resmi ve bilgisayar vardı. Çekilen resmi bilgisayarınızda üretip bunu e-postayla dünyanın bir ucuna geçebiliyorsunuz.
Yani diyorlar ki, biz hem Compaq'ın hem de kargo şirketinin işini yapıyoruz.
Danışmanlık kuruluşu PWC'de çalışan bir arkadaşımı ziyarete gittim, Compaq'a referansla 'siz hani çözüm şirketiydiniz' diye sordum, o da, vergi kolaylıklarından faydalanma hizmeti sağladıklarını söyledi. Yani herkes birbirinin işini yapmakla meşgul.
Türkiye
Küreselleşmeden bahsederken, şunu belirtmeliyim, her ülkeyi bir bilgisayar olarak düşünürseniz, küreselleşmeyi internete bağlanmaya benzetebiliriz. Ancak her bilgisayar internete bağlanamaz, uygun yazılıma ihtiyaç vardır. Küreselleşmek için gerekli yazılım da, çağdaş hukuk sistemi, iyi kurumlar, etkin yönetişim ve demokrasidir. Ancak bir sorun var, bunu bir yerden hazır yükleyemiyorsunuz; her ülkenin kendisinin oluşturması lazım. Ülkelerin küresel dünyaya eklemlenebilmesi için bu yazılımı oluşturacak bir proje gerekli.
Türkiye'nin içinden geçtiği dönem de böyle bir süreç. Küreselleşmeye katılmak isteyen ülke, benim 'altından ceket' diye adlandırdığım giysiyi giyebilecek kalıba girmeli. Bu ceket her şeyi kapsıyor, özelleştirme, piyasa yapılandırması, düzenleyici kurullar, bu içine girilmesi gereken ceketin birer parçası. Eğer bu ceketin içine sığmak istiyorsanız form tutun, zira bu giysiyi giymeden küreselleşmenin dışında kalırsınız.
Önemli ülkeler
Çevresindeki şartlara uyum sağlama yeteneğini
gösteremeyen ülkelerde değişim dinamikleri zayıflıyor. Böyle durumlarda ne üstyapıdan ne tabandan değişim beklemek gerçekçi. Öte yandan aralarında Türkiye'nin olduğu bazı ülkeler geride kalmalarına izin verilemeyecek kadar önemli. Bu durumda benim 'globolüsyon' (küreselleşme çözümü) olarak adlandırdığım bir süreç yaşanıyor. Yani ülkeyi küreselleşen dünyaya eklemleyecek bir yapılanma projesi uygulamaya konuluyor.
Gördüğüm kadarıyla Kemal Derviş'in üzerinde çalıştığı da böyle bir proje.
Artık siyaset, dünyadaki ekonomik ve teknolojik sermayeyi ülkeye çekmek ve bu akışı yönetmek sanatı haline geliyor. Bunu yapabilmek için de ülkede demokrasi, hukuk düzeni, hür basın ve düzenleyici kurullara ihtiyaç var. Bu temel yapı sağlam oluşturulmuşsa sermaye ve teknoloji ardından geliyor.
ABD gibi bazı ülkelerin bu dönüşümü yaşamak için iki yüzyıllık zamanları oldu. Bazen bu kadar fazla vaktiniz olmayabilir. Ülkenin insanlarına, nereye varmak istediğinizi ve bunun adil bir süreç olacağını anlatıp ikna ederseniz başarı sağlanır. O zaman insanların inandıkları bir şey uğruna tahmin edeceğinizden daha fazla fedakârlığa katlanacağını görürsünüz.
Pazardan pay almak
Kitabımda sözünü ettiğim zeytin ağacı, küreselleşen dünyada kültürel mirasını koruyan toplumları ifade ediyor. Küreselleşmeyi anlatırken, her şeyi tek kalıba sokan altın ceketten bahsediyorum; ama bu ceketi herkes kendisi olarak giymeli.
Küreselleşmenin, gelişmekte olan ülkeler için zorluk yaratmakla birlikte önemli fırstalar da barındırdığını düşünüyorum. Sağlık sigortası aldığım şirketin ofisi Gana'da; New York'tan sağlık sigortamla ilgili bilgi almak istediğimde karşıma sekiz saatlik üç vardiya halinde çalışan bir Ganalı genç çıkıyor. ABD'de sunulan hizmet Gana'da istihdam yaratıyor. Bence gelişmekte
olan ülkeler bu küresel iş pazarından pay alabilir ve bunun peşinde olmalı.
Şunu söyleyebilirsiniz: "Ben hayatımı IMF gibi uzak, benimle hiç ilgisi olmayan uluslararası kurluşların belirlemesini istemiyorum. Beni yönetmeleri için siyasetçileri seçtim, kaderimi, bana hesap verme zorunluluğu olmayan insanlara bağlamak zorunda değilim."
Özgür basın
Açık konuşmama izin verirseniz, şunu söyleyeyim, bu kadar kötü borcu da bu kuruluşlar yaratmadı. Durumun özeleştiri ve hesaplaşma gerektirdiğini takdir edersiniz. Her şeyin bedeli var ve bu bütün ülkeler için geçerlidir; kötü yöneticilerden kurtulamazsanız, dünyaya ayak uyduramazsınız. Özgür basın yoksa yolsuzlukların önüne geçemezsiniz.
Dünyada soyal demokrasi ve küreselleşme arasında bir dengenin kurulmasının gerektiği bir döneme geliyoruz. Bu hâlâ hakkında çok az şey bildiğimiz bir süreç. 1946'da Soğuk Savaş hakkında ne biliyor idiysek, şu anda küreselleşme hakkında da o kadar şey biliyoruz. Bu dönemde de, Darwinci biçimde, ancak güçlü olan kültürler ayakta kalacak. Kitabımda en büyük yer ayırdığım konu da, küreselleşmenin bir tek kültürlülüğe yol açabilecek olması. Slyvester Stallonne'nin bilimkurgu türündeki 'Demolition Man' filmini hatırlarsanız, orada 2037 yılında tüm restoranlar Taco'dur. Çünkü diğer restoran zincirlerini piyasadan silmiştir. Böyle bir duruma düşmemek için hepimizin, gölgesine sığınacağımız bir zeytin ağacına ihtiyacı var.