Küresel mali reform ivme mi kaybediyor?

Siyasi karar alıcılar, finansal reformu güçlendirmek için istikrar, açıklık, etkinlik ve adalet yaklaşımlarını birleştiren bir sistem kurmayı hedeflemeli.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Lehman Brothers’ın çöküşünden hemen sonra finans piyasalarını düzenleyici reformlar, küresel gündemin ilk sırasındaydı ve Kasım 2008’de G-20 liderlerinin düzenlediği ilk zirvedeki tartışmalara damgasını vurmuştu. Geçen ay Paris’te yapılan G-20 toplantısındaysa, doğru düzgün konuşulmadı bile. Birçok gözlemci, finans endüstrisinin kriz öncesindeki her zamanki işleyişine geri döndüğünden endişeli. Finans sektörünü düzenleme faaliyeti, işin içinde olmayanların büyük çoğunluğunun cesaretini kırıyor; zira idrak edilmesi zor bir karmaşıklık taşıyor, jargondan kaynaklı engeller barındırıyor ve kamuoyunda tartışılmasını istemeyen finans yöneticileri ve kendi nüfuz alanlarını korumaya hevesli kamu görevlileri tarafından üzerine çeşitli sis perdeleri çekiliyor.

İstenmeyen sonuçlar
Ancak bir adım geriye çekilip bakıldığında, umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Son iki yılda önemli başarılar kaydedildi. ABD’de Dodd-Frank Yasası, hiç de hafife alınmayacak sayısız değişiklik getirdi ve bu düzenleyici kuralların büyük kısmı tamamlanma sürecinde. AB’de krizden kurtulma çabaları ve finans yasaları genellikle daha yavaş ilerliyor, fakat üç Avrupa Denetim Dairesi’nin kurulması (fiiliyatta dünyanın ilk uluslarüstü finans denetleme kurumları) ciddi bir dönüm noktası. Bankalarla ilgili düzenlemeler, önemli ölçüde sıkılaştırılıyor ve bu sürece İsviçre makamları bilhassa önderlik ediyor. Yetkililer, finans sistemlerini anlama ve denetleme yeteneklerini (sözgelimi doğru veri toplamak konusunda) geliştiriyor.
Buna rağmen bugüne dek alınan önlemler, krizin beklenmedik şokuna ve tetiklediği zincirleme reaksiyona uygun küresel politikalarla karşılık vermek bakımından yeterli değil. Üç meselenin üzerine tutarlı ve eşzamanlı olarak gitmek gerek.

İlkine ‘kötü büyük bankalar’ denebilir; bunların iflası o kadar yıkıcı oluyor ki, hükümetler bir kriz durumunda kurtarmayı tercih ediyor. Bu, sözüm ona ‘iflas edemeyecek kadar büyük’ finans kurumları sorunu, ABD’de daha hararetli tartışılma eğiliminde, fakat aslında Avrupa’da daha yakıcı bir sorun; zira ulusal bankacılık sistemleri çok daha yoğunlaşmış durumda ve AB düzeyinde tutarlı bir bankacılık düzenleme çerçevesi yok. Britanya, bu meselenin üstesinden gelmek için bağımsız bir komisyon kurdu ve Mali İstikrar Kurulu, tartışmayı küresel düzeye taşıyor, fakat ufukta henüz açık bir çözüm görünmüyor.

İkinci mesele, finansal parçalanma anlamında, reformun istenmeyen sonuçlarından kaçınmak. Finansal açıklığın ekonomik etkisi çok veçheli ve ölçmesi zor olsa da, finansal entegrasyon yoluyla kriz öncesi ivmeye dönülmesi, küresel büyüme imkânlarına kesinlikle zarar verir ve bundan kaçınmak gerekir. Fakat bu, sermaye piyasalarının kilit önemdeki maddi olan ve olmayan altyapılarının düzenlenmesi noktasında, küresel uzlaşma ve tutarlılık gerektirecek. Uluslararası muhasebe standartlarını uyumlu hale getirme iddiasının yılan hikâyesine dönmesi, böyle bir çabanın ne kadar zor olabileceğini gösteriyor.

Kredi yetersizliği
Üçüncüsü, finans sistemlerinin yeniden düzenlenmesinin, büyümeyi teşvik etme yeteneklerine halel getirmeden başarılması zorunluluğu. Finans endüstrisi lobisinin söyleminin büyük çoğunluğunun tersine, bu esasen bankacılık yükümlülükleriyle değil, daha iyi ve ekonomik olarak daha verimli finans hizmetleri vermek yönünde, rekabet etmek ve yenilik yapmakla ilgili bir husus. Yükselen piyasalarda verilen toplam kredi, genellikle yetersiz ve etkisiz. Daha ileri ekonomilerde kredi tipik olarak onu en iyi kullanabilecek borçlulara, bilhassa gösterecekleri fiziki teminatı olmayan hızlı büyüyen şirketlere yöneltilmiyor. Finansal istikrar endişelerinin üzerine, faydalı finansal gelişmeyi bastırmadan gidilmesi gerekiyor.
Bu üç boyutun her birine yönelik siyaset belirlemek, büyük analitik belirsizliklerle malul; buna şaşırtıcı bir doğru veri ve akademik araştırma kıtlığı eşlik ediyor. Her üç faktör de rekabet politikasına dair önemli sorunlar ihtiva ediyor; bu politikalar finans alanında diğer endüstrilere nazaran genellikle daha az gelişkin. Kısa vadede bu meselelere kapsamlı çözümler bulunmasını beklemek de mümkün görünmüyor.

‘Sektör bedel ödesin’ savı
Dahası, finansal reform, ulusal politikalarla giderek kestirilemez hale gelen bir etkileşimle biçimlendirilecek. Birçok ülkede hem kamuoyu hem seçilmiş yetkililer, finans sektörünün krizden dolayı bedel ödemesini istiyor. Tartışmanın büyük bölümüne, geçerliliği en iyi ihtimalle katı bir finansal istikrar perspektifiyle sınırlı olan, fakat daha genel bir adaletsizlik algısında (yöneticilerin ikramiyeleri, teminatsız satışlar, derecelendirme kuruluşlarının çıkar çatışmaları veya finansal tasarrufları vergilendirme imkânları) yankısını bulan temalar damgasını vuruyor. Ek bir zorluksa, farklı coğrafi reform düzeyleri arasındaki etkileşim. Daha önce zikredilen zorluklar itibariyle, birincisi yerel ve küresel özelliklerin bir karışımını barındırıyor, ikincisi büyük oranda küresel, üçüncüsüyse büyük oranda yerel. Bu meseleler dizisi, kamu otoriteleri ve finans firmaları için sorumluluktan kaçmak ve farklı düzeylerde görmek konusunda çeşitli özendiriciler yaratıyor ve ilerleme kaydedilmesini zorlaştırıyor.

Finansal reform, hiç bitmeyecek bir çaba ve krizle birlikte başlayan döngü henüz tamamlanmanın çok uzağında. Döngüyü ilerleme yönünde güçlendirmek mahiyetinde siyasi karar alıcılar, arzulanan istikrar, açıklık, etkinlik ve adalet yaklaşımlarını birleştiren bir finans sistemini azami biçimde muhtemel kılmayı hedeflemeli. Bu da büyük olasılıkla bugüne kadar sergilenenden daha da fazla siyasi vizyon ve yaratıcılık gerektirecek. (Brüksel’deki Bruegel’de öğretim üyesi ve Washington’daki Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nde misafir öğretim görevlisi, Radikal’e özel yazı, Mart 2011)