Kurumsal bölünmüş kişilikler çağı

Kurumsal bölünmüş kişilikler çağı
Kurumsal bölünmüş kişilikler çağı
Siyaset uzmanları, gelecek on yılın bölünmüş egemenlikler, istikrarsız karşılıklı bağımlılık siyaseti ve ulusal unsurlarla küresel elitler arasında çatışmalar dönemi olacağında hemfikir.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Menkul kıymetler borsalarının birleştirilmesine dair yaratılan efsane, şirketlerle ekonomik gelgitler yaşayan uluslararası bağlantıyı apaçık ortaya koyuyor. New York Borsası (NB) gibi kuruluşlar, kapitalizmin ulusal ikonları konumunda. Fakat bunlar aynı zamanda borsa iştirakçilerini birbirine bağlayan ve Facebook veya eBay gibi ölçek ekonomilerinin maksimum boyuta ulaşması için küresel bir etki alanı yaratmaya çalışan teknoloji destekli ağlar olarak işlev görüyor. Simgesel ve reel varlıklar arasındaki gerilim, NB Euronext üzerine koparılan fırtınayı belirlemiş durumda. New York senatörü Charles Schumer, Deutsche Börse’nin teklifini ancak birleşmeyle ortaya çıkacak yapının öncelikle NB’nin adıyla vaftiz edilmesi halinde destekleyeceğini söyledi. Nasdaq, Place de Paris’e olan bağlılığını göstermek için, veri merkezlerinden birini Britanya’dan Fransa’ya taşımayı düşündüyse de Londra’daki sık ticari işlem gerçekleştiren Hedge fon müşterilerinin baskısı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. 

Kurumsal ulusallık
Kurumsal ulusallık hakkında yürütülen tartışmalar yeni değil. 1967’de Amerikalı bir diplomat ve finansör olan George W. Ball, şirketlerin giderek kendi ülkelerine dönük eğilimlerini terk edip devletsiz bir kimlik kazanacaklarını öngörmüştü. 1990’ların başlarında yaşanan bir tartışmada Robert Reich, Amerikan hükümetinin şirketlere karşı tavrının ulusal kimlikleri görmezden gelmek olması gerektiğini söylerken, Laura Tyson ‘Amerikan mülkiyeti hâlâ önemlidir’ diyordu. Bu iki isim de daha sonra Clinton yönetiminde önemli görevler üstlendiler.
1990’lardan 2007-08’e kadar yaşanan küreselleşme dalgası, Ball’un vizyonuna inandırıcılık kazandırdı. Birçok büyük Avrupa şirketinin faaliyetlerinin az bir kısmı, artık kendi ülkelerinde gerçekleştiriliyor. Telekom, altyapı ve bankacılık gibi sektörler, kısmi deregülasyon ve özelleştirmelerin ardından uluslararası bir karakter aldı. 2000’den sonra Ar-Ge ve yönetim fonksiyonları bile (ki bunlar geleneksel olarak anayurda en bağlı olanlardır), hızla dünyanın dört bir yanına dağıtıldı. Bu sürecin en çarpıcı kilometre taşları, 2002’de Wal-Mart’ın tedarik bürosunu Shenzhen’e kaydırması, bunu 2006’da IBM’in takip etmesi, Halliburton’ın genel müdürlüğünü 2007’de Dubai’ye taşıması, HSBC genel müdürlüğünün de 2009’da Hong Kong’a taşınmasıydı. Ulusal etiketler hâlâ şirketlere rutin bir şekilde yapıştırılsa da 2000’lerin sonunda bu etiketler giderek yanlış isimlendirmeler olarak görülmeye başladı. 

‘Yaşarken uluslararası, ölürken ulusal’
Ne var ki geçtiğimiz birkaç sene içinde işler, iki temel nedenden daha karmaşık bir hal aldı. Bunlardan birincisi, yeni ekonomilerden çıkan şirketlerin nefes kesen yükselişi. On sene önce 1’e 10 gibi bir orandan söz edilirken, bunlar şu anda küresel ligde en az Avrupalı şirketler kadar önemli yer tutuyor; küresel toplamdaki paylarıysa, son beş yılda %10’dan %25’e fırladı (toplam piyasa değerleri, FT Global 500 sıralamasına dayandırılmıştır). Bu şirketler, doğrudan değilse de en azından duruma göre belirlenen bir devlet denetimine tabi durumda ve kısmen de yüksek yerel büyüme oranlarına bağlı olarak çoğu Batılı muadillerinden daha güçlü bir ulusal kimlik duygusuna sahip. Tabloya dahil olan yeni ülkelerle kurulan jeopolitik ortaklıklar, gelişmiş ülkeler arasındakinden daha zayıf olma eğilimi taşıdıkça, ulusal güvenlik sorunları ortaya çıkıyor. Eurasia Group’tan Ian Bremmer gibi analistler, yükselen ülkelerdeki ‘devlet kapitalizmi’nin Batı’nın iş modelinin özüne karşı bir tehdit oluşturduğu ve akıllara ‘serbest pazarın sonu’ fikrini yerleştirdiği konusunda uyarılarda bulunuyor. Daha az dramatik bir değerlendirmeyle bile şunu söylemek mümkün: Güçlü bir kurumsal-ulusal kimlik, artık sadece geçmişe ait bir olgu olarak görülemez.
İkinci unsursa, en son yaşanan finansal kriz ve Charles Goodhart veya Mervyn King gibi isimlere atfedilen “Sınırötesi bankalar yaşarken uluslararası, ama ölürken ulusaldırlar” sloganını doğrularcasına, ABD ve Avrupa’da görülen devlet müdahaleleri. Bu müdahaleler, yeri geldiğinde ABD veya Fransa’da otomotiv gibi başka sektörleri de kapsadı. Kurumsal kimliklerin uluslararasılaşması kolayca düşebilecek bir maske olarak görülmeye başladı. Bu tersine dönüş, en çok euro krizinde hissedilen, fakat borç batağındaki ülkelerle ilgili taşınan ‘finansal represyon’ kaygılarıyla daha da büyük boyut kazanan finansal küreselleşmenin geleceği hakkındaki belirsizlikleri su yüzüne çıkardı. 

Siyasette savrulmalar
Bu çatışmalı eğilimler, muhtemelen politikada savrulmalara yol açacaktır. Kamu politikalarının çoğu, kâğıt üzerinde, kurumsal ulusallığa göre ayrımcılık yapmıyor; bu, AB yasalarının özellikle katı davrandığı bir husus. Fakat 2009’da ABD’de çıkarılan teşvik yasasındaki ‘Amerikan ürünleri alma’ maddesi veya İtalya’da kısa süre önce yabancı satınalmaların nasıl önleneceğine dair yapılan tartışma gösteriyor ki bu konuyu görmezden gelmek zor.
Alttan alta olumsuz etkisini gösteren bir diğer husus da şirketlerin ulusal eğilimlerinin ne olduğuna (veya böyle eğilimleri olup olmadığına) dair kendi personellerine, müşterilerine ve diğer hissedarlarına net bir görüntü vermekte zorlanmaları. Ulusal ve küresel olanlar arasında yaşanan kişilik bölünmesi, sorumsuz davranışlara yol açabilir; tıpkı bazı bankaların önce büyük ölçekli düzenleyici ve vergi arbitrajı yapıp daha sonra sistem tehdit altına girince kendi ülke hükümetlerini esir almaları gibi.
Uluslararası siyaset uzmanları, gelecek on yılın bölünmüş egemenlikler, istikrarsız karşılıklı bağımlılık siyaseti ve ulusal unsurlarla küresel elitler arasında yaşanan çatışmalar dönemi olacağı konusunda hemfikir. Şirketlerin bu gerilimden kaçabileceklerini düşünmeleri, sadece safdillik olur. (Brüksel’deki Bruegel Düşünce Kuruluşu’nda öğretim üyesi ve Washington’daki Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nde misafir öğretim görevlisi. Radikal’e özel yazı, Mayıs 2011)