Liberallerin Balyoz belgelerindeki sahtecilikle yüzleşmesi gerekiyor

Biz 'Balyoz'daki kanıtlar' deyince karşımızdakinin 'Ama Şemdinli' demesi, katı laik-devletçi kesimin 'türban' lafını duyunca 'ama irtica' diye cevap vermesine benziyor. Bu tavırlardan ne biri ne diğeri doğru. İki taraf da genelleme hatası yapıyor ve dolayısıyla kutuplaşmaya hizmet ediyor
Haber: PINAR DOĞAN / Arşivi
DANİ RODRİK / Arşivi

Balyoz iddiaları ve sözde liberal-demokratlar-2


Balyoz davası kapsamında Çetin Doğan’ın tutuklandığı 26 Şubat tarihinden bu yana darbe iddialarına dayanak oluşturan belgelerin düzmece olduğunu gözler önüne sermeye çalışıyoruz. Bu belgelerde sergilenen zamanlama hataları, başka kaynaklardan birebir alıntılar, çelişkiler, ve askeri yöntemlere uymayan uygulamalar en ufak bir şüphe bırakmıyor: Taraf gazetesinin yayımladığı darbe planları sahte ve birileri tarafından Çetin Doğan ve onlarca diğer emekli/muvazzaf subayı hapsettirmek amacıyla imal edilmiş.
Biz belgelerin sahte olduğuna işaret eden ve yazımızın ilk bölümünde özetlediğimiz ipuçlarını
blogumuzda tek tek tartıştık (http://cdogangercekler.wordpress.com). Türkiye’de gazete ve diğer medya organlarıyla yaptığımız söyleşilerde dile getirdik. Dış basında bu konuda yazılar yayımladık. Elimizdeki kanıtları bir PowerPoint sunum halinde özetleyip, geniş bir şekilde dağıttık (bu sunum blogumuzdan indirilebilir).
Sunduğumuz kanıtlar aleyhine şimdiye kadar tek bir argüman dahi görebilmiş değiliz. Bu kanıtları çürütmeye yönelik herhangi bir gayret varsa bizim haberimiz yok. Taraf gazetesi, AKP yanlısı basın, ve iddiaları desketleyen ‘liberal’ köşe yazarları bulgularımız üzerine suskunluklarını devam ettiriyorlar. Balyoz iddialarını kitaplaştıran Mehmet Baransu, kendisine Milliyet’te Devrim Sevimay’la yaptığımız söyleşide yönelttiğimiz üç basit soruyu
‘taraf olmamak’ gerekçesiyle cevaplandırmıyor (ve bu şekilde görüşlerimizi doğrulamış da oluyor). 

Darbe senaryosu
Bu noktada ortaya çıkan resmi bir gözden geçirelim. Önümüzde sahte olduğu artık şüphe götürmeyen tezgâhlanmış bir darbe senaryosu var. Senaryoyu günlerce lanse eden ve suçsuz insanların hapiste yatmalarına sebep olan gazete ve ona destek veren köşe yazarları hiçbir şey olmamış gibi yazmaya devam ediyorlar. Sahte belge üretmekle gerçek suç işlemiş olanlar araştırılmıyor ve soruşturulmuyor. Ve onlarca suçsuz emekli ve muvazzaf subay tutuklu olarak Silivri ’deler.
Bu kabul edilebilecek bir resim değildir. Hukuk devletine inanıyorsanız, askerlere ne kadar alerjiniz olursa olsun bu durumu tasvip etmeniz mümkün değil.  
Anlayabildiğimiz kadarıyla, Taraf gazetesinin bu etapta stratejisi ‘biz bu belgeleri ortaya çıkardık, artık iş yargıya intikal etmiştir, gerçek olup, olmadıklarına da mahkemeler karar versin’ demektir. Ancak bu savunulabilir bir argüman değildir. Taraf, en başta ‘elimize bazı belgeler geçti, gerçekliği üzerine kesin bir kanaatimiz yok, ama kamuoyunu ilgilendirdiğini düşündüğümüz için yayınlıyoruz’ demiş olsaydı belki bu makul bir strateji olurdu. Ama gazete bu yayını çok değişik şekilde yaptı. Hiç bir rezerv koymaksızın belgeleri ‘işte size gerçek darbe planı’ diye sundu. “Böyle bir şey olmuş olabilir” diye değil, “Böyle bir şey oldu” diye yayın yaptı.   

Kurumlar ve hata
Taraf gazetesinin sorumluları, en azından Amerika’da yaşadığı için Yasemin Congar, böyle bir durumda saygın bir gazetenin, mesela New York Times’ın ya da Washington Post’un nasıl hareket edeceğini şüphesiz biliyordur. Yaptıkları haberlerin doğruluğu üzerine ciddi kuşkular ortaya çıktığında bu gazeteler mutlaka bir açıklama yaparlar. En azından, ortaya çıkan kanıtlar ışığında yaptıkları yayınların daha temkinli olmuş olması ve kesin kanaat içermemiş olması gerektiğini ifade ederler ve okuyucularından özür dilerler. TSK başta olmak üzere her kurumun yaptığı yanlışlarla yüzleşmesi gerektiğini devamlı vurgulayan bir gazetenin aynı sorumluluktan kendini muaf tutması hoş görülebilecek bir şey değildir.   
Daha vahim olan, bu durum devam ettikçe ortaya çıkacak ciddi sorunlar. Ülkenin dokusundakı yaralar sarılmak yerine derinleşecek, Türk demokrasisinin ‘derin devlet’ten arınması güçleşecek, gerçek suçluların cezalandırılması imkânsız hale gelecek. Toplumsal uzlaşma yerine kutuplaşma siyaseti geçerli olacak. AKP’li bir bakanın müdafiler lehine karar veren hâkimi ‘çetenin hakimi’ olarak değerlendirmesi (ve bakan koltuğunda oturmaya devam edebilmesi) bu gidişatın ürkütücü bir göstergesi.
Biz Ergenekon davalarında neyin gerçek neyin olmadığını bilmiyoruz. Devlet ve/veya kendi çıkarları adına bazı kişilerin çirkin suçlar işlemiş olabileceğini, bunların açıklığa kavuşması gerektiğini düşünüyoruz. Ama iddianamelerin titizlikle hazırlanmadığını, fikir ‘suçu’ sayılması gereken birçok şeyin gerçek suçlarla beraber paketlendiğini, çok kişinin gereksiz sebeplerle tutuklu yargılandığını da görebiliyoruz. Balyoz’da gözlemlediğimiz sahtekarlık, bize benzer şeylerin diğer davalarda da yapılmış olabildiğini düşündürüyor. Maalesef liberal medya, bu davalardaki iddianameleri tıpkı Balyoz’da da olduğu gibi gereken özenle incelemiyor. Askerin vesayeti ortadan kalksın da bu nasıl olursa olsun anlayışı hüküm sürüyor. İlk iki Ergenekon iddianamesi üzerine en kapsamlı ve inandırıcı değerlendirmeyi bir İngiliz gazetecinin (Gareth Jenkins) yapmış olması kanımızca Türkiye için üzücü bir durum.

Demokrasi karşıtlığı
Balyoz iddialarının fiyaskoyla sonuçlanmasının yargı üzerine olumsuz etkileri olacağını, kredibilitesine büyük bir darbe yemiş bir yargının Ergenekon davalarında adaletin gerektirdiği sonuçları elde etmesinin neredeyse imkansızlaşacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Keza yanlış ata oynamış ve kaybetmiş bir liberal gazeteci ve aydın kitlesinin demokrasi karşıtı (militarist ya da dinci) güçlere karşı pek fazla direncinin kalmayacağı da aşikâr.     Liberal medyanın ve yazarların gelinen bu aşamada acilen bir tercih yapması gerekiyor. Eğer askerin her düşmanı benim dostumdur ve ‘asker şunu yaptığına göre mutlaka bunu da yapmıştır’ yaklaşımlarında ısrar edeceklerse bunun bir adalet mantığı değil, bir intikam ve kan davası mantığı olduğunu kabul etmek durumundadırlar. Bu mantık Türkiye’yi aydınlığa değil, daha da karanlık günlere götürecek bir mantıktır. Öte yandan, tercihlerini hukuk devleti yönünde kullanacaklarsa Balyoz ve diğer davalardakı iddialara titizlikle yaklaşmaları, kanıtları objektif olarak değerlendirmeleri, ve insan haklarının ihlâl edilmesine karşı (suçlananların kimliği ne olursa olsun) kesin tavır koymaları lazım. Ancak o zaman gerçek suçlar ve (Balyoz belgelerini imal edenler dahil olmak üzere) suçlular ortaya çıkar.
Biz Balyoz davasındaki sahtekârlığı anlattığımız dostlarımızdan bazen şöyle bir cevap alıyoruz: “Ama
askerlerin bazı bulanık işler içinde olduğu, kesin suçlar işlendiği belli değil mi? Siz bunları inkâr mı ediyorsunuz?” Biz bu tepkileri çok garip buluyoruz. Diyoruz ki, “Biz size bir tek davadaki çarpıklıkları gösteriyor, iddialardakı tutarsızlıklara işaret ediyoruz, siz bize başka davalardan bahsediyorsunuz. Her iddia tek tek, kendi kanıtlarıyla değerlendirilmez mi? Kaldı ki, bir davada ciddi sahtekarlık varsa, ortada belge üreten birilerinin olması size diğer davalara da daha dikkatli yaklaşmamız gerektiğini göstermiyor mu? Bu birilerinin varlığı ve bu kadar etkili olabilmeleri sizi rahatsız etmiyor mu?”
Bu tür tepkilere hak vermemekle beraber Türkiye’de kalıplaşmış bazı düşünce biçimlerini yansıttığını da anlıyoruz. Biz “Balyoz’daki kanıtlar” deyince karşımızdakinin “Ama Şemdinli” demesi, katı laik-devletçi kesimin ‘türban’ lafını duyunca ‘ama irtica’ diye cevap vermesine benziyor. Bu tavırlardan ne biri ne diğeri doğru. İki taraf da genelleme hatası yapıyor ve dolayısıyla kutuplaşmaya hizmet ediyor. İrticayı önlemenin en doğru yolu irticanın kendisi ile mücadele etmektir; kişisel hak ve özgürlükleri sınırlandırmak değil. Aynı şekilde, ‘derin devlet’ ile mücadele kanıtlanmış suçların üstüne gitmekle mümkün olur; bu uğurda hukuğu ve medya etiğini çiğnemekle değil.
Bu kalıpları liberal demokratlar kırmayacaksa kim kıracak?

Pınar Doğan: ‘Balyoz Harekât Planı’nı hazırlatmakla suçlanan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı. Dani Rodrik: Çetin Doğan’ın damadı; Harvard Üniversitesi ekonomi profesörü

BİTTİ


    ETİKETLER:

    Silivri

    ,

    Balyoz davası