Libya operasyonunu uluslararası sistem açısından okuyalım

Fransa ile Türkiye arasında açık bir stratejik rekabet yürüyor. Bu stratejik rekabet Avrupa Birliği meselesinin de çok ötesine geçti.
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

Libya’ya askeri müdahale kararının alındığı ortam ve çerçeve, uluslararası güvenlik sistemi bakımından birtakım ilkleri bünyesinde barındırıyor. Bugüne kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) onay alınan operasyonlarda liderlik rolü ABD veya NATO’da olmuştu. Hatta 1990’lı yılların sonundaki Kosova örneğinde BMGK kararı çıkarılamadığından NATO gönüllüler ittifakı oluşturarak müdahalede bulunmuştu. Bu kez ilk defa olarak ABD dışında bir ülkenin bu derece ön planda olduğu çok taraflı bir müdahale gözlenmektedir. Üstelik geçmiş örneklerden farklı olarak NATO’nun (ve Türkiye ’nin) açıkça dışlandığı bir siyasi ve askeri ittifakla karşı karşıya olduğumuz görülmektedir.
Sarkozy başkanlığında cumartesi günü Paris’te toplanan zirvede 22 ülkenin dışişleri bakanları bir araya geldi. Bunlara AB Başkanı Van Rompuy ile AB’nin Dış Politika Temsilcisi Ashton da eşlik ettiler.

Fransa, zirveye AB kurumları ve bölge ile ilgili AB ülkelerinin temsilcilerinin yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Clinton, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Arap Ligi Genel Sekreteri Amr Musa’yı davet etmişti. Ayrıca Katar Başbakanı ile Irak, Ürdün ve BAE Dışişleri Bakanı da toplantı katılımcıları arasında yer almaktaydı. Davet edilmeyenler arasında göze çarpanlar ise Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile NATO Genel Sekreteri Rasmussen’di. Sonuçta Paris bunu Fransa’nın öncülüğünde ve AB’nin görünür olduğu bir operasyon olarak lanse etti. Fransa bilinçli olarak NATO’yu devre dışı bırakarak alternatif bir siyasi ittifak kurma yoluna gitmişti. Burada ilginç olan Fransa’nın amaçlarının ötesinde, uluslararası toplumun ve de özellikle bugüne kadar NATO’nun birlik ve bütünlüğüne büyük önem atfetmiş olan küresel güç ABD’nin buna nasıl yeşil ışık yaktığıdır. Zira Fransa’nın bu tutumu nihayetinde bölgesel bir güvenlik örgütü olan NATO’nun altını oymakla eşanlamlıdır.

Fransa’yı anlamak
Fransa’nın bu tutumunun nedenlerine gelince.. Öncelikle Sarkozy’nin 2012 yılında yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde popülaritesini oldukça yitirdiğini hatırlamak gerekiyor. Hatta son yapılan kamuoyu yoklamalarında % 21’lik bir destekle aşırı sağın lideri Marion Le Pen’in de arkasında yer aldığı görülüyor.
Dolayısıyla Libya’ya müdahalede öncü rolüne, Sarkozy’nin içeride kaybettiği desteği yeniden elde etmek için kurguladığı bir senaryo olarak bakmak gerekiyor. Fransa aynı zamanda Kuzey Afrika’da kaybettiği prestiji de bu suretle yeniden elde etmek peşinde. Fransız politikası uzun zaman kendi etki alanında gördüğü Mağrip ülkelerindeki rejimlere destek oldu. Hatta o kadar ki Tunuslu lider Ben Ali devrilmeden bir hafta önce Fransa, başlamış olan halk hareketlerine karşı rejime destek olmak adına Fransız iç güvenlik kuvvetlerinin Tunus’a gönderilmesi önerisinde bulunmuştu.

Büyük prestij kaybı
Fransa’nın demokrasi talebiyle başkaldıran muhalif güçlere karşı algılanan tutumu, Paris’in Arap halkları nezdinde büyük prestij kaybına yol açmıştı. Dışişleri Bakanı Michelle Alliot-Marie’nin yılbaşında tatil için Tunus’a Ben Ali tarafından sağlanan uçakla gitmesinin ortaya çıkması, bardağı taşıran son damla olmuş ve Sarkozy Kuzey Afrika’daki gelişmeler hakkında bu derece yanlış değerlendirmeler yaptığı ortaya çıkan dışişlerinin başına eski yoldaşı Alain Juppe’yi atama yoluna gitmişti.
Sarkozy bu atama sonrasında Fransa’yı yeniden insan hakları savunucusu ve etik değerler üzerinden dış politika yapan ülke konumuna hızla getirmeye çalışmaktadır. 2007’de Kaddafi’yi büyük merasimle ağırlayan Libya liderinin Paris’in orta yerinde çadırını kurmasına olanak sağlayan Sarkozy, bu sayede geçmişin günahlarından kendini ve ülkesini arındırmaya çalışmaktadır.

Türkiye tepki göstermeli
Libya operasyonu bağlamında oluşturulan bu siyasi ve askeri ittifakın uluslararası sistem ile ilgili olduğu Türk dış politikasının tercih ve dengeleri bakımından da kaydadeğer sonuçları olacaktır. Öncelikle Türkiye’nin NATO’nun rolü ve varlık nedeni konusunda başta ABD olmak üzere ittifaktaki ortakları ile açık sözlü bir diyalog başlatması gerekmektedir. Zira bu gelişme artık NATO’nun asli görevi olan bölgesel güvenlik konularında bile süreç dışı tutulmasının ve AB ile ikame edilmesinin kapısını aralamaktadır. AB üyelik süreci iyice belirsizlik kazanan Türkiye’nin, bölgesel güvenlik sisteminde açıkça Türkiye aleyhine olabilecek bu köklü ve sistemik değişim hamlesini bertaraf edecek adımları atması gerekmektedir.
Fransa’nın Türkiye’yi dışlayıp başlattığı diplomatik hamle ve sonucunda gelen operasyon, Fransa-Türkiye ilişkileri bakımından da bazı saptamaların yapılmasını gerekli kılıyor. Öncelikle bu girişim neticesinde, Fransa’nın Türkiye’ye yönelik söyleminin samimi olmadığının açıkça görüldüğü ifade edilmelidir. Sarkozy’nin iktidara gelmesi ile Fransa’nın resmi söylemi, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı oldukları ancak bunun ikili ilişkileri etkilememesi gerektiği ve Türkiye ile siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkileri geliştirmek istedikleri yönünde olmuştu. Daha birkaç hafta önce Ankara ’ya gelen Sarkozy de aynı söylemi tekrarlamıştı. Oysa ki Libya’ya yönelik operasyon hazırlıklarından bilhassa Türkiye’yi uzak tutmak isteyen Fransa’nın verdiği mesaj çok farklı okunmalı. Bugün gelinen noktada Fransa ile Türkiye arasında açık bir stratejik rekabet bulunmaktadır. Bu stratejik rekabet AB meselesinin de çok ötesine geçmiştir. Paris ile Ankara’nın ilişkileri bundan böyle bu gerçeğin ışığında kurgulanacaktır. Fransa ile Türkiye arasındaki stratejik rekabetin bu derece açığa çıkmasının ister istemez Türkiye-AB ilişkilerine, Türkiye’nin AB ile kurmaya istekli olduğu dış politika diyaloğunun hayata geçirilmesine ve NATO içindeki dengelere de etki edeceği kesindir. (* EDAM Başkanı ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda kıdemli araştırmacı)