Londra, AB'nin mali gözetimini onaylar mı?

Avrupa'nın başlıca finans merkezi olan Londra'da AB'ye dair tartışmanın esamesinin neredeyse okunmaması endişe verici bir durum.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Avrupa ’nın başlıca finans merkezi olan Londra, 1990’ların sonu ve 2000’lerin büyük bölümünde birçok faktörün istisnai biçimde bir araya gelişinden nemalandı. Avrupa’nın mali entegrasyonundan büyük kazanımlar elde etti. AB ’nin finans hizmetleri için ortak pazar oluşturma çabaları ve sınırlar ötesi mali bariyerleri kaldırmak yönündeki küresel eğilim de kenti fişekledi. Öte yandan Britanya’nın bütün finans sistemi, Londra kenti de dahil, o dönemde ülkenin mali denetim otoritesi olan Finans Hizmetleri Kurumu’nun (FSA) benimsediği ‘yumuşak’ denetim felsefesi uyarınca büyük ölçüde başıboş bırakıldı. Vergi yükümlülükleri de benzer biçimde gevşekti. Britanya hükümeti ve kamuoyu buna itiraz etmedi, zira birçoğu Londra’nın refahını bütün ülke için bir nimet olarak görüyordu. Ve Brüksel’deki AB yetkilileri, birliğin içinde ulusal bariyerleri yıkan devlet müdahalesini azaltma politikası doğrultusunda hareket etmekten memnundu.

Manş değişimlerinin etkisi
İşte bu bileşim, mali krizle birlikte ortadan kalkmış durumda. Britanya’daki siyasi konsensüs keskin biçimde değişerek, mevcut ekonomik sorunlardan dolayı bankacıların suçlandığı bir noktaya geldi. FSA ve İngiltere Bankası başkanları, finans şirketlerinin iş modellerinin kısıtlanması yönündeki küresel çağrıların ön saflarında yer alır oldu, ki Britanya Başbakanı David Cameron ve hükümetinin kurduğu Bağımsız Bankacılık Kurulu, bu yıl sonunda açıklayacağı nihai raporunda bu esaslar doğrultusunda önlemler önerebilir. Bu arada mali konsolidasyon doğrultusundaki katı yönelim, Londra ve burada yaşayan zenginler üzerindeki vergilerin yükseltilmesi baskısını arttırıyor.
Britanya, eşzamanlı olarak Manş boyunca yaşanan değişimlerin de etkisi altında. AB kendi yeniden düzenleme döngüsüne girmiş durumda. Üç yeni Avrupa Denetim Kurumu (ESA’lar), 1 Ocak’ta faaliyetlerini başlattı ve muhtemelen Londra’nın denetleyici yapılarını krizden önce var olan kıta kaynaklı her kurumdan (sözgelimi Paris merkezli Avrupa Teminatlar ve Piyasalar Dairesi (ESMA) ve Londra merkezli Avrupa Bankacılık Kurumu (EBA)) daha doğrudan etkileyecek. ESA’ların görevi, mali kuralları mevcut Avrupa direktiflerinden daha uyumlu hale getirecek ‘tek bir kurallar bütünü’ oluşturmak. Ayrıca bazı piyasa aktörlerini de (sözgelimi ESMA gibi kredi derecelendirme kuruluşları) doğrudan denetleyecek.

Londra’nın büyük korkusu
Britanya, bu reformu Haziran 2009’daki hayati önemde bir zirvede, İzlanda krizinin anıları henüz tazeyken ve tek başına çaresiz bırakılma korkusu yaygınken destekledi. Fakat şimdi görünen o ki Londra’da birçokları buna kuşkuyla bakıyor. İlginç bir paralellik zuhur edebilir. 1990’ların başında Almanya, euronun oluşturulmasının ve AB ortak pazarının buna bağlı olarak güçlendirilmesinin bedeli mahiyetinde, para politikasını birliğe emanet etmeyi kabul etmişti. Fakat mevcut kriz, Avrupa Merkez Bankası’nı, Frankfurt’ta bulunmasına rağmen, hikmetinden sual olunmaz bir ‘Bundesbank’ (Alman Merkez Bankası) gibi davranmaktan vazgeçmek zorunda bırakıyor. Almanya’daki reaksiyonlar (sözgelimi geçenlerde Bundesbank Başkanı Axel Weber’in çok konuşulan istifası), para politikası üzerindeki egemenliğin kaybının bu ülkede hâlâ ne kadar hassas bir mesele olduğunu açığa vuruyor. Benzer biçimde Britanya, AB finansal entegrasyonu uğruna ESA’ları kabul etti, fakat sonuçlarına hazırlıklı olmayabilir.
Londra’nın en büyük korkusu, ABD’yle Avrupa arasında dünyanın hâlâ en önemli kıta aşırı finansal ilişkisinde ‘kapı bekçisi’ konumunun baypas edilmesi. Bu açıdan ESA’lar üzerinde kopan bir kavganın, sözgelimi Deutsche Börse’yle NYSE Euronext arasındaki birleşmeden çok daha büyük bir tehdit teşkil ettiği görülebilir. Yeni kurumlar, bu bakımdan küçük ve toy. Bütün AB üyelerine eşit ağırlık veren idari çerçeveleri, muhtemelen belli bir işlevsizliğe yol açacak. Mevcut gerilim testi, EBA’ların itibarını daha baştan çökertebilir. Fakat ESA’ların zaman içinde büyüyeceği neredeyse kesin gibi. Büyük Amerikalı finans şirketleri, kıtada mali korumacılıkla mücadele etmek için ESA’ların faaliyetlerini destekleyecek ve Londra’yla kaçınılmaz sürtüşmeler, sıradan etki alanı savaşlarından çok daha ciddi anlamlar kazanacaktır.

Mantıksızca bir tutum
Elbette Londra’nın AB politikasının önünde çok daha büyük zorluklar var. Euro krizinde Britanya (sözgelimi İsveç veya Polonya’dan farklı olarak), sanki yeni ekonomik idari düzenlemelerin sonuçlarından etkilenmeyecekmiş gibi davranıyor. Bu, mantıksız bir tutum. İyi veya kötü, Britanya ortak para birimini içeren AB kurumları açısından büyük bir ‘yeniden harmanlanma’ haline gelecek süreçten muaf kalmayacak. Fakat buna bağlı gelişmelerin görünür hale gelmesi, biraz zaman alabilir. AB’ye kuşkuyla bakan seçmenlerle yüz yüze olan Britanyalı siyasetçiler için kısa vadede en kolay yaklaşım, kafalarını kuma gömmektir. Bu arada ESA’ların gücüne dair tartışmalar, Britanya’nın Avrupalı komşularıyla ilişkilerinde odak noktası olmayı sürdürecek. Londra’nın pan-Avrupa denetiminin yokluğunda pan-Avrupa faaliyeti geliştirdiği kriz, önceki koşullarda sürdürülebilir değildi; o günlere dönülmesi de beklenemez. Fakat Londra’daki birçok aktör, işlerin aldığı yeni şekli hâlâ görmek istemiyor. Bugünlerde Londra’da AB’ye dair tartışmanın esamesinin neredeyse okunmamasıysa endişe verici. (Düşünce kuruluşu Bruegel’in üyesi ve Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nde ziyaretçi akademisyen, Radikal’e özel, Şubat 2011)