Medya etiği ve demokrasi

Çoğulcu demokratik düzenin vazgeçilmez unsurlarından olan ve temel işlevi 'toplumsal olaylara ayna tutmak' olarak tarif edilen medya, yansıttıkları, yansıtmadıkları ve...
Haber: CENGİZ ÖZDEMİR / Arşivi

Çoğulcu demokratik düzenin vazgeçilmez unsurlarından olan ve temel işlevi 'toplumsal olaylara ayna tutmak' olarak tarif edilen medya, yansıttıkları, yansıtmadıkları ve yansıtma biçimiyle her zaman tartışma konusu olmuştur. Esasen medyanın kendisinden kaynaklanmayan bu tartışma çoğu zaman da kaçınılmaz görünüyor.
Çünkü medyanın ayna tuttuğu toplumsal olaylar, aynı zamanda ekonomik, siyasi ve ideolojik bir nitelik taşıyorlar. Özellikle medya-siyasal iktidar ilişkisi de, en önemli tartışma konularından biri olarak gündemin ilk sıralarındaki yerini hiç kaybetmiyor.
Medyaya sıkça yöneltilen eleştirilerin başında objektif olmamak geliyor. Bu eleştiri veya tartışmalar, medyanın salt siyasi ve ekonomik gelişmelere ilişkin takındığı tavırla sınırlı değil kuşkusuz. Aslında demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü alanlarında başlatılan tartışmalar, bir şekilde basın ya da medya tartışması veya sorununa dönüşüveriyor. Bunların yanı sıra, kişilik haklarına, özel hayata ve mahremiyete saygı gibi kavramlar da sık sık medya sorununun bir diğer parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Malatya ve İsviçre
Ülkemizde medyanın işlev ve misyonunun hararetle tartışıldığı son iki toplumsal olay, İsviçre ile oynadığımız milli maçlar sonrasındaki olayların verilmesi ile Malatya'daki çocuk yuvasında yaşanan şiddet uygulamasının gizli kamera ile tespit edilen görüntülerinin yayımlanması oldu. Her iki toplumsal olay da, öncelikle Star TV ekranlarından verildi. İsviçre maçları sonrasındaki olayların verilmesi tartışmasına bu yazıda girmiyorum. Çıkan olaylara ilişkin cezaların kesinleşmesi ve futbol federasyonunun olağanüstü genel kurulunun yapılmasından sonra, bu konuyu çok daha ayrıntılı ele almayı daha doğru buluyorum.
Malatya'daki çocuk yuvasında uygulanan şiddete gelince, Star TV'nin Deşifre programında Mehmet Ali Önel, bu sosyal yarayı tüm çarpıcılığıyla ve hiçbir yoruma gerek bile bırakmayacak çıplaklıkla gözler önüne serdi. Görüntülerin televizyon ekranlarına taşınması, hiçbir müfettiş raporunun yapamayacağı bir etki doğurdu. İlgili devlet kurumları da, kamuoyu da hemen harekete geçti. Eğer bir gün profesyonel yaklaşım ile şefkati buluşturan daha insancıl bir sosyal hizmetler sistemine kavuşursak -ki hepimizin arzusu bu yöndedir- Star TV'de yayımlanan o yürek parçalayıcı görüntüler, sanırım bir milat olarak kabul edilecektir.
Medyanın demokratik denetim işlevini yerine getirdiği bu ibretlik olaya elbette farklı pencerelerden da bakılabilir. Mahremiyete tecavüz açısından kimi zaman ciddi sakıncaları görülen gizli kamera yöntemi, bu olay bağlamında tekrar tekrar tartışıldı. Ancak takip eden günlerdeki tartışmaların odağında, demokratik bir toplumda medyanın denetim rolü çok daha ağırlıklı olarak yer aldı.
Batı'da durum
Tartışma bize özgü değil: Kuşkusuz, denetim işlevi açısından medyanın tartışıldığı tek ülke Türkiye değil. Kavram ve kurumların daha oturmuş olduğu Batı toplumlarında da aynı şiddette olmasa bile benzer tartışmalar yapılıyor. Irak'ta Ebu Garib Cezaevi'ndeki insanlık dışı işkence manzaralarını günışığına çıkardığında alkış tuttuğumuz Amerikan medyasıdır. Aynı şekilde, 'neo-con' şahinliğin emrinde savaş politikalarına hizmet eden bir manipülasyon aracına dönüşürken kınadığımız da Amerikan medyası.
Kısaca bize düşen öncelikle kendi 'evimize' çekidüzen vermektir. Özellikle ülkemizde tartışma konusu olmayan hemen hemen hiçbir kavram ve kurumun olmadığı kabulüyle başlamamız doğru olacaktır. Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, laikliği, milli bütünlüğümüzü, kimliğimizi, yerleşik anayasal bir düzende çoktan oturmuş olması gereken devlet kurumlarının konumlarını ve kuvvetler dengesini sürekli tartışıyoruz.
Saf tutuş
İdeoloji yüklü kavram ve semboller etrafında saf tutuyoruz. Toplumsal ve siyasi mutabakat istisna; ihtilaf asıl hale geldi... İnsanoğlunun uzun medeniyet yürüyüşünde elde ettiği büyük kazanımları, hatta kendi ulusal kültürümüzü ve değerlerimizi bile karşılıklı kavgalarımızın ve polemiklerimizin aracı olarak o kadar sıklıkla kullanıyoruz ki, yüce anlamlar yüklediğimiz kavramları yine kendimiz içeriksizleştiriyoruz, içlerini boşaltıyoruz.
Kavramların ve kurumların böylesine karşılıklı mevzilendiği bu sürekli kavga ve tartışma ortamında, medya gibi toplum hayatının tüm yönlerini doğrudan etkileyen/belirleyen bir kurumun da sık sık tartışma konusu, hatta tartışmanın tarafı olması normal olsa gerek.
Çoğulcu toplum düzeni ve medya: Elbette, bu kavramsal ve kurumsal oturmamışlık bizleri ideal olanı aramaktan, bu amaçla entelektüel çaba sarf etmekten alıkoymamalı. Bu yazının amacı da, demokratik, çoğulcu ve özgür bir toplumda medyanın ideal yerini tarif etmeye dönük bir katkı sunmaktır. Alt başlıkların her birinde de, o ideal ve olması gerekenin vazgeçilmez boyutları ele alınmaktadır.
Medya, demokratik devlet ve toplum hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir dedik. Öyle ki, devlet olmanın asli unsurları olan yasama, yürütme ve yargı organları kadar vazgeçilmez bir işlev gördüğü içindir ki, medya hakkında bugün yerli ve yabancı literatürde 'dördüncü kuvvet' nitelemesi yapılıyor. Yani, medyaya dördüncü kuvvet denilmesi işlevsel açıdan vazgeçilmezliği nedeniyledir. Bu özelliğiyle de adeta 'kuvvetler ayrılığı' ilkesini tamamlar niteliktedir. Kuvvetler ayrılığının önemi ise şuradadır: Erklerin birbirinden bağımsız olarak işlevini yerine getirmesi, demokratik denetimin gereği gibi yapılmasını, bir kurallar rejimi olan demokraside keyfiliğin önüne geçilmesini, hukukun üstünlüğünün temin edilmesini ve sonuçta kamu yararının azamiye çıkarılmasını sağlar. En azından hedef budur.
Anahtar kavram
Bu bağlamda medyanın rolüne baktığımızda, burada da anahtar kavram 'denetim'dir. Bir devlet düzeninden söz ederken, sadece devletin kurumları arasındaki bir ilişkiden ve bir aygıttan söz ediyor değiliz. Bu düzen, toplumsal bir düzendir ve devlet faaliyetlerinin çoğunluğu da doğrudan toplumu ilgilendirir. Burada da demokrasi kavramı öne çıkar.
Demokraside ise, halkın hür iradesiyle kendisini yönetecek yöneticileri seçmesinin yanında onlardan hesap sorabilmesi de hayati önemdedir. Hesap sormada periyodik seçimler elbette vazgeçilmez bir rol oynar.
Ancak, başka bir denetim ve hesap sorulabilirlik sürecinin de olması gereklidir. İşte bu noktada, dördüncü kuvvet olarak medyanın, kamu adına, yöneticileri denetleme, kamuoyunu olan bitene ilişkin bilgilendirme ve bunu yaparken de hesap sorulabilmesine katkıda bulunma gibi bir önemli işlevi karşımıza çıkıyor. Medyanın bu anlamdaki işlevi, bir nevi 'sivil takip' olarak adlandırılabilir.
İfade özgürlüğünün doğal uzantısı: İfade özgürlüğü ile basın/medya özgürlüğü ilişkisini görmek için, öyle uzak geçmişe gitmeye gerek yok. Kısa bir süre önce olaylı bir şekilde gerçekleştirilen Ermeni konferansını hatırlayalım. Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılması planlanan konferans mahkeme kararıyla iptal edilmiş;
3 Ekim öncesinde Türkiye'yi zorda bırakan bu karar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da desteğiyle başka bir üniversitemizde yapılmıştı.
Konferans kompozisyonunun tek yanlılığını ve Ermeni tezlerine yakınlığını savunabilirsiniz. Ancak, gelmek istediğim nokta şudur: Ülkenin Başbakanı'nın bile tasvip etmediği söz konusu mahkeme kararını eleştiren beş gazeteci-yazar hakkında geçtiğimiz hafta 'adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' ve 'devletin yargı organlarını aşağılama' suçundan 10 yıla kadar hapis talebiyle dava açılması, ifade özgürlüğü açısından düşündürücü olsa gerek.
Uluslararası referanslar
İfade özgürlüğü ile basın özgürlüğü arasındaki ilişki bu kadar açıkken, uluslararası referanslar göstermeye elbette gerek yok. Ama illa göstermek gerekirse, şunları söylemekle yetinelim: Ülkelerin insan hakları ve demokrasi karnesi bağlamında, resmi veya gayri resmi düzeyde dünyada hazırlanan tüm raporlarda medya veya basın özgürlüğünün ayrı bir yer tutması, evrensel bir boyuta işaret etmektedir.
3 Ekim'de üyelik müzakerelerine resmen başladığımız AB'nin medya konusundaki temel referansları da çoğulculuk ve çeşitliliktir. 2000'de AB çerçevesinde imzalanan Temel Haklar Şartı, 'medya hürriyetine ve çoğulculuğa saygı'yı bağlayıcı bir ilke olarak kabul eder. Geçtiğimiz yaz referandumlarla gündemde olan AB Anayasası da ifade ve iletişim özgürlüğünü teminat altına almaktadır. Yine, içinde bulunduğumuz Avrasya coğrafyasında Soğuk Savaş sonrası bu dönemde giderek önemli bir demokrasi ve güvenlik platformuna dönüşen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı da, medya hürriyeti konusuna bigane kalmamış ve 54 üye ülkenin imzasıyla 1997 yılında merkezi Viyana'da olmak üzere bir AGİT Medya Özgürlüğü Temsilciliği kurmuştur. Temsilciliğin görevi, AGİT bölgesinde medya alanındaki gelişmeleri yakından takip etmek ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği durumlara karşı bir 'erken uyarı mekanizması' oluşturmaktır.
Şurası açık: Demokratik bir düzende milletten aldığı temsil yetkisiyle ve yasal çerçeve içinde görev yapan yöneticilerin faaliyetlerinin, kuvvetlerin birbirlerini denetlemesine ilaveten medya aracılığıyla da denetlenmesi, ancak hür bir medya ortamının varolmasıyla mümkün. Bu ortamın olup olmaması ya da düşünce ve ifade özgürlüğü açısından kısıtlı olup olmamak, siyasi sistemin demokratik olup olmadığının da en önemli ölçütüdür. Basın özgürlüğü veya daha geniş ifadeyle medya özgürlüğü de, en temel insan hakkı olan ifade özgürlüğünün tabii bir uzantısı olarak demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır. Medya alanında rekabetin ve çoksesliliğin kısıtlandığı bir ülke hakkında demokratik ölçütler açısından hiç de iyi şeyler söylenemeyeceği açıktır.
Medya, neden objektif ve sorumlu davranmak zorunda? Gerek düşünce ve ifade hürriyetiyle ayrılmaz bağlantısı, gerek ulusal kültürle yakın ilişkisi, gerekse kamuoyu oluşumu ve yansıtılması açısından bakıldığında medya sektörü hiç de sıradan bir sektör değil. İnsanların dünyalarının şekillenmesinde büyük etkiye sahip, güçlü bir iletişim aracıdır medya. Bir ticari faaliyet olmasına karşın, hitap ettiği ve etkileşim içinde bulunduğu alanın doğası gereği toplumsal ve siyasal alanla ilgilidir. Bu durum, medyayı gerçek bir güç ve etki merkezi haline getiriyor. Özellikle de televizyon, insanların hayatları üzerinde derin etkiler yapabiliyor. Bir süredir kadın programlarının, 'reality show'ların olumsuz etkileri tartışılıyor. Konusu mafya olan televizyon dizilerinin özellikle gençler üzerinde özendirici bir etkisi olup olmadığı sorgulanıyor.
Etik sorumluluk
Televizyonlardaki siyasi program ve propagandaların, eğitim düzeyiyle doğru orantılı olmak üzere seçmenlerin siyasi davranışları üzerinde etkisi olduğu biliniyor. Dolayısıyla, objektiflik ve etik sorumluluk, her alandan daha çok medya için gereklidir.
'Medya okuryazarlığı' ve medya izleyicisine düşen görevler: Sağlıklı medya yapılanmasına ve objektif yayın hedeflerine ulaşmada, medya izleyicisine de büyük görevler düşüyor. Nasıl ki, dördüncü kuvvet olarak medyaya, kamu adına yetki kullananları denetlemek gibi önemli bir işlev yüklüyorsak, medya izleyicisinin de eleştirel bir bakışa sahip olması ve eleştirilerini mümkün olan her mecrada ifade etmesi, hem medyanın kendisi, hem de toplum için 'optimum' faydayı bulmada yararlı olacaktır. Bu, aslında demokratik katılım sürecinin de bir parçasıdır.
Adına 'medya okuryazarlığı' denen ve medya mesajlarını sorgulayıcı bir yaklaşımla ele alan bu süreç, Batı'da iletişim alanında giderek önem kazanmaktadır.
Çünkü gerçeklere ayna tutma görevi yüklediğimiz medya, gerçeğin birebir kendisini değil, gerçeği 'kendi algılayışı' ile vermektedir. Bu durum, eleştirel bir okumayı gerekli kılmaktadır. Bir yandan, yayıncılar olarak bizler; objektif, sorumlu, etik normlara bağlı bir yayıncılık açısından eksikliklerimizi giderme çabası gösterirken, diğer yandan hedef kitlemiz olan ve üzerinde çok yönlü etkimizin olduğunu bildiğimiz izleyicilerimizden de yapıcı katkılar alabilmeliyiz. Ki, bu geri bildirimlerle kendimizi sorgulayabilelim. Böylece sektörümüz, insanımız, demokrasimiz ve ülkemiz adına daha güzel bir medya yapılanmasını hayata geçirebilelim.

Cengiz Özdemir: Star TV Genel Yayın Yönetmeni