Mithat Paşa mı Cevdet Paşa mı?

Kavga Tanzimat'tan beri sürüyor aslında. Yani neredeyse iki asırdır. İmparatorluğun sancılanmasından itibaren değişim gerektiği fikrine katılmayan yoktu.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Kavga Tanzimat'tan beri sürüyor aslında. Yani neredeyse iki asırdır. İmparatorluğun sancılanmasından itibaren değişim gerektiği fikrine katılmayan yoktu. Ama değişim gerekli demekle bitmiyordu iş. Değişimin ne yönde olacağına karar vermek gerekiyordu. Ve kavga oradan çıktı. Bir grup, adına ister Batılılaşma ister Avrupaileşme denilsin Hıristiyan dünyasında gelişmenin önünü açan reformlara benzer bir açılımı gerçekleştirmek gerektiği fikrini savunuyordu; bir diğer grup devletin kuruluş felsefesi olan düşünceye, İslami kaynaklara dönüşün gerekli olduğunu.
Yeniçeri'nin ağzında 'İstemezük..' lafıyla ünlenen karşı çıkış gerçekte 'değişim istemeyiz' manasına gelmiyordu. 'Sarayın planladığı yönde değişime karşıyız' demekti bu. Çürüyen, çözülen, kişisel çıkardan başka derdi olmayan yeniçeri 'gittiği yere kadar...' eskiye tutunmanın derdindeydi şüphesiz ama onu ileri süren 'ulema-vükela' grubunun gözünde hilafet sancağını elinde tutan ve bu sancağın ifade ettiği manaya sadık kalarak asırlar boyu üç kıtada hükmünü hâkim kılan Devlet-i Âl'i Osman'ı dardan kurtaracak formül 'Gâvurlaşmada' değil İslam'da aranmalıydı. Bu düşünceyi savunan kadronun gerek halk nezdinde gerekse medrese ve saray çevresinde büyük ölçüde desteği vardı ama 'çözüm' denildiğinde dilleri tutuluyordu. Herkes İslam diyordu ama herkesin yüklediği mana başkaydı. Proje içermeyen soyut düşünceler, ayet nakilleri, hadis örnekleriydi anlattıkları. Birinin söylediği diğeriyle çelişiyordu.
Diğer kampta olanların ise ellerinde, Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu değerler, kavramlar, yasalar ve bunlara dayanan kurumsal yapılar vardı.
'Yeterince vakit kaybettik. Tereddüt etmeye gerek yok.. Üzerinde fazlaca tartışma yapmaksızın Batı'nın kurumlarını ve temel yasalarını aynen benimseyelim, gerekirse değiştiririz diyorlardı...
Radikal Mithat Paşa
Asıl adı Ahmed Şefik olan Mithat Paşa 18 Ekim 1822'de İstanbul'da doğdu. Çocukluğu babasının naip olarak bulunduğu Vidin ve Loveç'te (O zamanki adı Lofça) geçti. Özel eğitim gördü. 1834'te yani 12 yaşında Divan-ı Humayun kaleminde görev aldı. Övülmüş kişi manasında Mithat mahlası burada verildi ona. Daha sonra Arapça ve Farsça öğrendi. 1854'te sadrazam olan Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa tarafından Rumeli'de yaygınlaşan isyan ve eşkıyalık olaylarını bastırmakla görevlendirildi. Orada sağladığı başarıya karşılık sonra, görgü ve bilgisini artırması için Avrupa'ya gönderildi. 1861'de vezir rütbesiyle Niş Valiliği'ne atandı. Orada öylesine başarılı oldu ki Sultan Abdülaziz tarafından genel bir reform programı hazırlamakla görevlendirildi. Ayrıca Silistre, Vidin ve Niş'in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayeti'nin başına getirildi. Vilayet merkezinden köylere kadar yerel meclisler, bayındırlık, fen ve eğitim işlerine bakacak yeni daireleri oluşturduğu, Ziraat Bankası'na vücut veren Memleket Sandığı'nı kurduğu süreçtir bu. Tabii aynı zamanda İstanbul'da kimi eski bürokratların kendisinden rahatsız oldukları dönemdir de.
Ama padişahın desteği vardır bu dönemde Mithat Paşa'nın arkasında. Edirne Valiliği'ne tayin edildiğinde âdet üzere Abdülaziz'e veda ziyareti için gittiğinde Abdülaziz onun açık sözlülüğünden öylesine etkilendi ki, görev yerine göndermeyip kendisini sadrazam olarak tayin etti. Ama uzun sürmedi sadareti. Mahmut Nedim Paşa'nın, göz boyamak için hayali gelir rakamlarıyla şişirdiği bütçeyi gerçek haliyle düzenleyip padişaha sunması hoşnutsuzluk doğurdu. Devlet giderlerinin gelirlerinden çok olduğu, tasarruf ihtiyacı, dolayısıyla diğerleriyle birlikte sarayın tahsisatlarının da kısılmasını gerektiren bir çözümdü Mithat Paşa'nın sunduğu. Kimseyle istişare etmeden kendi kanaatleri doğrultusunda dış politika izlemesi de ayrı bir kusurdu!. Sonuçta 31 Temmuz 1872'de yani göreve başladıktan üç ay sonra azledildi. Bundan sonra meşruti yani anayasaya dayalı meclis idaresini kurma mücadelesi vermeye başladı. Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Nazırı Süleyman Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi'yle anlaştı ve Abdülaziz'in tahttan indirilmesi girişiminde başı çekti.. Ancak Abdülaziz'in yerine getirilen V.Murad önceden kendisiyle konuşulduğu halde saray darbesinin beklediğinden daha kısa sürede yapılmasını Abdülaziz'in bir tuzağı olarak görüp bunalım geçirince ihtilal kadrosu onunla çalışmanın imkânsız olduğunu görerek veliaht 2. Abdülhamid'le temas ettiler. Heyet adına şehzadeyle görüşen Mithat Paşa ondan meşrutiyeti ilan edeceği vaadini aldıktan sonra, V. Murad hal edildi ve yerine II.Abdülhamit geldi. Mithat Paşa'nın ikinci sadaret devresiydi bu. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk Kanun-ı Esasi'sini yani anayasasını bu dönemde hazırlandı ve yürürlüğe soktu Mithat Paşa. İlk seçimler yapıldı, ilk meclis toplandı. Ama rahatsızdı Abdülhamit. Meşrutiyetin imparatorluğu kurtaracak çare olmadığı, hatta tam aksine yıkımı hızlandıracağı kanısındaydı. Bundan dolayı Mithat Paşa'yla çalışmak istemiyordu artık. Sonuçta onu görevden almakla kalmadı Kanun-ı Esasi'nin kendisine verdiği sürgün hakkını kullanarak memleket dışına çıkardı. Bir süre Avrupa'da kaldı Mithat Paşa. Sonra tekrar çağrıldı. Önce Suriye Valiliği'ne daha sonra İzmir Valiliği'ne getirildi. Sonun başlangıcıydı bu. İstanbul'da Abdülaziz'in tahttan indirildikten sonra gözaltında tutulurken intihar diye açıklanan ölümünü soruşturan heyet olayın cinayet olduğu kanaatiyle dava açmış Yıldız Mahkemesi adıyla anılan yargı süreci başlamıştı.
Hesaplaşma başlıyor
Bulgaristan'da Lofça kasabasında doğmuştu Ahmed Cevdet Paşa. Babası kasabanın ileri gelenlerindendi. İlkokulda Mithat Paşa'yla birlikte okudular. İkisinin de zekâ pırıltıları küçük yaşta belliydi. Mithat Paşa yetenekleriyle 9-10 yaşlarında temayüz etmiş, İstanbul'da memuriyete başlamış; Arapça, Farsça, Fransızca, Bulgarca bilen Cevdet Paşa da talebelik yıllarında ders vermek için icazet almıştı... Tahsiline İstanbul'da devam eden Cevdet Paşa ilk olarak 1844'te Rumeli Kazaskerliği'ne bağlı Premedi Kadılığı görevine getirildi. Bir yıl sonra da İstanbul Müderrisliği yetkisini aldı. İlmi vukufiyeti, nezaketi ve özgün görüşleriyle Osmanlı'nın fikren en karışık olduğu dönemde meselelere getirdiği farklı çözüm önerileriyle dikkat çeken bir ara şeyhülislamlığa getirilmesi düşünülen kişidir Cevdet Paşa. Modernleşme gereğine inanan, Batı'nın zihniyetini değil kulladığı metot ve formları benimsememiz gerektiğini savunan Cevdet Paşa'nın da muarızları vardır. Nitekim şeyhülislamlığa getirilmesinin düşünüldüğü dönemde açıktan karşı çıkılamadığı için makama atanmanın şartı olan ilmiye sınıfına mensubiyeti işaret eden 'Efendi' sıfatı üzerinden alınıp 'Paşa'lık verilmiştir.
Onun Mecelle'yi hem geleneksel hukuku savunan ilmiye sınıfına karşı hem de 'Bu bir vakit kaybıdır, Batı'dan kanunu tercüme edip kabul edelim' diyen Avrupalılaşma yanlılarına karşı mücadele vererek hazırladığını kaydetmek gerek. Mecelle İslam Hanefi fıkhına dayalı bir kanun metnidir kuşkusuz ama Avrupa'nın kanun yazım tekniğine uygun normlarda kodifiye edilmiş olduğu da tartışılmaz.
Mithat Paşa Taif zindanlarında noktalanacak akibetine yürürken şöhretinin doruğunda olan Ahmet Cevdet Paşa Adalet Bakanı'ydı. Onun Mithat Paşa'ya kişisel bir husumeti olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak Cevdet Paşa'ya göre ülkenin içine sürüklendiği zihin karışıklığının mesulüydü Mithat Paşa. Padişahlığı kaldırıp cumhuriyet ilan etmek dahil her fikrin atfedildiği, Osmanlı sancağına 'Bizim Hıristiyan tebamız da var' diyerek haç işareti ekletmeyi tasarladığı, hatta bu tür sancağın bir örneğini yaptırdığı iddia edilir.
Yıldız Mahkemesi Mithat Paşa'yı Abdülaziz'in katlinden dolayı suçlu bulurken heyetin toplandığı çadırın müdavimidir Adalet Bakanı olarak Cevdet Paşa. Zaman zaman kürsüye, hâkimlerin yanına çıkacak kadar da gözü karadır. Sonrası bilinen hikâye: Mithat Paşa idama mahkûm edildi. Abdülhamid cezasını müebbet hapse çevşirdi ve Taif'te çekmesi gerektiğine hükmetti. Karar verildiğinde İzmir Valisi'ydi Mithat Paşa. Yakalamaya gelenlerin kendisini öldüreceklerinden korktuğu için konağının yakınındaki Fransız konsolosluğuna sığındı. Ona mektup yazıp teslim olmasını isteyen ve bunu sağlayan Ahmet Cevdet Paşa'dır.
Taif faciası ise ayrı bir bahis...