NEREYE GELDİK: Ütopyaya doğru bir çıkış

Geçen zaman, iktidara gelindiğinde önceden söylenen ve hatta gerçek olan siyasi söylemin kayıp, eski yerine oturup, değiştiğini gösterdi.
Haber: Ali Akay / Arşivi

1980 darbesinden sonra, son otuz yıldır Türkiye aydınları korkuyu ve kaçmayı tanıdılar; devletten kaçtılar, baskıdan kaçtılar; ülkeden kaçtılar; birbirlerinden de kaçtılar. Korku dolu bir dünya başlamıştı: korkunun kokusu her yerdeydi. Dostluklar, aşklar parçalandı; hoyratlık boy gösterdi. Bu sırada Marksist aydınlar 24 Ocak kararlarıyla birlikte değişen ve ulus-aşırı bir dolaşımı izleyen sermaye hareketlerinin üzerinden liberalizmi keşfettiler. Reel politikayı ve ekonomiyi materyalizm diye düşündüler. Liberal bir siyaset ve demokrasi arayışının askeri vesayetin üzerine gidebilecek tek alan olduğunu düşünüp durdular.
Bu şekilde Marx ve Hegel’ci ve daha sonra da Gramsci’ci ‘sivil toplum ve demokrasi’ kavramları üzerinden düşünmeye ve hareket etmeye başladılar. İttifaklar yenilendi, başka değerlere doğru demokrasi çizgisi genişlemeye başladı. Sınıfsal analizler yapıldı; ama değiştirmek üzere olmaktan çok izlemek, bakıp durmak ve anlamak üzerine ‘’muhafazakar’’ bir söylem geliştirildi . Öteki kavramı, dışlama kavramı sosyolojik olarak düşünüldü durdu. Kimler dışlanmışlardı ? sorusunu takip eden alanda ittifakın bir kısmında askeri darbenin hedefi olan siyasal İslam ve tarikatlar ve daha sonra da kimlik politikaları (etnik, dini ve cinsel) yeni sosyolojik nesne olmaktan başka, ayrıca siyasi mücadelenin parçası olarak görüldü: Birlikte yaşanacaktı. Kimlikler savunulacaktı, ama... Sivil toplum demokrasinin ilacı olabilirdi. Bu nedenle Habermas’cı bir ‘kamusal alan’ keşfedildi. Kamusal alanda beraber yaşamak imkanları olacaktı (bu ütopik olabilirdi ama reel politika ağır bastı). O zaman, ‘’iletişimsel eylem’’ kuramı bizim iletişim çağında olduğunuzu, konuşa konuşa, durup, tekrar konuşarak demokrasinin isonomia’sının oluşturulacağı tahmin edildi.
Milton Friedman modeli ulus-aşırı ‘’parasal ekonomi’’ modeli kapitalizm sanayi-sonrası toplumunu bilgi toplumu olarak ilan etmişti bile; ancak ‘’postmodern durum’’ olarak adlandırılan bu dönemde, bilgi paylaşılacak ve dağıtılacak bir şey değil, bilginin paraya dönüştürülecek bir zeka ve rekabet alanı olduğu anlaşılmadı; aydınlar bunu es geçtiler. Şairlerin, üniversitelilerin bir kısmı bilgilerini, kuramlarını, hayali imajlarını satmaya başladılar. Reklam dünyası onlarla doldu. Reklamcılığı ilerlettiler. Medya ise diğerlerinin alanı oldu. 1980’li yıllarda star gazeteciler ortaya çıktı. Transferler yapıldı. Heyecanlı bir liberal para dünyası yavaş yavaş ruhlara ve kalplere sızmaya başlayıp durmaktaydı. Fukuyama’nın ‘’Tarihin sonu’’ olarak adlandırdığı kapitalizm ile burjuva değerleri egemenlik kurmaya başlamışlardı bile.
Lyotard ile Foucualt ve Deleuze ve Guattari 1980’li yılların başında ‘’iletişimsel eylem’’ kuramının bugünkü demokrasiyle ilgisi olmadığını vurgulamaktaydılar. Habermas ve Fransız post-yapısalcılığı bir ulus tartışmasına çekildi. Fransız-Alman düşüncesinin tartışması yoluna girdi. Halbuki bu, düşünürlerin ön gördükleri bir şey değildi. Türk entelijansiyası Alman düşünce yolunu daha ‘’demokratik’’ buldu. Ne de olsa, Frankfurt Ekolü ve Habermas’ın Marx’tan gelen bir repütasyonu vardı. Marksizm-sonrası düşünce Türkiye’de neo-liberal düşünceyle daha rahat çakışmaktaydı; çünkü Fransız düşünürleri ve bilhassa Foucault 1979 yılından itibaren, College de France’taki derslerini liberalizm, Alman ordo-liberalizmi ve neo-liberalizm üzerine odaklanarak yapmıştı. Sivil toplum veya kamusal alan gibi kavramların demokrasiyle değil, oluşmakta olan biyo-politikayla alakalı olduğunu incelemekteydi. Küreselleşmeye doğru giden dünyada muhafazakarlık ve neo-liberalizm arasındaki dengeyi ve çatışmayı görmüşlerdi. 1980’lerde, Reagan zamanındaki ABD’de, ‘’neo-liberal muhafazakar devrimin’’ oluşumunu gerçekleştiren söylemi, aile, iş ve vatan duygularını İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk defa yeniden buzdağının üzerine çıkarmaktaydı. AİDS ile birlikte yeni bir mücadele başlamıştı ve bu mücadeleyi sürdürenlerin hiç biri liberal bir siyasi düşünceye sahip değildi, çünkü liberalizm ekonomisindeki, bilhassa, sağlık sistemindeki çatlamaları görmüşlerdi .
Türkiye ise, bu yıllarda, yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, kimlikler ve öteki kavramıyla ilgilenmekte ve bu siyasi çizgiyi sağlama almaya çalışıp durmaktaydı. Siyasi İslam ve demokratik sol beraberce bir mücadele yürütebileceklerine inandı. Birbirlerini o zaman, tabii ki, haklı bir şekilde destekledi. Ne zamana kadar sürecekti bu ittifak? İktidarın üretken ve yapıdan çok kaygan bir düzenleme olduğuna bakılmazsa o zaman bir yapı olarak düşünülür ve ona bir baskı aygıtı olarak bakılabilir. Halbuki modern iktidarın bu olmadığını biliyoruz ve bu kuramsal bilgi es geçildi. Sadece kabul edilen bir kuramdan çıkılırsa maddi ilişkiler ikinci planda kalıyor, kuramın tek başına haklı olduğu zannedilebiliyor. Halbuki kuramın veya kavramın içini doldurduğumuz zaman pratik olarak içinde ne olduğunu anlayabileceğiz. Geçen zaman, maddi ilişkileri olduğu gibi materyalist bir şekilde bize verdi ve iktidara gelindiğinde önceden söylenen ve hatta gerçek olan siyasi söylemin kayıp, tekrar eski yerine oturup, değiştiğini gösterdi. Bazı Aydınlanmacı filozoflara dayanarak, kuvvetler arası ayrımlar bazen siyasi olarak iyi niyetle okunabiliyor; ama arkasındaki düşünce bazen gözükmeyebiliyor.
Böylece, harç ve inşaat sektörünün ve rant ekonomisinin sanayi sonrası ve daha sonra da faiz ve para politikalarındaki gelişimi hesaplanmıyordu. Marx’ın ranttan paraya ve sermayeye giden şeması evrimsel kalmıştı; ekonomi daha çevrimsel olarak hareket etmekteydi. Mal ve tüketim yeni küresel kapitalizmin ulus-aşırı sermayesinin dolaşım dünyasına oturmuştu bir kere. O zaman, megalopolleşen şehirlerin sınıfsal ve ekonomik dönüşümü ve mutenalaştırılması başladı. Neo-liberal düşüncenin gelip de yaslandığı ve durmakta olduğu yer burada patladı: Harç ve rant dünyası.
Liberal düşünce ve harç dünyası her yerde olduğu gibi rantı tetiklemekteydi. Ama demokrasi rüyası, içindeki sınıfsal ve kar üzerine kurulu çıkar ilişkilerinin maddi bir dünyaya ait olduğunu çoktan unutmuştu. Ekonominin realitesi takip edilmişti 1980’li yıllardan beri; medya da bunu körüklemişti. O nedenle, birçok aydın ve gazeteci politikanın yakın yerlerinde konumlandı. Danışmanlık ve fikir vermek alanında durdu. Oksijen balonları yaratmak değil, çekişmek ve birbirleriyle olan sevginin yok edilip, eriyip gitmesi için. Aşka karşın reel politika kazanmıştı. Marx nasıl Komünist Manifesto kitabında ütopist sosyalistlerin reel dünyayı görmediklerini yazıp onları eleştirmekteyse, aynı şekilde, Türkiye’de aydınlar da reel politikaya çok takılıp durdular. Maddi analizlerini kapitalizmin işleyiş modellerine göre kurdular. O zaman, sosyolojik olarak ‘’beraber yaşamak’’ lazımdı ve kuvvetli bir iktidar lazımdı ki, her şey çabuk kararlarla işlesin ve yeni dünya düzeninde kuvvetli bir zenginleşmeyi, gayri safi milli gelirdeki artışı desteklemeyi sürdürelim. Bir zamanlar, Türkiye’deki Marksist sol ekonomisi bunu görmüştü, ama eleştirmek yerine sosyalist ekonomiyle bu gerçeğin olabileceğine inanmışlardı. Fakat, nihayetinde, doğa hesaba katılmamıştı. İnsanlar arası ilişkiler hümanizmi , doğa ve insan çatışmasının önüne geçtiğinden dolayı anti-hümanizm düşüncesi atlanmıştı. Oysa, Deleuze ve Guattari, ‘’insan ve insan’’ ilişkisinden çok ‘’doğa ve makina’’ ilişkisinin insan bileşkeleri üzerinde durmaktaydı. Halbuki, hiç de hümanist ilişkiler yaşanmıyordu burada: herkes diğerinin kuyusunu kazıyor, birbirlerini çekiştiriyor, birisinin yaptığını diğeri beğenmiyordu Entelektüeller arasında saygı ve sevgi iş dünyasında olduğu gibi rekabete dönüşmüştü. Beraber çalışmak imkanlarını copyright dünyası azaltmıştı, hatta yok etmişti. Üniversiteler de aynı şekildeydi. Rekabet ‘’demokrasi’’nin parçası ve ‘’sandık’’ da olgusu olarak görülmeye başlanmıştı. Reel politik ütopyayı düşünmüyordu ve gelecek çok reel olarak düşünülmekteydi. Oysa aşk ve dostluk ilişkileri ileriye dönük ilişkilerdi ve oluşa açılmaktaydı. Ne olacak? değildi soru. Oluşa açılmaktı.
O halde, belki de, oluş ‘’nasıl yapacağız, nasıl beraber yaşayacağız? ‘’olmaktan çok ‘’nasıl bilmediğimiz ilişkilere doğru gideceğiz?’’ olmaya başlamak zorunda ki , hem makinasal düzenleme, hem doğa insan ilişkileri başka bir yola konulabilsin. Yoksa liberal düşünce ve ekonomi bizi nefes aldırmayan ve hatta oksijen balonlarının bile kalmayacağı bir dünyaya doğru götürecek (savaşları ve iç savaşları da bu perspektiften okumak ilginç ve daha ütopik olmayacak mıdır?)
Ütopyamıza, ama ne olduğunu bilmediğimiz ütopik-oluşa sanki, acil, ihtiyacımız var .