Nükleer enerji: Fırsat mı, tehdit mi?

Nükleer enerji: Fırsat mı, tehdit mi?
Nükleer enerji: Fırsat mı, tehdit mi?
Çetrefilli karakteri yüzünden nükleer meselesinin, artıları ve eksileriyle Türkiye gündeminde tartışılması ve uzlaşılarak bir karar verilmesi gerekiyor. Ülke içerisindeki nükleer taraftarlarının ve nükleer karşıtlarının ezberlerini bozması, ülke geleceği için en sağlıklı kararın verilebilmesi için bir müzakere sürecinin başlatılması şart
Haber: CENK SİDAR - csidar@the-atc.org / Arşivi

Nükleer enerji meselesinin griliği: 9 Kasım 2007’de yasalaşan 5710 sayılı ‘Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ve Enerji Satış’ adlı kanun uyarınca eylüle kadar tekliflerin değerlendirilmeye alınacağı, 24 Mart 2008’de Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından açıklandı ve Türkiye’nin nükleer enerji yolculuğunda yeni bir sürece geçildi. Gerek finansal boyutu gerek teknolojik potansiyelinden ötürü, nükleer enerji üretim projesi 85 yıllık Cumhuriyet tarihimizin en stratejik ekonomik yatırımlarından biri sayılabilir. Gündemimizin, demokrasi ve laiklik ekseninde sıkışmış siyasi tartışmalar yüzünden epey yoğun olduğu şu günlerde, ülkemiz insanının ve ekonomisinin geleceğini çok yakından ilgilendiren bu önemli meseleye kamuoyu tarafından gereken ehemmiyet maalesef verilmiyor.

Nükleer enerji tartışması Türkiye için yeni değil. 1958’de Atom Enerjisi Komisyonu toplantılarından itibaren ciddi manada tartışılan nükleer enerjinin yararları ve riskleri değişik çevrelerce çeşitli argümanlarla gündeme getirildi. 1976, 1983 ve 1999’daki nükleer enerji üretim tesisi kurma teşebbüsleri sonuç vermedi. Şimdi yeni bir teşebbüs başlatıldı. Fakat siyasal alanın griliği belki de kendini en çok nükleer enerji meselesinde su yüzüne çıkarıyor. Nükleer enerji üretimine popülist tavırlarla en baştan karşı çıkmak çok kolaycı, topyekûn savunmak da çok riskli bir yaklaşım. Bu konuyu iyice irdelememiz gerekiyor. Maalesef bugün nükleer reaktör inşasının Türkiye için faydaları ve zararları objektif olarak ele alınmıyor; meseleye birçok kişinin yaptığı şekilde takım tutar gibi bakmak da kamuoyuna yapıcı bir perspektif sunamıyor.

Nükleer yanlısı çevreler, nükleer enerjinin getireceği riskleri göz ardı ederek reaktör inşasını gözü kapalı savunurken, karşıt çevreler ütopik bir idealistlikle gerçekçilikten uzaklaşarak nükleer enerjiye topyekûn karşı çıkıyor. Bu süreçte iki tarafın da kalıplaşmış, belirli önyargıları aşamadığını, tarafların kimi zaman kulaktan dolma, kimi zamansa kasıtlı yanlış bilgilendirmelerle meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Türkiye’nin geleceği açısından çok stratejik olan meseleyi analiz ederken, konuya iki ana belirleyici unsur çerçevesinden yaklaşmalıyız. İlk belirtilmesi gereken, Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin önümüzdeki 10 yıl içinde gerekli enerji yatırımlarını yapmadığı takdirde
2010 itibarıyla çok ciddi bir enerji sıkıntısı yaşayabileceği gerçeğidir. Bu olumsuz senaryonun gerçekleşmesini engellemek için ulusal enerji üretiminin artırılması, üretilen enerjinin verimli dağıtılması ve kullanılması, aynı zamanda da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekiyor. Nükleer enerji, enerjide tehlike çanları çalmaya başlayan Türkiye’nin bu problemine çözüm getirebilecek potansiyele sahip.

İkinci belirleyici ana unsur ise nükleer enerjinin sıfır riskli bir enerji üretim metodu olmadığı, beraberinde önemli riskler de getirdiği gerçeğidir. Konunun salt siyah yahut beyaz olmadığını kavradıktan sonra ise bir müzakere ve diyalog yöntemiyle kararın bir oldu bittiye getirilmeden, toplumun ve bürokrasinin bütün kesimleri tarafından ciddi bir şekilde tartışılması, fayda-risk analizinin yapılması gerekiyor.

Nükleer enerjinin faydaları
Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden petrol ve doğalgazdaki (hidrokarbonlar) dış bağımlılık, gelecek nesillerin yaşamını ciddi şekilde tehdit eden küresel ısınma ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekliliği gibi etkenler, bize nükleer opsiyonunu ciddi şekilde ele almamızın şart olduğunu gösteriyor. Büyüyen ekonomisi, hızlı sanayileşmesi ve yükselen nüfusunun etkisiyle, Türkiye’nin toplam enerji ihtiyacı her sene ortalama yüzde 8 civarında artıyor. Bu artışı karşılayacak üretim kapasitesinin su anda çok uzağındayız. Türkiye`nin hidrokarbon kaynakları yok denecek kadar az. Her ne kadar son dönemde TPAO’nun Karadeniz Bölgesi’ndeki petrol arama çalışmaları umut verse de, henüz bu çalışmalardan somut bir kazanım elde etmek için çok erken. Rüzgâr, güneş,
hidro ve jeotermal başta olmak üzere yenilenebilir enerji alanında da coğrafi şartlarımız sayesinde ciddi avantajlarımız mevcut olsa da, bu metotlar topyekûn
enerji sorunumuzu çözmekten ziyade, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinde önemli bir katkı unsuru sağlayacaktır.

Bu zorluklar karşısında nükleer sürdürülebilir bir enerji üretim metodu olarak karşımızda beliriyor. En son teknolojiyle donatılmış bir nükleer reaktör ve dikkatli tesis yönetimi ile uzun vadede istikrarlı elektrik üretimi gerçekleştirebilir ve küresel hidrokarbon fiyat şoklarından etkilenmeden ülkenin artmakta olan elektrik tüketiminin önemli bölümü karşılanabilir. Petrol ve doğalgaza bağımlılık ekonomimizi ciddi bir finansal risk altına sokuyor. Özellikle son dönemlerde yükselen petrol fiyatları neticesinde cari açık ve enflasyon başta olmak üzere ekonomik dengelerimizin ne kadar etkilendiği ortada. Nükleer enerji sağladığı bu fayda yüzünden, toplumdaki yaygın kanının aksine hâlâ dünyanın vazgeç(e)mediği bir enerji üretim metodu. 2008 itibarıyla dünyada 30 ülkede 441 işleyen nükleer reaktör mevcut ve bunlar dünya toplam enerji talebinin yüzde 17’sini karşılıyor. Son birkaç ayda İngiltere ve Fransa’da yeni nükleer reaktör inşaları gündeme geldi ve yasal düzenlemeler hazırlandı.
Nükleer enerji üretimi sadece enerji alanında değil, ulusal ekonominin diğer sektörlerinde de teknolojik gelişim açısından olumlu tetiklemeler yapabilecek potansiyele sahip. Türkiye’de nükleer sanayinin gelişmesi, tıp, bilişim, havacılık-uzay sanayii ve savunma sanayii gibi kritik alanlarda önemli katkılar sağlayacak, ülkenin yüksek katma değerli sektörlerinin gelişimi açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bir diğer olumlu faktör ise ilerleyen teknoloji ve risk unsuru arasında ters orantının mevcut olması. Üçüncü nesil ve yakın gelecekte üretimine başlanacak olan dördüncü nesil nükleer teknolojiler öncekilerden çok daha güvenli. Daha önceki teşebbüslerin aksine, hükümetin çıkardığı 5710 sayılı kanun bağlamında, sadece en son ve ‘kanıtlanmış’ teknolojilerin nükleer yarışmada değerlendirilecek olması, riski azaltmada önemli bir katkı sunuyor. Bugünkü teknolojilerde Çernobil felaketi gibi, insan kaynaklı bir felaketin yaşanması gelişen otomasyon sistemi sayesinde çok daha küçük bir ihtimal.

Dünyada çevreci hareket de nükleer enerji konusunda tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. Geçtiğimiz birkaç yılda dünyanın gündemine oturan küresel ısınma riskine karşı nükleer enerji etkili bir çözüm olarak görülüyor. Nükleer reaktörlerin düzgün kurulduğu, toksit atıkların düzgün bir şekilde yok edildiği ve ihtiyatlı işletildiği takdirde nükleer enerjinin çevreye hemen hemen hiç bir zararı yok. Bunları başarmak içinde hassasiyet ve disiplin gerekiyor. Bugün dünyadaki en önemli çevreci örgüt Greenpeace açık bir şekilde nükleer teknolojiye karşı çıkarken, Patrick Moore, James Lovelock ve Bruna Comby gibi yeşil hareketin önemli liderleri nükleer enerjiyi dünyayı küresel ısınmadan ve kirlenmeden kurtarabilecek bir enerji üretim metodu olarak değerlendiriyorlar. Bu süreçte dünyadaki nükleer karşıtı hareketin, istemeyerek de olsa bazen petrol lobisinin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında olmalıyız. Nükleer enerjinin gelişmesi, petrol üreticisi ülkeler ve büyük petrol şirketleri için büyük bir tehlike olarak görülüyor.

Nükleer enerjinin riskleri
Yukarıda belirttiğimiz gibi sağlıklı bir sonuca varabilmek için meselenin olumsuz yanlarını da iyice irdelememiz gerekiyor. Nükleer reaktör kurmanın Türkiye için dört önemli risk faktörü var. Bunları teknik risk, terörist risk, doğal afet riski ve finansal risk olarak sıralayabiliriz. Teknik açıdan baktığımızda nükleer enerji üretiminin her aşaması kendine özgü riskler barındıran bir süreçtir. İnşasının, işletilmesinin ve atık depolamalarının herhangi bir kazaya mahal vermemesi amacıyla itinalı bir şekilde yapılması gerekiyor. Türkiye`nin bu alanda yetiştirdiği çok önemli bilim adamları olmasına rağmen, ilk etapta reaktör tecrübesi olan Türk yahut yabancı uzmanların inşa ve yönetim süreçlerinde yer alması gerekir.

Türkiye`nin yakından şahit olduğu Çernobil felaketi dünya üzerindeki en büyük nükleer felaket olarak tarihe geçti. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DTO) araştırmasına göre Çernobil felaketi akabinde dünyaya ABD`nin Hiroşima ve Nagazaki atom bombalamalarından tam 200 kat daha fazla radyasyon yayıldı. Teknik risk yeni teknolojiler kullanılırsa eskisi kadar çok değil. Fakat bu küçük ihtimalin gerçekleşmesi durumunda yaşanabilecek felaket çok büyük. Fakat şu anda bile halihazırda Türkiye`nin komşu ülkelerdeki üretim tesisleri nedeniyle önemli risk altında olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Örneğin, 1976 yılında üretime başlayan Ermenistan’daki ilk nesil eski Sovyet tipi Medzamor nükleer tesisi, Türkiye’yi ciddi ölçüde risk altına alıyor. Türkiye ve Azerbaycan’ın uluslararası teşkilatlara yaptığı itirazlara rağmen bugün Medzamor, Ermenistan’ın elektriğinin yüzde 40`ını üretmeye devam ediyor. Diğer bir komşumuz Bulgaristan’da da çalışmaya devam eden nükleer santraller mevcut. Yani 2008 yılı itibarıyla Türkiye halihazırda nükleerin bütün risklerine sahipken, potansiyel faydalarından kazanım sağlayamıyor.

Bir diğer ciddi risk faktörü ise tesislere yönelik terörist eylem olasılığı. Uzun yıllardır hem iç hem de dış kaynaklı terörizmin hemen her çeşidinden mustarip olan Türkiye’de, nükleer reaktörler ulusal ve küresel terör örgütlerinin başlıca hedefleri arasına girebilir. Bu senaryo ise Türkiye için tek kelimeyle kabus demektir. Türkiye’nin böyle bir riske hazır olup olmadığını çok iyi değerlendirmek gerekir. Eğer nükleer reaktör inşası Akkuyu ve daha sonra Sinop’ta gerçekleşirse, güvenlik kuvvetlerinin tesis yakınlarında ciddi bir tampon bölge oluşturma ihtiyacı ortaya çıkabilir. Üçüncü tehdit unsuru ise doğal afet riski. Türkiye doğal kaynaklı güvenlik tehditlerinden de nasibini almış, üzerinde yaşadığı coğrafya nedeniyle sürekli deprem tehdidi altında bir ülke. Son teknoloji nükleer santrallerinin yaklaşık dokuz şiddetindeki depremlere dayanabileceği söylense de, herhangi bir deprem anında küçük bir radyasyon kaçağının yaratabileceği felaket ciddi boyutlarda olabilir. Son olarak, meselenin finansal boyutu ise bir başka negatif etken. Nükleer santral kurulumunun ciddi bir sabit gideri olsa da, işletim masrafları hem üretici firmayla yapılan hazine taahhütlü satın alım anlaşmasına hem de yakıtın temin yöntemine bağlı olarak değişiyor. Reaktörün ömrünü doldurduktan sonra ortaya çıkacak söküm masrafları da bir başka negatif maddi unsur.

Karar sürecinde toplumsal uzlaşı gerekiyor
Sonuç olarak; çetrefilli karakteri yüzünden nükleer meselesinin, artıları ve eksileriyle Türkiye gündeminde tartışılması ve uzlaşılarak bir karar verilmesi gerekiyor. Ülke içerisindeki nükleer taraftarlarının ve nükleer karşıtlarının ezberlerini bozması, ülke geleceği için en sağlıklı kararın verilebilmesi için bir müzakere sürecinin başlatılması şart. Bugün üzerinde herkesin anlaşabileceği bir gerçek var ki o da Türkiye’nin enerji sorununa bir çözüm bulması gerekliliği. Bunu gerçekleştirmek için ise yenilenebilir enerji başta olmak üzere devletin özel sektörü yatırım için teşvik etmesi, petrol ve doğalgaza bağımlılığını azaltırken, diğer metotların da payının arttırılması gerekiyor. Hükümet dört sene önce bu eksende aldığı karar ile Türkiye’yi nükleer teknoloji ile tanıştırmayı amaçlıyor. Fakat, daha önceki teşebbüslerde olduğu gibi başarısızlıkla karşılaşılması da ihtimaller dahilinde. Bu sürecin başarıyla devam etmesi durumunda ise nükleer yarışma sürecinin liyakata dayalı olarak gerçekleşmesi, inşa ve elektrik üretim sürecinde toplumsal ve çevresel faktörlerin öncelikli olarak göz önüne alınması ülke güvenliği açısından olmazsa olmaz bir unsurdur.

Cenk Sidar: Amerikan-Türk Konseyi, (ATC), Washington DC Enerji Programları Direktörü