Okul dershaneye dönsün

Halk, 'Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum; kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum' demeden MEB aklını başına toplamalı.
Haber: PROF.DR. YUNUS ÇENGEL* / Arşivi

Bir ülke düşünün ki devlet herkese bedava A marka cep telefonu veriyor. Ama nedense halk zar zor biriktirdiği parası ile B marka cep telefonu alıyor ve konuşmalarında onu kullanıyor. Böyle bir durumda, telefonlardan hangisinin daha kaliteli olduğundan şüphe edilir mi? Yine bir ülke düşünün ki B marka telefonlarını zorla A marka telefonlara dönüştürmek için devletin en üst seviyesinde ciddi planlar yapılıyor ve kanun tasarıları hazırlanıyor. Bu ‘dönüşüm’ projesi için de ciddi bir teşvik bütçesi oluşturuluyor ve halkın kazancından ‘vergi’ olarak kesilen paralar bu akıldışı projeyi fonlamak için kullanılıyor. Bu ülkede akıl mantık olup olmadığı sorusunu sormaya gerek var mı? Veya tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkının bulunduğu kaynakların ne derece etkin ve verimli kullanıldığını?.. Demokrasi paketlerinin açıldığı bu günlerde, halkın kendi hür iradesiyle hiç kimseye hiçbir zararı olmayan bir ürün veya hizmeti almasının devlet tarafından engellenmesi ironisinin izahı mümkün müdür?
Biraz aklı olan der ki, devlet eğer B marka telefonların alınmasını istemiyorsa o zaman çok daha iyi bir C marka telefon yapsın. Yüksek kaliteli C marka telefonların bedava verildiği bir ortamda hiç kimse düşük kaliteli B marka telefonları para vererek alacak kadar akılsız değildir. Böylelikle sorun demokratik bir şekilde hallolmuş olur ve B marka telefon imalatçıları kendi kapılarına kendileri kilit vururlar. Bunu yapmak yerine B marka telefonları A markasına dönüşmeye zorlayarak halkı köhne bir telefona mahkûm etmek, akıl ve mantıktan nasipsiz bir ceberut devletin hortladığının habercisi olur. Hele hele televizyonlarda halkın gözüne baka baka A marka telefonların ne kadar iyi olduğunu ve B marka telefonlara zaten rağbetin düşmekte olduğunu ve de A markaya dönüşüm taleplerinin zaten B marka üreticilerinden geldiğini söylemek, halkı akıl ve mantık muhakemesinden yoksun bir sürü zannetmektir. Böyle yasakçı bir ortamda açılacak demokrasi paketleri de ancak kargalara kahkaha sofrası olur.
Bilgi ekonomisine geçişin hedef alındığı bu bilgi çağında bilgi toplumuna yakışan davranış, akıl ve mantık ışığında ilim pusulasıyla hareket etmektir. Üst düzey akıl ve mantıkların fonksiyonu, keyfi dayatmaları haklı göstermek için zorlama argümanlar sunmak ve arapsaçına rahmet okutan karmaşık çözümler üretmek olmamalıdır. Teşebbüs hürriyetinin temel bir hak ve hürriyet olduğu demokratik bir cumhuriyette dershaneleri kapatmanın tek bir yolu vardır: Halkın dershanelere ihtiyaç duymayacağı bir eğitim sistemini tesis etmek. Bunun dışında her şey anti-demokratiktir, dayatmacılıktır, acizliktir ve devlet okullarındaki eğitim kalitesinin düşük olduğunu ilan etmektir.
Zaten amacı güya öğrencileri üniversitelere hazırlamak olan liselerin son sınıf öğrencilerinin sahte raporlarla okullardan ‘kurtardıkları’ zamanları değerlendirmek için dershanelere koşması ve çaresiz kalan bakanlığın okulların son haftalarında devam zorunluluğunu kaldırmasının öğrenciler ve aileleri arasında bayram havası yaratması, MEB’e bağlı okulların kalitesi hakkında başka söze gerek bırakmamaktadır. Eğer liselerin tek amacı mezunlarını üniversiteye yerleştirmek ise (ki liselerin tek başarı ölçütü üniversiteye yerleştirdikleri mezun oranıdır) ve bu işi dershaneler MEB okullarından çok daha iyi yapıyorlarsa, o zaman dershaneleri MEB okullarına dönüştürmek yerine MEB okullarını dershaneye dönüştürmek çok daha mantıklı değil midir? Ve bunun aksini yapmak mantıksızlığın daniskası olmaz mı?
Mevcut MEB eğitim sisteminin iflasının itirafı anlamına gelecek olan böyle bir önerinin ciddiye alınmasını elbette beklemiyorum. Ancak kurgulanan yeni sistemde belli şartları sağlayan dershanelere ‘okul’ statüsü verilecek olması ve öğretim ücretinin devlet tarafından ödenecek olması, bu önerinin pek de uçuk olmadığını gösteriyor. Şu iyi bilinmelidir ki ilk ve ortaöğretimin tek çıktısı ‘sıralama’ olarak kaldığı sürece, sıralamada ‘avantaj sağlayan’ kurumlar olarak dershaneler ve özel öğretmenler rağbet görmeye devam edecektir – aile bütçelerini zorlayan maliyetlerine rağmen. Eğer dershaneler bir şekilde engellenirse –ki ihtimal vermiyorum– aileler çok daha yüksek maliyetli özel derslere yönelecektir.
Türkiye ’de eğitimin ciddi sorunları olduğu ve eğitime neşter atılması gerektiği konusunda herkes hemfikirdir. Ama en büyük sorunun dershaneler olduğu ve işe oradan başlanması gerektiği konusunda bir mutabakat yoktur. Çünkü herkes biliyor ki dershanelerin varlığının sebebi mevcut eğitim sisteminin eksiklikleridir; dershaneler sadece yaratılan boşluğu doldurmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı , eğitimin dibe vurmuş ve amaçsız hale gelmiş olmasının müsebbibini arıyorsa dışarıya değil ‘devlet yanlış yapmaz’ anlayışını terk edip önce kendisine bakmalıdır. Tektipçi ve otokratik bir yaklaşımla yazboz tahtasına çevirdiği eğitimin nasıl meyve veren bir ağaca dönüştürülebileceğinin ciddi hesabını yapmalıdır.
Örneğin OECD 2012 Raporu’na göre, 15 yaş grubunun fen ve matematik bilgilerini gerçek hayata uygulama ağırlıklı son PISA sınavında OECD ortalaması % 9 iken, fen ve Anadolu lisesi öğrencileri dahil Türk öğrencilerin sadece % 1’i üstün performans grubunda yer almıştır. Bu fiyaskonun sebebi yoksa dershaneler midir? Problemin çözümü dershanelerin de devlet okullarına benzetilip eğitimin daha da devletleştirilmesi midir? Türkiye 2023 hedeflerine bu eğitim sisteminin yetiştirdiği insan gücü ile mi ulaşacaktır? Eğitimin en başarılı olduğu ve mezunların en girişken ve yaratıcı olduğu ülkelerde eğitim yerel bir olgudur ve esneklik esastır. Eğitimde merkeziyetçiliğin ve devletleştirmenin daha da pekiştirilmesi ters yönde ilerlemek değil midir? Avrupa Parlamentosu 2006’da kişisel gelişim, sosyal katılım, aktif vatandaşlık ve istihdam için olmazsa olmaz bilgi, beceri ve davranışlar olarak ‘8 Anahtar Yetkinlik’i adapte etmiştir ve bunlardan ilk ikisi anadilde ve yabancı dillerde iletişimdir. Yabancı dilden vazgeçtik, acaba öğrencilere Türkçe iletişim becerisi kazandırmak için MEB ne yapmayı planlamaktadır? AB anahtar yetkinliklerinde vurgu, kritik düşünce, yaratıcılık, girişkenlik, problem çözme, risk irdelemesi, karar alma ve duyguları yapıcı bir şekilde yönetmektedir. SBS yerine uygulamaya konulan yeni ulusal sınavlarla bu 8 anahtar becerinin acaba hangileri ölçülecektir?
Eğer MEB bilgi çağında işlevsel olabilmek için gerekli bu anahtar yetkinliklerin pek de önemli olmadığını düşünüyorsa bir istatistiki bilgiye bakalım: Aydın Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü’nce 2013’te 1628 işyeriyle yapılan anketlere göre her 100 işyerinden 29’unda açık iş vardır ve 100 işyerinden 47’si eleman bulmada güçlük çekmektedir. İşverenlerin % 56’sına göre bunun temel sebebi yeterli beceri ve niteliğe sahip kişilerin olmamasıdır. Çalışanlarda öncelikle aranan özellikler yeterli mesleki bilgi (% 77), takım çalışması becerisi (% 59), iletişim ve ifade becerisi (% 41) ve problem çözme becerisidir (% 24). Dünya iş piyasasına bakılınca da benzer resimler ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de işsizlik oranı % 10 iken işyerlerinin yeterli nitelikte eleman bulamıyor olması acaba MEB’in umurunda mıdır? Yoksa dershaneleri nasıl kapatabileceklerini düşünmekten bu tür ayrıntılara zamanları yok mudur? MEB, SBS yerine 9 adet ulusal sınav koyarak ezberci sınav odaklı sistemi beceri odaklı bir sisteme dönüştürdüğünü ve eğitimde reform yaptığını mı zannetmektedir? Eğer MEB bu 9 sınavlı sisteme geçilmekle dershanelere yönelmeyi önleyeceğine gerçekten inanıyorsa o zaman dershanelerle uğraşmayı bıraksın. Nasılsa kimsenin gitmediği kurumlar kendi kendilerine kapanacaklardır. Ama buna MEB kendisi de inanmıyor olacak ki dershanelerin işlevlerini Halk Eğitim’e yüklemeye hazırlanmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir kurumdan beklenen asgari şey ciddiyettir. Modern kampüslerde faaliyet gösteren özel okullardaki kapasitenin yaklaşık % 40’ı boş dururken, hiçbir şey yapılmazken, apartman binaları arasında sıkışıp kalmış dershaneden dönme binalarda ‘eğitim’ görecek öğrencilerin okul parasını ödemeye kalkmak hangi mantığa hizmettir? Dışarıda yıllardır atama bekleyen, isyan halinde on binlerce öğretmen varken, dershanelerde görev yapan 50 bin civarında öğretmeni, hem de KPSS istemeden işe almaya kalkmak, cinnet değilse bir basiret bağlanmasıdır. Bu yaklaşım açıkça “Sistemi felç etme veya sosyal infial yaratma pahasına bile olsa dershaneleri kapatacağız” gözüdönmüşlüğünden başka bir şey değildir.
Eğer MEB bu akıldışılığa son vermek ve bu kargaşadan yüz akıyla çıkmak isterse yapılacak bellidir: Demokratik bir ülkeye yakışır tarzda, halk ile dershaneler arasından çekilmek ve dershaneleri devlet okullarına dönüştürme sevdasından vazgeçmek. Yoksa yıllarca içinden çıkamayacağı ve tüm enerjisini tüketeceği bir bataklığa saplanmış olur. Sonra da sakin bir kafayla en aykırı görüşleri de dikkate alarak dershanelere ihtiyaç bırakmayacak bilgi yükleme yerine beceri kazandırma odaklı bir sistem kurgulamak. Örneğin ilkokul mezunlarının kendi mahallelerindeki ortaokula gittiği gibi, ortaokul mezunlarının da kendi mahallelerindeki en yakın Anadolu, meslek veya dini içerikli bir okula gittiği bir sistem kurgulamak ve sadece küçük bir kesimi ilgilendiren özel ve Galatasaray gibi özellikli okulların da kendi öğrencilerini kendi kriterleriyle almasını sağlamak. Böylece okullar arasındaki uçurumlar giderilirken ilk ve ortaokullarda dershane ihtiyacı kalkar. verilmelidir.
*Adnan Menderes Üniversitesi
yunus.cengel@yahoo.com