On şehidi niye verdik?

Nice eve ateş düşerken ister 'ademe mahkûm edilsin' ister 'bilek güreşi'ne başvurulup ölüme davetiye çıkarılsın Kürtler, fiilen sorunu PKK'ya havale etmiştir.
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

Şemdinli’de gerçekleşen PKK saldırılarının ardından yaşanan ‘alan hâkimiyeti’ tartışmaları sürerken bu kez de Beytüşşebap’a yapılan baskın sonucu on asker ‘şehit’ oldu; 20 de PKK’lının öldürüldüğü açıklandı. Öldürülen üç PKK’lıya kaymakamlık binası önünde rastlanması, çatışmaların şehir merkezlerine indiğinin resmidir. Üstelik bu çatışmanın, ‘400 kilometrelik PKK hâkimiyeti’ iddiasının resim makamlarca yalanlanmasının ardından gelmesi düşündürücüdür. Bu saldırı, Başbakan’ın “Onları ademe mahkûm edelim” çağrısına PKK’nın verdiği cevap anlamına geliyor. PKK saldırılarının niçin yoğunlaştığına ilişkin sorulara ekranda boy gösteren stratejistlerin verdiği cevaplarsa, bırakın işin özüne inilmesini, meseleyi anlamadıklarına işaret ediyor.

Sorunun kökü dışarıda mı?
Hemen her stratejist, ‘PKK’nın saldırılarının asıl nedeni İran’ın ve Suriye’nin verdiği destek’ iddiasını tekrarlayıp duruyor. Bu iddia, gerçeğin sadece bir kısmını açıklamaya yarayabilir. Türkiye ’nin Özgür Suriye Ordusu’na verdiği destek ne kadar gerçeği anlatıyor ise İran’ın ve Suriye’nin PKK’ya verdiği destek de bugünkü gerçekliğimizi o kadar anlatabilir. İran ve Suriye’nin PKK’ya destek verdikleri iddiası, komşuluk ilişkilerinin sorunlu olduğunu gösterir; hepsi o kadar!
Üstelik ‘yeni Suriye’yi dizayn etmek için’ yola çıkıldığına göre, başkalarının da ‘Türkiye’yi kendi sorunlarıyla meşgul etmek’ gibi bir strateji geliştirebileceği ihtimali hesap edilmiş olmalıdır. Bir çeşit “Çalma kapımı, çalarlar kapını” diyalektiğini öngörmesi gereken stratejistlerin çok hevesle kullandıkları gibi, her devlet, bir soruna ilişkin birbirine alternatif planlar hazırlar. A, B, C ve hatta D planlarının yapıldığı bir dünyada, otuz yılı aşkın bir süredir devam eden bir meseleyi hesaba katmadan Suriye’yi dizayn etmeye kalkışmak, baştan tökezlemeyi göze almak anlamına geliyor. Gene de sorunlu komşuluk ilişkilerinin yarattığı bu durumu abartmak, tıpkı “Türkiye olmasa Suriye güllük gülistanlık bir ülkedir” demeye benziyor.
Dolayısıyla PKK’nın önce Şemdinli, şimdi Beytüşşebap’ta yaptığı baskını ve bölgede kurmaya çalıştığı ‘alan hâkimiyeti’ni ‘dış güçler’in kışkırtmasına bağlamak, meseleyi anlamamaktır. Mesele şudur ki Kürtlerin kendi dillerini, kimliklerini ve kültürlerini kullanma talepleri yıllardır vardır. Yıllarca inkâr edilen dillerinin ve kimliklerinin bugün fiilen tanınıyor, yıllar boyu “Öyle bir dil yok” diyerek inkâr edilen, bir zaman sonra varlığı kabul edilen de ‘eklektik’ olmakla itham edilen Kürtçe ile bugün Mem-u Zin’in basılıyor olmasını, Kürtler, PKK’nın yürüttüğü mücadelenin başarısına bağlamaktadır.
Zaten bu yüzdendir ki Habur’dan giriş yapan PKK’lılar kahraman gibi karşılanmışlardı; Beytüşşebap’ta öldürülen PKK’lıların cenazelerine sahip çıkılmak istenmiş, cenazeler verilmeyince de askeri araca PKK’nın bayrağı iliştirilmişti. Bu aidiyet ilişkisi kurulamamış olsaydı; değil İran ve Suriye, ABD bile istese PKK’nın ‘400 kilometrelik alana hâkimiyet’ iddiasını Şemdinli, Yüksekova ve Beytüşşebap’ta gerçeğe dönüştürme girişimi akim olurdu. Dolayısıyla sorunun kökünü dışarıda değil, içeride aramak gerekir. O ‘kök’, dil, kimlik ve kültür gibi zenginlikleri karşımıza çıkarmaktadır.

Ademe mahkûm etmek Gerçekçi olmak lazım; Kürt sorunu başta olmak üzere hiçbir sorun ‘bilek güreşi’ ile çözülemez. Bilek, ancak ‘akıl yitimi’nin yaşandığı durumlarda devreye girer ve esasında böyle bir durumda kaybedilen yalnızca gencecik insanlar değildir; böyle durumlarda kadim kardeşlik ilişkisi de zedelenir. ‘Akıl yitimi’ öyle bir şeydir ki, örneğin hükümete diz çöktürmek için Gaziantep’te çoluk çocuk demeden masum insanların üstüne bomba yağdırmak yahut yüzlerce yıldır Adıyaman’da bir arada yaşayan bir kısım Türk’ün, elbette provokatörlerin de etkisiyle BDP ’nin tüzelkişiliğinde Kürtlere saldırması, kadim kardeşliğe zarar vermek açısından çarpıcı girişimlerdir. Hele hele başta BDP olmak üzere hiç kimse tarafından kabul görmeyen bazı BDP’li vekillerin PKK’lılar ile kucaklaşma görüntülerini bahane edip BDP’yi kapatmak, söz konusu vekilleri hapse atmak ‘akıl yitimi’nin doruğu olacaktır. “Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözü boşuna söylenmemiştir.
Necip Fazıl’a göre, “Ademe mahkûm etmek komünistlerin metodudur”. Başbakan’ın PKK tarafından yaygınlaştırılan saldırı ve baskınlara yönelik olarak uygun gördüğü bu yöntem, görmezden gelmek üzerine kuruludur. Ne yazık ki fiilen Kürt sorunu görmezden gelinemez durumdadır. Sosyal medyanın yaygın kullanımını bir yana bırakalım; yalnızca cuma namazına gidenler bile namazları kılınıp ebedi istirahatgâhlarına uğurlanan nice genç insanın cenazesiyle karşılaşmaktadır. Nice eve ateş düşmekteyken ister ‘ademe mahkûm edilsin’ ister ‘bilek güreşi’ne başvurularak daha çok ölüme davetiye çıkartılsın, Kürt sorunu vardır ve Kürtler, fiilen sorunu PKK’ya havale etmiş durumdadırlar. Daha dün Beytüşşebap’tan Türkiye’nin dört bir yanına uğurladığımız on gencin ve daha öncesinde yüreklerimizi dağlayan binlerce gencin şehadeti de bu gerçeği kabul etmemiz gerektiğini göstermektedir.
Ne yazık ki gerçek budur! Kimse bu gerçekten hareketle ulaşılan sonucu PKK’ya teslimiyet olarak algılamasın. Teslimiyet algısı, Türklerin içine kök salmak isteyen şoven milliyetçiliğin ve dolayısıyla Kürtlerin içinde filizlenen milliyetçi damarın daha da güçlenmesini sağlayan bir çeşit zehirdir. Bu zehrin birbirimize enjekte edilmesinin önüne geçmek için sorunun fiili sahibi PKK’yı da hesaba katarak özgürlükçü bir anayasal ortam ve demokratik hakları içeren bir talepler manzumesine kafa yormak gerekir. Ölümün adı kalleştir ve ister Türk ister Kürt olsun; en munis insan bile kalleşlik karşısında suskunluğa bürünmez. Değil mi ki ‘haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’!