Ortadoğu barışı ve Türkiye

Arafat'ın vefatı, İsrail'in Gazze Şeridi'nden çekilme politikası, Simon Perez'in kabineye girmesi ve Mahmud Abbas'ın Filistin seçimlerini kazanmasıyla beraber İsrail-Filistin meselesi çok önemli yeni boyutlar kazandı.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

Arafat'ın vefatı, İsrail'in Gazze Şeridi'nden çekilme politikası, Simon Perez'in kabineye girmesi ve Mahmud Abbas'ın Filistin seçimlerini kazanmasıyla beraber İsrail-Filistin meselesi çok önemli yeni boyutlar kazandı. Eğer Ankara gerekli diplomatik girişimleri bir an evvel yapmaya başlarsa, olgunlaşmaya başlayan şartlar çerçevesinde Türkiye yeni bir barış sürecinde önemli bir rol oynayabilir.
Bu tip bir rol için Türkiye her şeyden önce sessiz davranıp iyi hazırlık yapmalı. İsrail, ABD ve Arap dünyası ile ilgili önyargılarımızdan kurtulup, gerçekçi bir hedef belirlemeliyiz. Hedef kısa dönemde İstanbul'da uluslarası bir konferans olmalı. Uzun dönemde ise Türkiye yeni bir barış sürecine ev sahipliği için lobi yapmalı. Oslo barış sürecine benzer bir 'İstanbul barış süreci' model olarak kabul edilmeli.
Bölgesel bir güç, NATO üyesi ve artık AB'ye girmeye namzet bir ülke olarak Türkiye'nin İsrail-Filistin meselesine 'transatlantik' ilişkilerin geleceği açısından bakmasında ciddi stratejik yararlar var.
Önümüzdeki dönemde Amerika ve Avrupa Birliği (AB) arasında en önemli sorunlardan biri Ortadoğu barış sürecine yaklaşım farkı olacak. Burada Türkiye bir köprü görevi görebilir. Ortadoğu barışında böyle bir rol oynamak isteyen Türkiye başlangıç olarak, AB ve ABD arasındaki farkları klişelere kapılmadan değerlendirmeli.
AB-ABD farkı
Genel hatlarıyla özetlemek gerekirse AB, İsrail ve Filistin arasında dengeli bir politika gütmek istiyor. ABD ise İsrail'in ulusal güvenliğini çok daha fazla önemsiyor. Washington için İsrail'in güvenliği Filistin meselesiyle sınırlı değil. Asıl konu 5 milyon Musevi nüfusa sahip İsrail'in 250 milyonluk Arap dünyasının ortasında verdiği var olma mücadelesi. İşin içine bir de İran girince Washington İsrail'i 320 milyonluk bir Müslüman coğrafyanın içinde yaşayan ve yok olma tehlikesi yaşayabilecek bir ülke olarak değerlendiriyor.
Filistin-İsrail sorununa Avrupa Birliği ve ABD arasındaki bu bakış açısı farkı son derece önemli. Zira Avrupa Birliği ve dünya kamuoyu Filistin halkını ezilmiş ve mağdur durumda görürken, ABD için asıl yok olma tehdidi içinde yaşayan taraf İsrail. ABD'nin İsrail'e bu şekilde bakmasının temel nedeni tabii ki Amerika'da yaşayan Musevi nüfus.
Yalnız bu noktada hemen çok önemli bir konuya açıklık getirmekte ciddi yarar var:
ABD'deki Musevi toplumundan bahsederken, komplo teorilerine ve 'ABD'yi zaten Yahudiler yönetiyor' gibi antisemitizm kokan ilkel yorumlara dur demek gerekiyor. Aksi halde zaten Türkiye herhangi bir barış sürecine ev sahipliği yapacak tarafsızlığı gösteremez.
ABD ve lobi sistemi
Evet, ABD'de New York ve Kaliforniya eyaletlerinde yoğunlaşmış toplam 6 milyonluk heterojen bir Musevi toplum var.
Bu iki eyalet Temsilciler Meclisi'nde ve başkanlık seçimlerinde çok önemli bir aritmetik ağırlığa sahip olduğundan, Amerikalı Museviler nüfuslarına oranla daha fazla siyasi ağırlığa sahipler. Ayrıca ülke geneline göre daha eğitimli, daha zengin ve daha iyi örgütlenmiş olmaları Musevilerin siyasi gücünü artırıyor. Lobilerin ve seçim kampanyalarına yapılan para bağışların fazlasıyla ağırlık taşıdığı Amerikan siyasi sisteminde bunlar önemli unsurlar. Buna rağmen Washington'ın Ortadoğu politikasını Musevi baskı grupları belirliyor tezi yanlış.
Hiçbir etnik lobi tek başına bu güce sahip değil. Ortada ciddi bir rekabet var. Mesela Washington'da Arap dünyasına ve de özellikle de Suudi Arabistan'a çok yakın olan iki güçlü lobi bulunuyor: Petrol ve savunma sanayi lobileri. Arap sermayesinden önemli destek gören bu iki lobi, İsrail lobisinin etkisini bir derece frenliyor.
Geniş tabanlı İsrail desteği
Komplo teorilerine yatkın kesimlerin anlamadığı konu İsrail'in ABD kamuoyunda genel anlamda gördüğü güçlü destek. Burada iki nokta çok önemli. Birincisi İsrail'in meşruiyeti ile Holokost (Yahudi soykırımı) arasındaki bağın Amerikan halkı tarafından, Avrupa'ya oranla çok daha fazla kabul görmesi.
Holokost Amerika'da zihinlerde canlı tutulan ve tarih bilinci anlamına gelen bir konu. Rakamlar akıllara durgunluk vermeye devam ediyor. ABD'de bugün yaşayan Musevi nüfus kadar, yani 6 milyonluk bir cemaatin Avrupa demografisinden bir çırpıda silinmiş olması, haklı olarak kıyas kabul etmeyen bir trajedi olarak değerlendiriliyor. Bugün dünyada yaşayan toplam Musevi nüfusun sadece 13-14 milyon olduğunu göz önüne alırsak, Holokost'un boyutunu ve yarattığı travmayı daha iyi anlayabiliriz.
İsrail'e desteği, Amerika'da toplumuna yayan ikinci nokta ise ABD halkının Avrupa'ya oranla aşırı dindar oluşu. Ne alakası var diyecek olursanız, tek yapmanız gereken Bush yönetimine bakmak. Bush'un ABD tarihinde İsrail'e en çok destek veren yönetim oluşuyla, Bush'un ve seçmen tabanının dindarlığı yakından bağlantılı. ABD'deki 'Evanjelist' Protestan dindarlar için İsrail'in kutsal topraklara hâkim olması Tanrı'nın emri ve İsa'nın geri dönecek olmasının habercisi. Amerika'da hızla sayıları artan Evanjelistler bu nedenle ABD-İsrail dayanışmasının en önemli destekçileri. Kiliseye devamlılık oranı yüzde 5'e düşmüş, Katolik nüfusun fazlaca olduğu Avrupa'da tabii ki böyle bir durum söz konusu değil. ABD'de ise kiliseye devamlılık oranı yüzde 40 civarında. Bu unsurlar İsrail konusunda Avrupa-Amerika farkını derinleştiriyor.
Türkiye daha dengeli
Türkiye'nin avantajı geleneksel olarak İsrail ile iyi ilişkiler içinde olması. Sorunlar mevcut olsa da, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün son ziyaretinde gördüğümüz gibi zorluklar aşılamayacak düzeyde değil. Arap dünyasında ise geleneksel olarak daha olumsuz bir imajımız varken, o da AKP sayesinde yavaş yavaş değişmekte. Erdoğan hükümeti bu açıdan iyi bir denge oluşturuyor.
Ancak tabii bunlar Türkiye'nin barış sürecine ev sahipliği yapması için yeterli derecede güçlü sebepler değil. Bu nedenle çok boyutlu bir politika izlememiz gerekiyor. Her şeyden önce barışa giden 'yol haritasında' asıl yönlendirici durumda olan 'Dörtlü' üzerinde lobi yapmamız gerekiyor. Bunlar, Amerika, AB, Birleşmiş Milletler (BM) ve Rusya.
AB içinde en çok İngiltere üzerinde durmalıyız. Blair için Ortadoğu barışı Irak'ta ABD'ye verilen güçlü desteği meşrulaştırmak için tek fırsat. Blair hükümeti mart ayında Londra'da bir zirve düzenleme çabası içinde. Türkiye bu çabalara hem destek vermeli hem de bir 'zirveler serisi' fikri çerçevesinde, İstanbul için lobi yapmalı. İstanbul zirvesi için Ankara şimdiden Rusya, İngiltere, Almanya, AB temsilcisi Solana ve Kofi Annan ile temaslara geçmeli. Bu arada Washington'da en üst düzeyde bir ziyaretle zemin aranmalı. Son olarak da bölgede Mısır'ın Türkiye'nin girişimini baltalamaması için İslam Konferansı Örgütü içindeki liderlik rolümüz iyi kullanılmalı. Bu tip hazırlıkları sessiz ve etkili bir şekilde yapmadan ortaya çıkmak hayal kırıklığı yaratabilir. Bu arada basit bir soru: Dışişleri Bakanlığımızda acaba kaç tane Arapça bilen diplomatımız var? İşimiz kolay değil.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü