Ortadoğu'da milat: 11 Eylül

Ortadoğu'da, modernlik ile aralarına set çekmiş otoriter devletlerden menkul eski düzen güç kaybediyor, yeni bir düzen yükseliyor: Irak'tan Mısır'a birçok ülkede demokrasi çanları çalıyor...
Haber: Roger Cohen / Arşivi

Ortadoğu'da, modernlik ile aralarına set çekmiş otoriter devletlerden menkul eski düzen güç kaybediyor, yeni bir düzen yükseliyor: Irak'tan Mısır'a birçok ülkede demokrasi çanları çalıyor, kitle gösterileri Suriye birliklerini Lübnan'dan dışarı itiyor ve bir Filistin lideri alenen açık bir siyasi sistemin savunuculuğunu yapıyor. Fakat yükselmekte olan bu demokratik akımın pekişmesi Amerika'yı daha güvenli kılacak mı?
Bush, bugün Amerika'nın ideallerinin çıkarlarıyla eşanlamlı olduğunu iddia ediyor; ona göre özgürlüğün yayılması, terörizmin beslendiği huzursuzluk ve öfke toprağını kurutacak. Basitliği itibarıyla hoş bir tez bu. Fakat 11 Eylül saldırılarının beyni Muhammed Atta'nın 10 yıl boyu yaşadığı yer tam da demokratik Avrupa'ydı; yanı sıra American Airlines'ın 63 sefer sayılı Paris-Miami uçağını ayakkabısına yerleştirdiği bombayla havaya uçurmaya niyet eden Richard Reid de Britanya'dan gelmekteydi ve pek özgürlükten hoşlanan bir hali yoktu. Demokrasi birçok şeyin önünü açabilir, buna liberal olmayan fikirler de dahil.
Türkiye örneği
Sözgelimi askeri veya asker destekli iktidarlar döneminde uzun yıllar sıkı müttefik olan Türkiye, demokratik yoldan seçilmiş ılımlı bir İslami partinin iktidarı altında daha inatçı bir tutum sergiledi; Amerikan askerlerinin geçişine izin vermeyerek ABD'yi Irak'ı işgal planlarını revize etmek zorunda bıraktı. Muhtemelen tam demokratik ve bağımsız bir Lübnan'da da birçok Lübnanlı, Hizbullah'ı (Washington'da terörist örgüt addedilir, Paris'te ise öyle sayılmaz) iyilik adına savaşan, muhtaçlara yardım eden ve İsrail'e direnen bir güç olarak görüyor.
Uzun yıllar Amerika'nın Ortadoğu'ya yönelik politikasına tam da bu tür korkular rehberlik etti: demokrasi tehlikeli olabilirdi (muhtemelen de öyle olacaktı). Baskıcı rejimler görmezden gelindi, zira dükkânı derleyip topluyorlar, Arap sokağını susturuyorlar ve Amerikan çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Fakat 11 Eylül saldırıları, stakükonun ne kadar aldatıcı ve tehlikeli olabileceğini gösterdi.
Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haas'a kulak verelim: "Son yarım asırdır geleneksel ABD yaklaşımı, enerji, güvenlik ve diplomasi alanlarında işbirliği yaptıkları sürece, Ortadoğu toplumlarının içinde ne yaşandığını görmezden gelmek biçiminde tezahür etti. Başkan bugün bu yaklaşımı reddediyor. Soru şu: Düzenli bir geçiş sürecinin üstesinden gelebilir mi?"
Bu soru muhtemelen birkaç yıl daha yanıtsız kalacak. Fakat şimdiden açıkça ortada olan şey şu: Uzun süredir ataletin damgasını vurduğu bir bölge harekete geçti. Suudi Arabistan'dan Suriye'ye uzanan gelişmeler, Irak işgali ve Irak seçimlerinin, tartışma açarak ve duvarları yıkarak gerçekten de bir katalizör etkisi yaptığını ortaya koyuyor. Demokrasinin ilk adımları atılıyor.
Fakat terörizm meselesi gizemini koruyor. Genç bir Müslüman'ı, Batı'ya karşı kutsal bir savaş uğruna kendi kendini havaya uçurmaya sevk edenin tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor. Siyasi şiddet üzerine uzmanlaşmış tarihçi Walter Laqueur şu gözlemi yapıyor: "Terörizme karşı mücadelede nihai zafer kazanılamaz, zira terörizm (gerçek bir savaştan farklı olarak), çatışmanın çağdaş ifadesidir ve bu çatışma yeryüzünden silinmeyecektir."
Diğer bir deyişle demokrasi her derde deva değil. Komünizm veya faşizmin aksine terörizm caydırıcılık, silah zoru, ekonomik önlemler veya seçim sandığıyla çökmeyecek. Hatta Batılı fikirlerin ve uygulamaların daha fazla yayılması, cihatçı iddianın (bu iddia bir yanıyla, kâfirlerden arındırılmış bir halifeliği tekrar yaratmak arzusuna dayanmakta) gücünün ikiye katlanmasından başka bir işe yaramayabilir. Fakat daha açık bir sistemin, başka bölgelerde olduğu gibi Ortadoğu'daki kıyametçi iddiaları bastırması da ihtimal dahilinde.
Columbia Üniversitesi'nden Ortadoğu uzmanı Raşid Halidi şunları söylüyor: "ABD'nin Ortadoğu'daki demokratik yönetimlerle başa çıkması çok daha zor olacaktır, çünkü hissiyatın daha doğrudan ifadesi söz konusu olacaktır, ki bu hissiyat büyük ölçüde düşmancadır. Fakat en nihayetinde daha sağlıklı olacaktır ve, evet, demokrasi insanları cihada sevk eden rahatsızlıkları gideren bir çıkış yolu görevi görebilir."
İslamcılık güç yitiriyor
Yıllarca tek çıkış yolu İslamcılık gibi görüldü. İran devrimi, Afganistan'daki cihatçı başarılar ve idam edilen Mısırlı yazar Seyyid Kutub gibi insanların Batı karşıtı öğretileri, bu modaya farklı seviyelerde katkıda bulundu. Vaktiyle demokrasinin Mısır, Suudi Arabistan veya Cezayir gibi ülkelerin harcı olmadığını açık açık söyleyen Batı'nın ikiyüzlülüğünün de bu durumda payı vardı (Cezayir'de İslamcıları iktidara taşıyacak gibi görünen 1991 seçimleri lağvedilirken Batı pek ses çıkarmamıştı).
Fakat gerek Batı'da gerekse Ortadoğu'da bu eğilimi yaratan akımlar güç kaybediyor gibi görünüyor. Cezayir deneyimi büyük bir ders oldu; ülke korkunç bir çatışma dönemine sürüklendi. Bir demokrasi olarak Türkiye ile geçinmek daha zor oldu, fakat bir müttefik olarak Türkiye'den vazgeçmek kolay değildi. Velhasıl Bush yönetimi, ne kadar zorlu olursa olsun, mevcut Ortadoğu politikasının daha doğru olduğu sonucuna varmış durumda.
Müslümanlar arasında da yeni bir düşünce iklimini kışkırtan hatırı sayılır güçler var. Köktendinci bir İslam toplumunu öngören Afgan modeli yıkıldı. İran devriminin ateşi közlendi. Irak işgali, Arapların tam kalbine (hâlâ kırılgan olsa da) liberal ve demokratik bir toplum modelini taşıdı. Demokrasi artık bir hayal değil, ideallerden ziyade çıkarlarını gözeten Batılı güçler tarafından seçici biçimde zerk edilen bir ihtimal. Tam orada, kapının eşiğinde veya oturma odasındaki televizyonun ekranında duruyor işte.
Washington Yakındoğu Politikası Enstitüsü'nün başkan yardımcısı Patrick Clawson'a kulak verelim şimdi de: "Arap dünyasındaki söylem değişiyor. Eğer radikal bir dava benimsemek istiyorsanız, artık tek yanıt İslamcılık değil. Kahire sokaklarında, etrafını 3 bin polisin kuşattığı, demokrasi isteyen 300 göstericiye katılabilirsiniz."
Elbette yeterince öfkeliyseniz, bir Tel Aviv diskoteğinde çocukları havaya uçurabilirsiniz, sırada bekleyen Iraklı polis adaylarının arasına bomba yüklü bir arabayla dalabilirsiniz veya Saddam Hüseyin'in yardakçılarını yargılamak için hazırlık yapan bir yargıcı öldürebilirsiniz. İslami köktendincilik, antiemperyalist milliyetçilik, anti-Siyonizm veya sadece tehdit altındaki imtiyazları korumak uğruna bunları yapmaya hazır birçok Arap var hâlâ.
Amerika'nın Irak işgalinin Kaide ve diğer cihatçı gruplara daha fazla yandaş kazandırdığı, Müslümanların Batı nefretini artırdığı, karışık bir bölgeye tehlikeli bir istikrarsız taşıdığı ve intihar bombacılarına yeni bir ölme sebebi verdiği argümanı yabana atılır gibi değil. Demokrasiyi güçle veya silah zoruyla ve tavizsiz bir söylemle ilerletmek, en azından yakın vadede, tehlikeyi artırmaktan başka bir işe yaramamış olabilir.
İki gücün kapışması
George Washington Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Bölümü Başkanı Murhaf Jouejati, "Korku duvarı yıkılmaya başlıyor. Başkan Bush statükoyu ve kayıtsızlığı sarstı" diyor, ama şunu da ekliyor: "Şu an için Kaide ideolojisinin sahneden çekildiğini veya zayıfladığını düşünmüyorum. Tam tersine, Batı'nın girişimlerine karşılık veriyor ve bazı açılardan bundan fayda sağlıyor. Karşınızda birbiriyle çatışan iki güç var; İslami köktendincilik henüz gerileme aşamasında değil."
Bugün ideolojik mücadelenin merkezi ve Amerikan karşıtı fanatizmin her tür küresel akımın sahnesi konumundaki Bağdat'ta, eski Ortadoğu düzeninin çöküşünden sebeplenmeye çalışan iki güç kıyasıya çarpışıyor.
Elektrik yine kesilirken; siz maske takmış silahlı bir adam gördüğünüz için zırhlı aracınızın gazına basarken; sadece titreyen yoksulların olduğu boş sokaklarda cansız ateşler yanarken; çocuklar yüzünüze bile bakmazken, bir ülkeyi ve bölgeyi dönüştürmek yönündeki Amerikan merkezli tüm bu çaba hâla başarının uzağında demektir.
Fakat kargaşadan beklenmedik sesler de geliyor. İslam Devrimi Yüksek Konseyi'nin liderlerinden Humam Hamudi, "İnsanlar kendi otoritelerini hissetmeye başlıyor, kendileri için bir şeyler yaratabileceklerini hissediyor; demokrasinin başlangıcıdır bu" diyor.
Bu tür hisler önemli olabilir: öbür dünyada cennet vaadinin, bir yanıyla kapalı toplumlar bu dünyada hiçbir değişim yaratmamasından dolayı, intihar bombacısı cihatçılar için ikna edici olduğuna kuşku yok.
Denenmeyen bir demokrasi kaldı
Batı, hep bölgesel ölçekte bir çatışmayla yaşayan Ortadoğu'da soğuk savaş caydırıcılığını denedi. Karakterini 1991 Cezayir seçimlerine verilen tepkide veya 4 bin Suudi prensine istediklerini yapma izni verme kararında bulan bir ikiyüzlülüğü de denedi. Denenmeyen ise bugün sınavdan geçen politika: yani Ortadoğu'nun bir istisna olmadığı, Avrupa ve Amerika gibi, demokraside bir barış sebebi bulacağı düşüncesi. 'Terör ve Liberalizm' kitabının yazarı Paul Berman şunları söylüyor: "ABD ortaya çıkan hareketlenmeyi kendi lehine çevirdi. Cihatçıların Afganistan'daki ütopyası alaşağı edildi. Her ne kadar kötü bir tarzda yaptığımızı düşünsem de, Irak'ta demokratik fikirlere bir şans verdik. Bu ideologları yenilgiye uğratacak olanlar asla Batılı liberaller değildi. Onlar, Müslüman ve Arap dünyasının liberalleriydi ve bugün daha güçlü durumdalar."
Birkaç ay önce Gazze'de böyle bir liberali, Filistinli psikolog Dr. Eyad Serraj'ı dinledim. Serraj, şehadet kültürünü açıkladı. Utanç, kendi kendini feda etmek yoluyla onura dönüştürülüyor, 'mutlak öldürme gücü'nü benimsemek suretiyle mağlubiyet duygusu mağlup edilmiş oluyordu. Şehitler peygamber seviyesindeydi, bu yüzden 'eylemleri bizim için siyasi bakımdan yıkıcı olsa da' sorgulanamazdı.
Arafat'ın cesaret bulduğu yer de, bu umutsuzluğa ve fedaya dayalı, zaferi sadece ölümde bulan kültürdü. Bunu kullanmakta Arafat da bu bölgenin bir temsilcisiydi. Saddam gibi o da tek bir kaçış öneriyordu: öbür dünya.
"Arafat ulaşılmazdı" diyor Serraj ve ekliyor: "Fakat Mahmud Abbas bizim gibi bir insan. O, söylemin ve sloganların ötesine geçip bizi gerçekliğe döndürüyor. Artık gerçekçiliği ve pragmatizmi yakalayabiliriz."
Abbas'ın teşvik ettiği demokrasi de gerçekçiliğe ve pragmatizme dayanıyor. Yeni hükümet kurmaya çalışan Iraklıların da keşfettiği bu. Onların deneyimi diğer ülkelere sirayet edebilir ve ABD'yi daha güvenli kılabilir. En azından şimdilik öyle görünüyor. (6 Mart 2005)