scorecardresearch.com

'Post-seküler toplum' ne demektir?

Dinle bağlantılı çatışmaların gölgesinde, modernleşme sürecinde dinin kamusal alandaki rolünün azaldığı tezi artık daha az destekleniyor. Diğer yandan, seküler vatandaşlar dindarları çağdaşları olarak ciddiye almazsa, vatandaşlığın temelini oluşturan karşılıklı tanımayı tıkamış olurlar
Haber: Jürgen Habermas / Arşivi

‘Post-seküler bir toplum, ancak seküler bir toplumdan çıkabilir. Bu tartışmalı terim bu nedenle yalnızca, zengin Avrupa ülkeleri veya halkın dini bağlarının düzenli ve
dramatik bir biçimde zayıfladığı Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler için kullanılabilir. Bu bölgelerde, vatandaşlar arasında sekülerleşmiş bir devlette yaşadıklarına dair az çok bir farkındalık yayılmıştır. Sosyolojik göstergeler bakımından, yerel nüfusun
dini davranış ve kanaatleri bu toplumları ‘post-seküler’ olarak damgalamayı haklı çıkaracak kadar değişmemiştir...

Bununla birlikte, küresel değişimler ve dini konularla bağlantılı olarak alevlenen çatışmalar, dinin öneminin azaldığı fikrinden şüphelenmemize yol açar. Toplumun modernleşmesiyle nüfusun sekülerleşmesi arasında yakın bir bağ bulunduğu tezini artık daha az sayıda sosyolog destekliyor ki, bu teze uzun zaman boyunca karşı çıkılmamıştı.
Her şeyden önce, üst üste binen üç fenomenin bir araya gelmesiyle, dünya çapında ‘dinin dirildiğine’ dair bir izlenim doğuyor: Misyonerci yayılma, köktenci radikalleşme ve birçok dine içkin şiddet potansiyelinin siyasi araçsallaştırılması...

Hoşgörü-entegrasyon ilişkisi zorlu
... Sekülerleşme teorisinin zayıflığı, ‘sekülerleşme’ ve ‘modernizasyon’ kavramlarının özensiz kullanımıyla yapılan ihtiyatsız çıkarsamalardan kaynaklanır. Şu doğrudur ki, işlevsel toplumsal sistemlerin ayrımlaşması sürecinde, kiliseler ve dini cemiyetler kendilerini kırsalla ilgilenme işlevine hapsetmiş ve toplumun diğer alanlarındaki ehliyetlerinden
feragat etmişlerdir. İnanç pratiği daha kişisel ve öznel bilgi alanlarına doğru
çekilmiştir. Dini sistemin işlevsel olarak ayrıntılanmasıyla, dini pratiğin bireyselleşmesi arasında bir bağ vardır. Ancak bireyselleşme eğilimi, dinin siyasi alanda, toplumun kültüründe veya yaşamın kişisel idaresinde etkisini kaybettiği anlamına gelmez. Dini cemiyetler son derece sekülerleşmiş toplumların hayatında hâlâ açıkça ‘yer’ iddia edebiliyor. Bugün Avrupa’da kamusal bilinç, giderek daha da sekülerleşen bir ortamda dini
cemiyetlerin süregiden varlığına uyum sağlamaya mecbur olduğu ölçüde, bir ‘post-seküler’ diye tarif edilebilir...

Sömürge dönemi sonrası göçmen toplumlarına dönüşmenin sancılı sürecini yaşayan toplumlarda, farklı dini cemiyetlerin hoşgörü içinde bir arada yaşaması, göçmen kültürlerin nasıl entegre edilecekleri sorunuyla daha zorlu hale getirildi. ‘Katılımcı’ bakışı benimsersek epey farklı ve normatif bir soruyla karşı karşıya kalırız: Kendimizi ‘post-seküler’ toplumun üyeleri olarak nasıl anlamamız gerekiyor? Dini dünya görüşlerinin kapsamının genişlemesine rağmen, sağlamlaşmış ulus devletlerde toplumsal ilişkilerin sivil kalmasını garanti altına almak için birbirimizden ne beklemeliyiz? Tüm Avrupa ülkeleri bugün bu soruyla karşı karşıya...

Liberal yasalar din özgürlüğünü çoktandır temel bir hak sayıyor; bu da, dini cemiyetlerin kaderinin artık hoşgörülü bir devlet otoritesinin hayırseverliğine bağlı olmadığını gösteriyor. Ancak, bu din özgürlüğü ilkesinin tarafsız uygulanmasını öncelikle mümkün kılansa demokratik devletin kendisidir. Berlin, Köln ve Frankfurt’taki Türk cemiyetleri ibadethanelerini avlularının dışına çıkarmaya ihtiyaç duyduğunda, konu artık yalın prensip değil, onun adil uygulaması haline geliyor. Ancak, neye hoşgörüyle bakılıp neye bakılmayacağını belirleyecek açık nedenler de ancak ağırbaşlı ve kapsayıcı demokratik irade yoluyla kesinleştirilebilir. Dinin pozitif özgürlüğüyle negatif özgürlük arasındaki sınırların gerçek vakalarda çizilmesi her zaman tartışma konusu olagelmiştir. Fakat bir demokraside, etkilenen taraflar aynı zamanda karar verme sürecinde de yer alır.

Reform dayatılamaz
Hoşgörü prensibi sadece yasaları belirleyip uygulamakla ilgili değil; bu prensip gündelik hayata da geçirilmeli. Hoşgörü, farklı inançlara sahiplerinin ve inançsızların, yaşam tarzlarıyla ilgili hakları karşılıklı olarak teslim etmelerini gerektirir. Azınlıklar sivil topluma dahil edilmedikçe şu iki bütünleyici süreç el ele gelişemeyecek: Siyasi cemiyetin yabancı azınlık kültürlerinin ‘farklılığa duyarlı’ bir biçimde dahil edilmesine açılması ve bu altkültürlerin üyelerinin, kendilerini siyasi hayata katılmak konusunda cesaretlendirecek bir devlete açılması.

... Çokkültürlülük yanlıları kolektif kimliklerin korunması çağrısı yapıp diğer tarafı ‘Aydınlanma’nın köktenciliğini’ temsil etmekle suçlarken, sekülerleşme yanlıları da azınlıkların taviz vermeden varolan siyasi çerçeveye dahil edilmesinde ısrar ediyor ve karşıtlarını Aydınlanma’nın temel değerlerine karşı ‘çokkültürcü ihanetle’ suçluyor... İki grup da aynı amaç için mücadele ediyor: Vatandaşların sivil bir biçimde birarada varolmasına izin veren liberal bir toplum. Fakat yine de, her önemli siyasi olayda yeniden su yüzüne çıkan bir ‘Kulturkampf’ (kültür mücadelesi) içinde sürüp giden anlaşmazlıklar yaşıyorlar. İkisinin birbiriyle bağlı olduğu açık olsa da, kültürel kimliğin mi paylaşılan vatandaşlıktan önce geldiğini, yoksa tersinin mi doğru olduğunu acı bir biçimde tartışıyorlar. 11 Eylül sonrasındaysa Aydınlanma, modernite ve postmodernite üzerine süren akademik tartışma üniversiteden dışarı çıktı ve sokağa yayıldı.

... Demokratik bir düzen basitçe dayatılamayacağından, hukuk devleti vatandaşlarını, yalnızca hukuka itaat etmenin ötesinde bir vatandaşlık etiğinin talepkâr beklentileriyle karşı karşıya getirir. Dindar vatandaşlar ve cemiyetler yasal düzene sadece yüzeysel olarak uymamalıdır; ayrıca, kendi inançlarının önermelerini anayasal prensiplerin seküler meşruiyetine uygun hale getirmeleri de beklenir. Katolik Kilisesi renklerini liberalizm ve demokrasinin gönderine, 1965’te 2.

Vatikan Konsülü’yle çekti. Ve Almanya’da, Protestan kiliseleri de farklı davranmadı. Açıkça görülüyor ki, bugün İslami dünyada da, Kuran’ın doktrinine ‘tarihsel-hermenötik’ bir yaklaşımın gerekli olduğu kavrayışı gelişiyor. Ancak arzulanan
‘Avro İslam’la ilgili tartışma bizi bir kez daha şu gerçeğin farkında olmaya götürüyor: ‘Esas inanç’larını, reformdan geçirilmiş haliyle onaylayıp onaylayamayacaklarına karar verecek olan, yine dini cemiyetlerin kendileridir.

Seküler-dindar eşitliği şart
Geleneksel bir dini bilinçten daha tepkisel bir biçime kayışı düşündüğümüzde, aklımıza Batı’da Reform sonrası gerçekleşen değişim gelir. Ancak zihniyetteki değişim önceden tayin edilemez, siyasi olarak yönlendirilemez veya yasayla dayatılamaz; bu en fazla bir öğrenme sürecinin sonucu olabilir. Diğer yandan, demokratik vatandaşlık etiğinin zihniyetler bağlamında neler gerektirdiği açısından bakarsak, tam da yalnızca haklar ve yükümlülükleri doğrulayabilen bir normatif siyasi kuramın sınırlarıyla karşılaşırız. Öğrenme süreçleri beslenebilir, ama ahlaki veya yasal olarak dayatılamaz.
... Kuşkusuz bütünleyici bir öğrenme süreci seküler kanatta da gerekli; ancak, seküler devletin çatışan dini görüşlere karşı tarafsızlığıyla, siyasi kamusal alanın tüm dinsel katkılardan temizlenmesini birbirine karıştırmayalım. Bu noktada sekülarizm üzerinde baskı oluşturan şudur ki, sivil toplum ve siyasi kamusal alandaki seküler vatandaşlar, dindar vatandaşları kendileriyle eşit görmeli. Seküler vatandaşlar, aynı ülkeyi paylaştıkları vatandaşlara, onları dini kafa yapıları nedeniyle modern çağdaşları olarak ciddiye almama çekincesiyle baktığında, ‘modus vivendi’ (geçici anlaşma) seviyesine dönerler ve böylece paylaşılan vatandaşlığın temelini oluşturan karşılıklı tanımayı temelden tıkamış olurlar.

(Felsefeci ve sosyolog Jürgen Habermas’ın 3 Haziran 2008’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasının özeti) 

ETİKETLER:

haber

http://www.radikal.com.tr/8818388818380

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.