Reform için şans var mı?

Hükümet 2005 yılının hemen başlarında, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devrini öngören kanunu yürürlüğe koyunca, 'sağlık' ve 'sosyal güvenlik' kavramları kamuoyunun gündemine taşındı. İşçi ve memur sendikaları günlerce protesto gösterileri düzenledi.
Haber: CAN ŞAFAK / Arşivi

Hükümet 2005 yılının hemen başlarında, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devrini öngören kanunu yürürlüğe koyunca, 'sağlık' ve 'sosyal güvenlik' kavramları kamuoyunun gündemine taşındı. İşçi ve memur sendikaları günlerce protesto gösterileri düzenledi. Basın açıklamaları yapıldı. CHP kanunun bazı maddelerinin iptali ile yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.
İşçiler istediklerini alamayınca tartışmalar 'sosyal güvenlik reformu' adı altında hazırlanan birkaç kanun tasarısı etrafında yoğunlaştı ve bu tasarıların detayları üzerinde yürütülüyor. Bu yazının konusu hazırlanan tasarının eksiklerini ya da hatalarını vurgulamak değil. Bu yeterince yapılıyor zaten. Bu yazıda amaçlanan, gerçek bir reformun gereklerini, politikasını tartışmak, bunu yaparken de gündemdeki 'reform' paketinin, en az tartışılan yanına, politikasına ilişkin çok temel bazı noktalarını saptamaya çalışmaktır.
Ölçek çok büyük
Öncelikle 'sosyal güvenlik reformu' başlığı altında tartışılan konu, toplumun çok büyük bir kesimini -teorik olarak tamamını ilgilendiren, yaşamsal, en önde gelen insan hakkı olan 'yaşama hakkı' ile doğrudan ilgili bir alandır.
Bu alan, ülke ekonomisinin bütünü içinde de çok büyük bir ağırlığa sahip, devlet bütçesi içinde çok ciddi bir harcama kalemlerini oluşturuyor. Kısaca 'sosyal güvenlik reformu' kavramı, çok ciddi kaynak gerektiren, devasa ölçekte bir tasarıyı tanımlıyor. Bu kaynak nereden sağlanacak? Giderlerimiz gelirlerimizden daha fazla ve giderlerimizin bir bölümünü borçlanarak karşılamaktayız. 2004 bütçe gerçekleşmelerine kabaca bakarsak, giderlerin yaklaşık yüzde 40'ı faiz giderleri. Ayrıca giderlerimizin yüzde 20'sinden fazlasını borç alarak karşılayabiliyoruz. Kalan dilim, sosyal güvenlik harcamalarının yanında, güvenlik, eğitim, tarımsal desteklemeler gibi bir dizi temel alanda kullanılacak. Ayrıca daha pek çok harcama ve bu arada bazı devlet işletmelerinin zararları da bu bütçeden karşılanacak.
Türkiye ve AB
Devlet, kaynaklarının çok büyük bir bölümünü iç ve dış borçlarına, faiz ödemelerine ayırmak zorunda ve bu durum, asıl desteklemesigereken
alanlarda yapacağı katkıyı azaltıyor. Bu nedenle sosyal güvenlik alanına devlet katkısının artması isteniyorsa, bunun hangi harcamalardan kısıntı yapılarak gerçekleştirilmesi gerektiği de açıklanmalı. Faiz ödemelerini mi ertelemeliyiz? Ülke güvenliği ya da eğitim harcamalarını mı kısıtlamalıyız?
Ya da özelleştirme yoluyla devletin küçülmesi yolunu mu izlemeliyiz? Harcamaları nasıl planlamalıyız? Yoksa öncelikle gelirlerimizi mi artırmalıyız? Biliyoruz ki ülkemizde ekonominin çok önemli bir bölümü kayıt dışı. Neredeyse sokaktaki iki kişiden biri vergi ödemiyor. Vergiyi tabana yayacak, kayıt dışı ekonomiyi ortadan kaldıracak çok köklü bir vergi reformu mu yapmalıyız? Bu soruların yanıtlarını bulmak, eleştirilerimizi bütünlüklü çözüm önerilerine dayandırmak zorundayız.
Bütün bunları görmezden gelerek tek başına devletin sosyal güvenlik alanında yaptığı katkının artırılmasını istemek, çok da anlamlı bir yaklaşım olmasa gerek. Yapılan çoğu kez budur. AB ülkelerinde, AB-15 ve AB-25 ülkelerinde, devletin sosyal güvenliğe olan katkısını gösteren istatistikler yayımlanıyor. Güncel sosyal güvenlik reformu tartışmalarında bu istatistikler, çok önemli referans noktaları oluşturuyor. AB ülkelerinde devletin, sosyal güvenliğin finansmanına çok ciddi kaynak aktardığı ortada. Kuşku yok ki, bu katkılar bütçe yapılarının bütünü içinde değerlendirildiğinde daha açıklayıcı olabilir, çok yararlı örnekler oluşturabilirler. Ama tek başlarına yanıltıcı da olabileceklerini unutmamak gerek.
Köklü değişiklikler
Tüm güçlüklere ve çok önemli eksikliklerine rağmen, ciddi ve çok köklü değişiklikler de içeren bir reform tasarısı önümüzde. Bu noktada, temel felsefesi açısından tasarının önemli yanlarını ve sosyal güvenlik alanında gerçek bir reformun temel özelliklerini, birkaç noktada toparlamak mümkün.
1. Yapay ayrımlar kalkmalı: Sosyal güvenlik kurumları tek çatı altında toplanmalı. Tasarı da bunu öngörmektedir ve bu köklü bir değişikliktir, gerçek ve geçerli bir çözümdür. Eşitlik ve adalet değerleri bunu gerektirir. Çalışanları yapay ayrımlarla farklı sosyal güvenlik kurumları arasında bölmenin, farklı sağlık ve emeklilik koşulları getirmenin sendikal ilkeler, hatta insanlık değerleri açısından da hiçbir tutarlı açıklaması yok. Buna yönelik itirazlar, gerekçeleriyle açıkça ortaya konulmalı.
2. Sağlık reformu: Cesaretle söylemek gerekir ki, sosyal güvenlik reformunun bir parçası olan sağlık reformu bağlamında sağlık tesislerinin tümü, bu arada SSK hastaneleri de tek elde toplanmalı. Hatta kanun kapsamı dışında tutularak üniversitelere, Milli Savunma Bakanlığı'na, yüksek mahkemelere ve mahalli idarelere bağlı olarak çalışmalarını sürdürmekte olan hastanelerin de Sağlık Bakanlığı'na devredilmesi gerekir. Her çalışan dilediği sağlık kuruluşundan sağlık hizmeti alabilmeli, kimse sırf kâğıt üzerinde işçi ya da memur gösterildiği için hastane kapılarından çevrilmemeli. Sağlık tesislerinden yararlanmada çalışanlar arasında ayrım yaratmanın da, tutarlı bir açıklaması yapılamamaktadır. Bazı hastanelerden bazı çalışan kesimlerin yararlanmalarının yasaklanması isteniyorsa, bu da gerekçeleriyle açıkça ifade edilmeli.
3. Herkese güvence: Sağlık sigortası herkesi kapsamalı. Sağlık hizmetlerinden, sigorta kapsamında ödenen prim miktarına, gün sayısına ya da her hangi bir başka koşula bakılmaksızın herkes sınırsız yararlanmalı. Devletin, herkesin her koşulda sağlık sigortası kapsamında tutulabilmesi için gereken koşulları garanti etmesi esastır. Emeklilik sigortası, mutlaka çalışanın katkısını esas almalıdır. Emeklilik yaşı ve gerekli gün sayısının belirlenmesinde çağdaş ölçüler esas alınmalı ve bu kurallar sık sık değiştirilmemeli.
4. Özerklik ve demokrasi: Sosyal güvenlik kurumlarının yönetimi mutlaka özerk ve kendi içinde demokratik olmalı.
Siyasiiktidarlardan kelimenin tam anlamıyla bağımsız olmalı. Sosyal güvenlik kurumlarının kaynaklarının, fonlarının bütçe açıklarını kapatmak için kullanılmasına kesinlikle izin vermeyen bir yapı oluşturulmalı. Türk-İş tarafından hazırlanan 'Sosyal Güvenlik Raporu'; sosyal güvenlik kurumlarının özerk yapıya sahip olmamalarını, 'kurum kaynaklarının israf edilmesinin' önemli nedenlerinden biri olduğuna işaret etmekte, siyasi iktidar tarafından atanan yöneticilerin, 'etkin kurum kültürünün ve ahlakının oluşmasına imkân vermeyen, kurumu misyon ve vizyonuna uygun yönetemeyen bu nitelikteki yöneticiler yolsuzlukların yaygınlaşmasının' nedeni olduklarını vurgulamaktadır.
Gerçekten de siyasi iktidarlar sosyal güvenlik kurumlarını, ucuz kredi aracı olarak görmüşler, sistemin fonları; konut kredileri, düşük faizli devlet tahvillerinin alınması gibi siyasi güdümlü uygulamalarla yok edilmiştir. Bunun sonucu olarak sosyal güvenlik kurumlarının aktif-pasif dengeleri bozulmuş, açıkları da büyümüştür. Üç sosyal güvenlik kuruluşunun 1999 yılında yaklaşık 3 katrilyon lira olan açıkları 2004 yılı sonu itibarıyla 19 katrilyon liraya yükselmiştir.
5. Piyasa koşulları: Sosyal güvenlik serbest piyasa koşullarına terk edilemez. Kuşkusuz bu sosyal güvenliğin özel sektöre yasaklanması biçiminde anlaşılmamalı. Özel sektör, özerk kamu kuruluşlarıyla yan yana var olmalı. Gerek sağlıkta ve gerekse emeklilik sigortası alanında özel kuruluşların çalışma standartları, kuralları belirlenmeli. Sistem, rekabetin getireceği avantajlardan yararlanabilmeli.
6. Kamu katkısı: Sosyal güvenlik alanında köklü çözümler, çağdaş bir sosyal güvenlik sisteminin kurumsallaştırılarak yürütülebilmesi, çok ciddi oranlarda devlet katkısı olmaksızın başarılamaz. Ekonominin bu yönde yeniden düzenlenmesi zorunlu.
Neden olmuyor?
Aslında, AB düzeyinde haklarla donatılmış, ciddi ve köklü bir sosyal güvenlik reformu (ki buna bizim için devrim denebilir) bugünden yarına gerçekleştirilebilecek gibi görünmüyor. Her şeyden önce bütçenin yapısı buna el vermemekte.
Devlete bakışta ciddi sorunlar var. Vatandaşın bankere kaptırdığı paraya kadar kefil olan bir devlet anlayışı korunuyor. Kamu işletmeleri üzerindeki siyasi baskıların ortadan kaldırılmasına yönelik hiçbir ciddi girişim olmadığı gibi, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarından da bu yönde bir talep gelmiyor. Yapılanlar, 'özelleştirme' adı altında taşeronlaştırma, işçi çıkarma ve fabrika kapatma operasyonları olmuştur.
Çok kötü bir kapitalist olan devletin ekonomiye kâr amacıyla katıldığı alanların giderek daraltılması, devlet işletmelerinin özerk kuruluşlara dönüştürülerek bütçe kalemleri arasından çıkarılması, bunun yerine çok temel alanlarda sosyal amaçlarla yapılan devlet katkılarının güçlendirilmesi gerekir. Devlet ekonomiye 'kâr' değil, 'sosyal amaçlarla' katılmalı.
Can Şafak: Kristal-İş Sendikası Toplu Sözleşme Müdürü