Rusya ile muğlak işbirliği

17 Temmuz'da Soçi'de görüşen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir döneme girildiğinin somut işaretlerini verdiler.
Haber: MUSTAFA AYDIN / Arşivi

17 Temmuz'da Soçi'de görüşen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir döneme girildiğinin somut işaretlerini verdiler. Her ne kadar iki halk arasında yüzlerce yıldır devam eden düşmanlık hali Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ortadan kalkmışsa da, iki ülke arasındaki şüphe ve gerginlik hızla artan 'bavul ticareti', karşılıklı gelin-damat alışverişi, artan turizm ve gelişen yatırım havasına rağmen uzun süre ortadan kaybolmadı.
Sürekli artan ticaret rakamları iki ülke karar vericilerini ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye zorladığında bile, iki ülkenin özellikle Kafkaslar'daki jeopolitik rekabeti gölgesini hep hissettirdi. Fakat, son dönemdeki gelişmeler nihayet iki ülkenin kuşku bulutlarını aşmakta olduğunu gösteriyor.
O kadar ki, iki ülke arasında artık bir 'stratejik ortaklık' durumu hasıl olduğunu iddia edenlerin sayısı giderek artıyor. 'Türkiye-ABD Stratejik Ortaklığı'nın geldiği nokta bizi bu tür değerlendirmeler konusunda şüpheci olmaya zorluyorsa da, ortada Karadeniz'den enerjiye, turizmden silah üretimine kadar geniş bir alanda kuşku götürmez bir işbirliği havası hâkim. Peki, bunca yıldır stratejik hesaplarla birbirlerini en iyi ihtimalle rakip konumuna oturtan bu iki ülkeye birden ne oldu da, yedi ay içerisinde en üst düzeyde dört zirve ve onlarca alt düzey görüşme yapacak noktaya geldiler?
Hiç kuşkusuz patlayan ticaret rakamları bu olumlu değişimde önemli bir açıklama gücüne sahip. 1991'den bu yana düzenli olarak artan iki ülke ticareti geçen yıl 11 milyar dolar rakamına ulaştı ve Putin ve Erdoğan'ın son Soçi zirvesinde uyum içinde açıkladıkları planlar gerçekleşirse bu rakamın yakın gelecekte 25 milyar dolara çıkarılması mümkün. Aynı zamanda, iki ülke arasında özellikle enerji sektöründe de daha yakın işbirliğine yönelik adımların atılması muhtemel gözüküyor. Mavi Akım'dan gaz alımının en üst noktasına (yılda 16 trilyon metreküp) çıkarılmasının yanı sıra, Rus gazının Türkiye üzerinden İsrail'e gönderilmesini sağlaya-cak şekilde Mavi Akım hattının uzatılması, buna karşılık Novorossisk'e gelen Rus petrolünün de Boğazları tehdit etmeden örneğin Samsun-Ceyhan arasındaki bir hatla Akdeniz'e indirilmesi önümüzdeki dönemin en büyük projeleri arasında olacak. Bunlara, iki ülke işadamlarının Karadeniz'in her iki yakasındaki ortak yatırım projeleri ile özellikle Türkiye'deki demir-çelik ve gaz dağıtım özelleştirmelerine yönelik Rus ilgisi ve ortak silah üretim önerilerini de ekleyince ekonomik ilişkilerin portföyü yeterince çeşitlenmiş oluyor.
Doğal lobi grupları
Bu büyük proje ve rakamlar elbette ilişkileri geliştirmek için yeterli tatlandırıcıyı sağlıyor. Bugün Türkiye'nin Rusya'yla ticareti, 1991 sonrasında ilişkilerini geliştirmek için büyük emek sarfettiği tüm eski Sovyet cumhuriyetleriyle ticaretinin toplamından daha fazla. Bu iştah kabartıcı büyüklük aynı zamanda iki ülkede birbirlerinin doğal lobisi olarak hareket edecek grupları da ortaya çıkarıyor. İki ülkede yatırım yapan işadamlarının öncülüğünde başlayan bu girişimler, gelinen noktada artık etkili entelektüeller, köşe yazarları, araştırmacı ve yorumcuları da kapsıyor. Böylece ticari argümanlarla başlayan ilişkilerin geliştirilmesi söylemi, giderek siyasi ve stratejik analizleri de içerir hale geliyor.
11 Eylül'ün etkisi
Burada kuşkusuz en önemli unsur dışardan yeni bir aktörün her iki ülkeyi de rahatsız edecek şekilde 'Genişletilmiş Karadeniz ve Hazar Havzası' bölgesinde konuşlanmakta olmasıdır. ABD'nin 11 Eylül sonrasında yavaş yavaş beliren 'Dünyanın sorunlu tüm bölgelerinde bizzat bulunma' politikası çerçevesinde önce Afganistan operasyonu vesilesiyle Orta Asya'da konuşlanması, ardından terörle mücadele adı altında Gürcistan'a girmesi, son olarak da renkli devrimlerle birlikte Ukrayna'dan Kırgızistan'a kadar geniş bir bölgede nüfuz mücadelesinin boyutlarını genişletmesi farklı nedenler ve boyutlarda Türkiye ve Rusya'da kaygı uyandırıyor.
İlk başta küresel terörle mücadele konusunda ABD'yle işbirliği yapan Putin, ABD'nin faaliyetlerinde giderek daha fazla Rusya'yı Moskova merkezli olarak daralan bir çembere alma çabasını görüyor.
Ukrayna'da elini erken gösteren ve birleşik hareket eden Batı karşısında kaybeden Putin, Gürcistan örneğinde pragmatik bir politika izledi ve kaybedilmekte olan Şevardnadze'yi ABD'yle işbirliği halinde terk ederek, yeni yönetimi doğrudan karşısına almamaya çalıştı. Buna rağmen, Saakaşvili hükümetinin Gürcistan'daki Rus üsleri konusundaki talepleri ABD desteğiyle arttı ve sonunda Rusya çok yavaş ve uzun sürecek de olsa, 30 Temmuz'dan itibaren Batum'daki üssünü boşaltma çalışmalarına başladı. Buna karşılık, Orta Asya'da zamana oynayan Putin, ABD'nin 'Büyük Ortadoğu Projesi' kapsamında demokrasi söylemini yoğunlaştırdığı bir dönemde ülkelerinin Orta Asyalı diktatörlerle işbirliği yapmasını hazmedemeyen ABD kamuoyunun etkili olmasını bekledi. Sonunda, bir taraftan ABD'nin dozajı artan eleştirileri, diğer taraftan renkli devrimlerde sıranın kendilerine geldiği korkusu Orta Asyalı liderleri Rusya ve Çin'le birlikte önce Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde, ardından da tek başlarına, ABD'nin bölgedeki üslerini boşaltma talebini gündeme getirmelerini sağladı.
Türkiye'de ikircikli hava
Rusya cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye'de ise yakın çevresinde artık yavaş yavaş şekillenmekte olan jeopolitik ortam konusunda ikircikli bir hava oluştu. Bir taraftan, ABD'nin girişimleri ve desteğiyle bölge ülkelerinin demokratikleşme yolunda ilerlemeleri, dışarıya açılmaları ve Rusya'nın etkisinin bölgede kontrol altına alınması Türkiye'yi mutlu ederken, diğer taraftan bu süreçlerin sıklıkla siyasi ve askeri istikrarsızlıklarla birlikte gelmesi, azalan Rus nüfuzunun yerini bu sefer Amerikan nüfuzunun doldurması ve sonunda Türkiye'nin bölgesel çıkarlarının ABD'nin küresel çıkarlarıyla çatışması rahatsızlık yaratıyor.
Bu nedenle, Soğuk Savaş'tan sonra yıllardır Rusya'ya karşı ABD'yle işbirliği yapmakta olan Türkiye'nin son dönemde bu sefer ABD'yi dengelemek için 'Genişletilmiş Karadeniz ve Hazar Havzası' coğrafyasında Rusya ile yakın pozisyonlar almaya başladığını görüyoruz. Bunun yansımalarını bir taraftan Başbakan'ın ağzından Soçi'de Putin'den Türkiye'nin Şanghay İşbirliği Örgütü'ne gözlemci olarak katılması talebinin iletilmesinde, diğer taraftan Karadeniz'de NATO varlığına karşı çıkıp Rusya'yla işbirliği içerisinde Karadeniz Görev Gücü (BlackSeafor) ve Karadeniz Uyumu (BlackSea Harmony) projelerinin geliştirilmesinde izleyebiliyoruz. Bu tür ekonomik, stratejik ve siyasi gerekçelerle iki ülke ilişkilerinde oluşan umut verici tabloyo rağmen, hâlâ hassasiyet doğurabilecek unsurlar da yok değil. Özellikle Türkiye'nin enerji sektöründe Rusya'ya bağımlılığının artmakta oluşu (Ocak-haziran döneminde Türkiye petrol ürünleri ithalatının %38.8'ini, doğalgaz ithalatının ise %50'sini Rusya'dan gerçekleştirdi) gelecek açısından ciddi bir endişe kaynağı teşkil ediyor.
Ankara açığa ne kadar dayanır?
Zaten iki ülke arasında artan ticaret rakamı içerisinde de Türkiye'nin Rusya'dan almakta olduğu doğalgaza yaptığı 3 milyar dolara yaklaşan ödeme en büyük yeri tutuyor. Türkiye'nin gaz ithalatının en azından bir kısmını malla ödeme veya alınan gazın bir kısmını yeniden ihraç etme gibi önerilerine Rusya bugüne kadar olumlu bakmadı. Bu faturanın ortaya çıkardığı artan ticaret açığına Türkiye'nin daha ne kadar dayanacağı belli değil.
Stratejik açıdan ise Rusya, Türkiye için AB ya da ABD karşısında tek başına bir alternatif olabilecek konumda değil.
Buna karşılık, Rusya ile ABD'yi dışlayan her işbirliği girişimi zaten uzun zamandır Türkiye'ye güvenmeyi bırakmış Amerika'da daha sonra karşılığı alınmak üzere yeni bir olumsuzluk olarak kaydediliyor. Bu bıçak sırtı durumun daha ne kadar devam edebileceği belirgin değil. Kısaca, Türk-Rus ilişkileri gelişiyor ve çeşitleniyor, ama nihai olarak hangi noktaya doğru gitmekte olduğu ya da daha ne kadar genişlemeye devam edebileceği henüz muğlaklığını koruyor.

Prof. Dr. Mustafa Aydın: Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi