Salondaki yalnız kızın adı Bush

G8'lerin Afrika dahil zor durumdaki ülkelere yardımda gittikleri artış, zirvenin en önemli ve yüreklendirici başarısıydı. Küresel ısınma konusunda pek birşey değişmedi.

G8'lerin Afrika dahil zor durumdaki ülkelere yardımda gittikleri artış, zirvenin en önemli ve yüreklendirici başarısıydı. Küresel ısınma konusunda pek birşey değişmedi.
Blair İskoçya'daki zirvenin sonucunu, Londra'daki terörist bombalama olaylarının açığa çıkardığı 'nefrete bir alternatif' olarak tanımlarken haklıydı. Dünyanın en zengin ülkelerinden sekizinin liderleri, dünyanın en yoksullarına yardım önlemlerinden oluşan bir paket üzerinde anlaşma sağladı. Bu kapsamda Afrika'ya yaptıkları yardımların iki katına çıkarılması, 2010'da şimdiki 25 milyar doların katlanarak yıllık 50 milyar dolara ulaşılması öngörülüyor.
Afrika dahil olmak üzere zor durumdaki ülkelere yardımdaki bu büyük artış, zirvenin en önemli ve yüreklendirici başarısıydı.
Zirvenin başarısını en başta Blair'ın belirlediği cömert ve disiplinli gündeme ve Londra'daki korkunç olaylar dikkatini dağıtsa da işi sonuna kadar götürmedeki kararlılığına borçluyuz. Gelgelelim toplantı, bazı önemli konularda Blair'ın, daha doğrusu dünyanın beklentilerine tam anlamıyla ulaşamadı. Maalesef bunun sorumlusu da başta küresel ısınma, ardından yardım konusunda ayak sürüyen ABD'ydi.
Afrika'ya verilecek dolarları iki katına çıkarmanın yanı sıra konferansa katılanlar birçok ülkenin borçlarını silmeye, AIDS ve sıtma gibi hastalıklarla mücadelede daha fazla çaba harcamaya, ve maalesef fazlasıyla geniş tuttukları şartlar altında, ticari bariyerleri birazcık indirmeye karar verdi. Ayrıca bu yaz sonunda İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'dan çekilmesinin ardından Filistinlilere yardım amacıyla yılda 3 milyar dolar vermeyi de kabul ettiler ki böyle bir jest, ABD ve diğer ülkeler sözlerini tutabilirse muazzam önem taşıyacaktır.
Gelgelelim konferansa katılanlar, tarımcıların yoksul ülkelerini kalkındırmalarına destek olsun diye kendi tarım sübvansiyonlarından kısmaya yanaşmadı. Blair de ABD'yi, 2015'te genel dış yardımlarını milli gelirinin yüzde 0.7'sine çıkartmaya ikna edemedi. Böyle bir adım ABD'nin şimdikine göre çok daha fazla yardımda bulunmasını gerektirirdi, zira ABD nin şu andaki yardım oranı milli gelirinin yüzde 0.16'sını oluşturuyor, ki bu da G8 ülkeleri arasındaki en küçük oran. Avrupa bu hedefe yönelik bir zaman çizelgesi hazırlama kararı aldı, ama Bush oralı olmadı.
Zirvenin en büyük hayal kırıklığıysa küresel ısınma konusunda yaşandı. Blair bu konuyu gündemde önem itibarıyla dış yardımların hemen ardından ikinci sıraya yerleştirmişti. Beyaz Saray, sanayileşmiş ülkelerin küresel ısınmayla mücadelesinde kilometre taşı olabilecek bu anlaşmayı diplomatik bir laf salatasına çevirerek, ne kadar etkili bir oyuncu olduğunu göstermiş oldu belki, ama aynı şeyi zekâ veya cesareti için söyleyemeyeceğiz.
Sonuç bildirgesinde iklim değişimi 'uzun vadede' ciddi bir sorun teşkil etse de, 'hemen' bir değişiklik yaşanmasının beklenmediği belirtiliyor. Oysa 1998 G8 bildirgesinde iklim değişiklikleri 'geleceğimize yönelik en
büyük çevresel tehdit' olarak nitelenmişti.
Yeni bildirgeye göre sekiz ülkenin hepsi, sera etkisine yol açan gazların yayılımını azaltmak için elbirliğiyle, gelişmekte olan büyük ülkelerle de işbirliği içinde çalışmayı kabul ediyor. Nasıl olduysa, küresel ısınmanın
var olduğunu ve en büyük sorumlusunun da insanlar ve endüstriyel faaliyetleri olduğunu öne süren bilimsel görüşe karşı çıkılmamış (oysa Bush yönetimi bunu da sık sık yapmıştı). Hepsinden önemlisi, atmosferdeki sera gazlarını çevresel felaketlere yol açmayacak düzeylerde tutma sözü veriliyor.
Ancak bu hedefler muğlak bir dille kaleme alınmış ve bunlara ulaşmak için yol haritası belirlenmemiş. Oysa Blair neler neler ummuştu: Sera gazları konusuna getirilecek zorunlu limitler (şu anda Avrupa'da yürürlükte
olanlar gibi), uyum masraflarını hafifletecek bir ticari sistem, yeni teknolojilere yönelik somut mali taahhütler, enerji verimliliğinde spesifik hedefler. Ama Beyaz Saray bunların hiçbirine yanaşmayarak, Bush'un sanayicilerden gönüllü olarak azaltmaya gitmelerini bekleme yaklaşımına takıldı kaldı.
Neticede küresel ısınma konusunda pek bir şey değişmedi. ABD dışındaki sanayi ülkeleri kusursuz bir şekilde olmasa da en azından şerefleriyle 1997 Kyoto Protokolü yolunda, 2012'de sera gazları emisyonlarını 1990 seviyesine çekme hedeflerine doğru ilerliyorlar. Amerika'daysa federal yönetimler ve belediye başkanlarının her biri kafasına göre ayrı bir emisyon azaltma planı hazırlıyor. ABD Senatosu bile kâğıt üzerinde
bir zorunlu azaltım programına girişmiş durumda, oturumlar ay sonunda başlayacak.
Peki ya Bush'a ne demeli? Salonda kimsenin dansa kaldırmadığı yalnız kızı oynuyor, ama görünüşe bakılırsa halinden pek memnun.
(Başyazı, 9 Temmuz 2005)