Şaron rüya mı görüyor?

Şaron son röportajlarında İsrail-Arap ihtilafının hudutlarını, toprak, nüfus ve güvenlik düzenlemelerine dair bir argümandan ideolojik bir tartışmaya doğru genişletti.
Haber: Aluf Benn / Arşivi

Şaron son röportajlarında İsrail-Arap ihtilafının hudutlarını, toprak, nüfus ve güvenlik düzenlemelerine dair bir argümandan ideolojik bir tartışmaya doğru genişletti. Şaron, 'Arapların Yahudi halkının kadim anavatanında bir devlet kurma hakkını tanımadığını' iddia ederken haklı. Fakat vardığı sonuç, yani barışın ancak Araplar çocuklarını Siyonizm ruhuyla eğittiğinde gelebileceği iddiası, ihtilafı devam ettirmekten başka işe yaramıyor.
Siyonizm pratikte, bir 'fiili durum' yaklaşımına inanıyordu; bunun Arapları tam ortalarında kurulan bir Yahudi devletini kabule zorlayacağı düşünülüyordu. Mısır ve Ürdün'le yapılan barış anlaşmaları, Oslo süreci ve 2002 Arap barış inisiyatifi, inatçılık ve sabrın işe yaradığını gösterdi.
Komşular, gönülsüzce de olsa İsrail'in varlığını sindiriyor ve ihtilafı sona erdirmeyi ve Yahudi devletiyle normal ilişkiler kurmayı istiyor; bunun karşılığında beklentileri, İsrail'in Yeşil Hat'a çekilmesi ve mülteci sorununa 'adil ve karşılıklı rızaya dayalı' bir çözüm bulunması.
İsrail ise bu beklentiyi, bir müzakere zemini olarak bile reddediyor, fakat bir yandan da Arap dünyasının varlığını sorgulamaması olgusunun keyfini sürüyor.
Şaron'un ordu ve siyasetteki kariyeri, 'fiili durum'un körü körüne ifadesiydi: Arapları, bizim koşullarımızı kabul edene dek, sopalar ve yerleşimlerle dize getirecektik.
Şaron'un diplomatik başarılarının şahikası olarak lanse ettiği geçen yılki 'Bush mektubu', yerleşimleri müstakbel bir İsrail-Filistin sınırının temeli olarak kabul ediyor. Burada pratik ve siyasi Siyonizm'in, süper güçlerin zihninde yer eden başarılı bir birleşimini görüyoruz.
Şaron'un pişmanlığı
Şimdi Şaron, yıllarca güvenlik meseleleri üzerine odaklanıp 'hak' meselesini ihmal etmiş olmasından pişmanlık duyuyor. Ebeveynleri ona şu ayrımı yapmasını öğretmişti: Bir tümüyle Yahudi olan 'toprağa dair' haklar vardı, bir de 'o topraklarda' yaşayan ötekilerin hakları vardı. Şaron'a bakılırsa, Arap öğretmenler de her çocuğa bunu öğretmeli; yani Sana, Kazablanka, İskenderiye ve Halep'te bütün öğrenciler 'İsrail Ülkesi İsrail Halkınındır' şarkısını söylemeli. Barış ondan sonra mümkün olacak.
Arap dünyasındaki hâkim görüş, gerçekten de İsrail'in bir yabancı olduğu ve ihtilafın Avrupalı Yahudilerin göç ederek Filistinlileri topraklarından etmesinden kaynaklandığı yönünde. Bir Arap devlet adamının, barış sürecindeki dürüstlüğünü Usame El Baz'dan (Mısır devlet başkanlarının değişmez danışmanı ve birçok İsraillinin sırdaşı) daha fazla koruyacağını düşünmek zor. Ve El Baz bile İsrail'in kimliğini, 'demokratik bir Yahudi devletinden' çıkarıp 'bütün vatandaşların devletine' dönüştürmesini talep ediyor. Ne kaba bir talep: El Baz'ın ülkesi kendisine 'Mısır Arap Cumhuriyeti' diyor. Peki komşusunun, yani İsrail'in kendi kaderini tayin hakkını neden tanımıyor? Aşağılayıcı ve öfkelendirici. Fakat kötü koşullarda ısrar etmenin çözüme varmayacağına da şüphe yok.
Şaron imkânsız beklentiler öne sürüyor.
Arapların 'Yahudilerin haklarını tanıyacağını' nasıl bilecek? Anketlere ya da Siyonizm konusundaki test sonuçlarına bakarak mı? Peki "hak" nasıl tanımlanacak? Ve bu kutsal hakkı kim verdi?
Laik bir adam olan Şaron'un politikalarını ilahi bir temele oturtması ilginç. Likud'un öncelikleri karşısında sağa dümen kırması anlaşılabilir. Sorun şu ki, böyle yaparak ihtilafı bir din savaşına dönüştürüyor; böyle bir savaşta ise tavizler verilmez, ölene kadar savaşılır. Ma'aleh Adumin, Ariel ve Beyt El üzerine tartışılabilir ve alternatif toprak ve diğer düzenlemeler karşılığında buralar elden çıkarılabilir. Fakat mesele ilkelere ve inanca gelip dayandığında, pazarlık yoktur.
Pratik yaklaşım daha az romantik, ama anlaşmaya varmanın da yegâne yolu.
Arapları Siyonist yapma hayalleri görmek yerine, karşılıklı çıkarlara dayalı bir zeminde bir arada yaşamanın mantıklı çözümlerini ortaya koymak en iyisi.
Vaktiyle birbirlerini öldüren Katolikler ve Protestanlar bugün birbirlerinin inançlarının geçerliliğini sorgulamaksızın bir arada yaşayabiliyor. (İsrail gazetesi, 10 Mayıs 2005)