Seçime giden Fransa (2)

Cumhurbaşkanı adaylarının çoğu milliyetçiliğe vurgu yapıyor. Öyle ki aşırı sağcı Villiers 'Telif isterim' diyor

Milliyetçilik yarışı

Cumhurbaşkanlığı için yarışan Philippe Villiers milliyetçi olduğunu açık açık söylüyor. Fakat bu seçimde diğer adayların kendisinden rol çaldığı kanısına varmış. Bir demecinde "Söylediklerimi kendi fikirleri gibi tekrar
ediyorlar. Telif isteyeceğim" diyor.

Altan ÖYMEN'in yazı dizisi
Haber: ALTAN ÖYMEN / Arşivi

12 adayın 'ilk dördü'ünden sonraki 'ikinci küme'sinde, aşırı sağcı bir Philippe Villiers var. Fotoğrafı aşağıda. Göçmen işçilere karşı sert önlemlerden yana... Özellikle Müslüman göçmenlerden hoşlanmıyor.
İslamiyeti zaten tehlike olarak görüyor... Fransa'nın yabancılaşması tehlikesinden söz ediyor. "Fransa, Fransız kalmalıdır" diyor.
O, bunu baştan beri yapıyor. Zaten kendisinin de kabul ettiği siyasi çizginin özeti belli. 'Milliyetçi' bir siyasetçi Villiers...
Fakat bu seçim kampanyasında diğer adayların konuşmalarını izledikçe, onların kendisinden 'rol çaldığı' kanısına varmış. Bir demeç verdi. Şakaya getirerek dedi ki:
"Ben onlardan telif hakkı talep edeceğim. Söylediklerimi kendi fikirleri gibi tekrar ediyorlar. Evvelden ben, 'Fransa, Fransa, Fransa' derdim. Bunlar 'Avrupa Birliği, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği' derlerdi. Şim-di onlar da 'Fransa, Fransa, Fransa' diyorlar."
***
Villiers, bu saptamayı yaparken pek de haksız değil... Bu seçim kampanyasında merkez partilerin adayları da, 'milliyetçilik' açısından Villiers gibilerine benzer sözler söylüyor.
Aslında 'milliyetçilik'in Fransız politikasındaki tırmanması, bu kampanyanın hayli öncesinde başladı. İlk önemli belirtisini de, 2002'deki cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda, Le Pen'in beklenmedik yükselişiyle gösterdi. Hatırlatalım:
Kampanya sırasındaki anketler bugünkü gibiydi. Birinci turun ilk iki favorisi, cumhurbaşkanıyken yeniden aday olmuş olan -'merkez sağ'daki- Chirac ile Sosyalist Parti'nin adayı Jospin'di. Ama bir sürpriz oldu. Milli Cephe adayı Le Pen ikinciliğe yükseldi. Chirac oyların yüzde 19.6'sını almıştı, Le Pen yüzde 17'sini. (Jospin yüzde 16'da kalmıştı.)
Bu, Le Pen'in ırkçı-milliyetçiliğini büyük bir tehlike olarak gören seçmen çoğunluğunu, bir seferberlik havası içine soktu. İkinci turda, sosyalistler ve komünistler gibi ömürleri-ni 'merkez sağ'la mücadeleyle geçirmiş seçmenler dahil, herkes tercihini Chirac lehine yaptı. Ve Chirac, yüzde 82 gibi, Fransa tarihinde benzeri görülmemiş bir çoğunlukla cumhurbaşkanı seçildi. Le Pen'in oyları ancak, 1 puandan da az artış gösterebildi. Yüzde 18'in altında kaldı.

Referandum darbesi
Bu sonuçla sanılıyordu ki, ırkçı-milliyetçiliğin hızı artık kesilmiştir... Ama daha sonraki gelişmeler, bu tahmini doğru çıkarmadı.
2005 yılında, Avrupa Birliği'nin bir 'siyasi birlik' haline gelmesi için en önemli adım sayılan AB Anayasası'nın referanduma sunulması kampanyasında, 'aşırı sağ' yeniden kendini gösterdi.
Anayasanın mimarı ünlü bir Fransızdı (eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaigne)... Merkezdeki iki büyük parti de, 'Anayasaya evet' kampanyasına katılmıştı. Fakat bunlar 'Evet' oyunun çoğunluk kazanmasına yetmedi.
Anayasa yüzde 45'e karşı, yüzde 55 oyla reddedildi.
Tabii, bu 'red'din nedenleri çeşitli. Komünist Parti ile radikal soldaki bazı gruplar da Anayasayı 'fazla liberal' buluyorlardı. Reddedilmesini istemişlerdi. Fakat o sonuçta asıl etkisi olanlar, 'Fransa'nın Fransızlığı'nı koruduklarını öne süren ırkçı veya radikal
'milliyetçi'lerdi.
Yani, sonucu, en fazla onlar, 'kendi zaferleri' olarak kutladılar.
***
Bu yeni gelişme, merkez sağdaki politikacıların tutumunu yeniden gözden geçirmelerinin nedeni oldu. Yanda, Candan Pekdaş'ın hazırladığı portresinde de belirtiliyor, merkez sağın adayı Sarkozy, aslında söylemleri çelişkili bir politikacı... Ama mesela, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı tutumunda çelişki yok. O konudaki söylemi, 'milliyetçi' çizgiden hiç sapmıyor.
Sarkozy zaten geçen dönemlerde de, Paris'in varoşlarındaki olaylar sırasında İçişleri Bakanı'ydı. O sırada da göçmenler için sertlik politikasının savunucusuydu. Şimdi de öyle.
Bu kampanya sırasında, malum, Paris'in kuzey garında bir olay oldu. Trene biletsiz binmek isteyen bir göçmen işçi, polisin aşırı şiddetli bir müdahalesiyle karşılaşınca, orada bulunan ve aralarında çok sayıda göçmen bulunan gençler polisle çatıştı. Yaralananlar oldu.
Olaydan sonra, gara gösteri yapar gibi giden Sarkozy'nin cevabı gene sertti:
"Ben trene binerken biletinin parasını ödeyen gençlerin cumhurbaşkanı olacağım. İsyancıların, sahtekârların, düzenbozucuların cumhurbaşkanı olmayacağım."
Bu, onun sadece trene bilet almadan binmek isteyen genci değil, ona yapılan aşırı müdahaleye karşı çıkan gençlerle birlikte tüm göçmenleri hedef aldığı şeklinde algılandı ve tepkilere yol açtı. Ama Sarkozy'nin bundan şikâyeti yoktu. Onun oy almak için hedeflediği kitle zaten, genel nüfus içinde azınlıkta olan ve büyük kısmı oy kullanma hakkına sahip olmayan göçmenler değildi. Göçmenlerin varlığından az veya çok rahatsızlık duyan seçmen çoğunluğuydu.
***
Sarkozy'nin o çoğunluğu memnun edeceğini düşündüğü bir projesi de şuydu: Bir 'Milli Kimlik ve Göç Bakanlığı' kurmak istiyordu. Bakanlık, Fransa'ya göçmen girişini önlemenin anında, ülkeye giren göçmenlerin 'Fransız kimliği'ni benimsemesini sağlamak için önlemler alacaktı.
Bu önlemler nasıl olacaktı? Rivayet çeşitliydi. Ama bu proje de, 'merkez sağ'ın bu konuda 'aşırı sağ'laştığının göstergelerinden biri olarak görüldü.
Bütün bu gelişmeler karşısında, Philippe Villiers'in 'Benden rol çaldılar. Telif hakkı isterim' sözündeki haklılık payı artıyor. Ama Villiers'in değinmediği bir şey var: Bu çeşit milliyetçiliğin bir de 'ilk sahibi' var.
O konuda, Villiers'den çok daha önce sahneye çıkıp, başlattığı hareketi geliştirdikten sonra 2002'deki 'ilk tur zaferi'ni kazanan Jean Marie Le Pen...
O da, bir süre sustuktan sonra ağzını açtı. O 'milliyetçilik' işinin 'patent'inin başka hiç kimsede değil, kendisinde olduğunu hatırlattı. Onun hikâyesini de, bu dizide yayımlanacak 'portre'sinde izleyeceğiz.
Fransa sembolleri / Marianne kimin adıydı?
'Horoz'u dün anlattık. Fransa'yla birlikte anılışı, milattan önceki tarihlere dayanıyor. Fransa'nın öteki sembolü olan Marianne ise, asıl 1848 devriminden sonra 'İkinci Cumhuriyet' döneminde kendini gösteriyor. 1875'ten sonraki 'Üçüncü Cumhuriyet' döneminde ise Fransa Cumhuriyeti'nin amblemlerinden biri haine geliyor.
Aslında, erkeksi bir amblem olan 'horoz'un kullanıldığı Marianne'in henüz ortaya çıkmadığı zamanların tablolarında, tabaklarında kadın görüntüleri eksik değil. 15'inci yüzyılın kahramanı Jan d'Arc'tan başlayarak, Fransız tarihinde birçok ünlü kadın var.
1789 devrimi sırasında halk içinde 'iyi vatandaş' sıfatıyla dönemin tarihine adlarını yazdırmışlar. 1830 devriminde tablolarda yer almışlar. Ama Fransız Cumhuriyeti'nin amblemi olan 'Marianne', onlardan biri değil. İmparatorluk döneminde kurulan gizli bir sol örgütün adı. Cumhuriyetçi devrimciler, bununla o örgütü ebedileştirmek istemişler. Onun bir kadın tipi olarak ortaya çıkması ise, ressamların ve heykeltıraşların hayal gücünün eseri.
Bu konuda pek çok Marianne tipi var. Hatta sonradan, 20. yüzyılın ikinci yarısında, yeni Marianne tiplerinin oluşması için Brigitte Bardot'dan Catherine Deneuve'ye kadar birçok ünlü artist, fotoğraflara modellik yapmış.

  • YARIN: Bayrak ve milli marş


    Portre / Nicolas Sarkozy (SARKO) /Candan Pekdaş

    'İhanet'le suçladı, 'ihanet'le suçlandı, ama amacına ulaştı...
    Artık 'Sarko' diye anılan Nicolas Sarkozy'nin babası Macar, annesi Selanik Yahudisi... Yani, Sarko, bugün göçmenler için iyi şeyler düşünmüyor ama, o da bir göçmen.
    Macar babası Pal Nagy-Bocsay Sarkozy, Macaristan'da arazi sahibi soylu bir aileye mensupmuş. Fakat Macaristan İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyet işgali altına girerken, işler değişmiş. Yeni rejimin yapacağı değişikliklerden korkan Pal Nagy-Bocsay Sarkozy, Kızılordu askerleri yaklaşırken Budapeşte yakınlarındaki aile şatosunu bırakıp Batı'ya doğru kaçmış. Cezayir'e kadar gidip lejyonerlik yapmış. Sonra da orada rastladığı hukuk öğrencisi Andree Mallak'la evlenmiş.
    Bugünkü 'Sarko', o ailenin üç çocuğundan ortancası...
    ***
    Bundan sonrası şöyle: Ailenin düzeni, on yıl süreyle devam ettikten sonra, baba Pal Nagy-Bocsay Sarkozy'nin bir başka kadının peşine takılmasıyla bozuluyor. Bunu, annesi gibi 'Sarko' da 'ihanet' sayıyor. Hayatına, annesiyle birlikte yerleştiği dedesinin evinde devam ediyor.
    Meslek seçiminde de annesinin izinden gidiyor. Paris'te Nanterre Üniversitesi'ni bitirip, hukukçu oluyor. Kendine bir özel iş kurmak istiyor, ama babasından hiç destek görmüyor. Bu, babasına karşı beslediği olumsuz duyguları daha da pekiştiriyor.
    O arada siyasete de ilk adımını atıyor Sarko... 1976'da bir toplantıda yaptığı ateşli konuşmayla, toplantıyı izleyen Chirac'ın dikkatini çekiyor. Onun ve partisinin kıdemli politikacısı Charles Pasqua'nın desteğiyle siyaset basamaklarında hızla yükselmeye başlıyor.
    1983'te daha 28 yaşındayken Paris'in zengin banliyösü Neuilly sur-Seine'in belediye başkanlığı seçimini kazanıyor.
    Bu seçimde, Sarko'ya yönelik bir parti içi suçlama var. Bir 'ihanet' suçlaması... Genç politikacı, o seçim kampanyasının parti içi aday seçimi aşamasında Charles Pasqua'nın adaylığını desteklemek için görev almış. Fakat Pasqua, o anda bir fıtık ameliyatı geçirmiş. Önseçim çalışmalarından, kısa bir süre için de olsa, uzak kalmış.
    İşte o süre içinde, 'Sarko', çalışmalarının yönünü değiştirip kendisini aday göstermiş ve kazanmış... Yani, kendini genç bir politikacı olarak desteklemiş olan yaşlı politikacıyı harcamış...
    ***
    Evet, çocukken babasına yönelttiği 'ihanet' suçlamasını, bu defa politika arkadaşlarından işitmeye başlamış.
    Ama bu durum, o kadarla kalmamış, Sarkozy'nin daha sonraki politik hayatında çıktığı basamaklarda yardımı büyük olan Chirac da, bir gün gelip aynı tavır karşısında kalmış.
    1993'te daha 38 yaşındayken, Chirac'ın desteğiyle Edouard Balladur hükümetinde bakanlık görevine getirilen Sarko, 1995'teki cumhurbaşkanlığı adaylığı yarışmasında, Chirac'ı desteklemeyi bırakmış. Onun karşısına rakip olarak çıkan Balladur'u desteklemiş. Chirac ve arkadaşlarıın gözünde bu da bir 'ihanet' tabii.
    Bunun sonucu: Cumhurbaşkanlığını Chirac kazandıktan sonra kurulan hükümetlerde Sarko'nun artık uzun süre hiçbir bakanlığa getirilmemesi...
    ***
    Bu 'ceza' yedi yıl sürüyor. Ancak 2002'de Chirac'ın son seçim kampanyasından sonra kalkıyor.
    O kampanyada eski patronunu aktif olarak destekleyen Sarkozy, seçimden sonraki Rafarin hükümetinde önce İçişleri, sonra Maliye Bakanlığı'na getiriliyor.
    Fakat bu da uzun sürmüyor. Çünkü genç politikacının yükselme tutkusu, bakanlık gibi görevlerle tatmin edilecek gibi değil... Artık hedefi, Halk Hareketi Birliği'nin başkanlığına seçilmek... 2004'te o hedefine de varıyor.
    Cumhurbaşkanı Chirac, bu defa ona 'Hükümet ve parti işleri birlikte yürümez, birini seç' diye ültimatom verince, hükümetten ayrılıyor.
    Ama sonra 2005'te, AB Anayasası'nın referandumla reddedilişinin tetiklediği siyasal deprem, Raffarin hükümetini devirince, yeni kurulan hükümette yeniden şansı açılıyor Sarkozy'nin... Bu defa, başbakanlığa Domunique de Villepin'i getiren Chirac, Sarkozy'nin de İçişleri Bakanlığı'na gelmesine izin veriyor.
    Chirac bunu niçin yapıyor?.. Bir yoruma göre, Villepin'in de Sarkozy'nin de cumhurbaşkanlığına aday olmak istediğini düşünüyor. Onlar arasındaki mücadelenin, partililer arasında 'ikisi de olmasın, gene Chirac olsun' eğilimine yol açabileceğini hesaplıyor.
    Ama işte, gelişmeler bu hesaba uymuyor. Sarkozy, partiye yeni üyeler kaydedip parti içi seçmenlerinin sayısını da artırarak, partisinin cumhurbaşkanlığı adaylığını kazanıyor.
    ***
    Evet, destekçilerine 'ihanet etti' de deseler, adının önüne 'Brütüs' diye lakaplar da taksalar, bugün Fransa cumhurbaşkanı adaylarının anketlerdeki birincisi o... 52 yaşındaki Sarkozy.
    Yandaşları, onun zaaflarını da övebilecek formüller bulmuşlar. Bazı seçmen gruplarına karşı zaman zaman sert tavırlar takınmasını 'Dürüsttür. Ne düşünüyorsa onu söyler' diye açıklıyorlar. Boyunun kısa olmasını: 'Napolyon da öyleydi' diye, 'büyük devlet adamı' olmanın göstergesi sayıyorlar.
    Düşüncelerine gelince... Ekonomi alanında bir yandan Chirac'tan daha liberal görünüyor. Bir yandan da bazı alanlarda devlet müdahalesini savunuyor. Göçmen politikasında ise, Le Pen'in 'milliyetçi cephe' çizgisine yaklaşıyor.
    Kısacası: Söylemlerinde çelişkiler çok. Ama 'Türkiye'nin AB üyesi olamaz' söylemini hiç değiştirmeden sürdürüyor.
    Hareketli bir 'özel hayat' özeti
    Politikada, 'ihanet' suçlamalarıyla karşı karşıya kalan Sarko'nun özel hayatı da ihanetlerden payına düşeni alıyor. Eylül 1982'de Korsikalı bir eczacının kızı olan Marie-Dominique Culioli'yle evleniyor. İki oğlu oluyor. Ama sonra, 1986'da özel hayatı alt üst oluyor. Çünkü o yıl, manken Cecilia Ciganer-Albeniz'le tanışıyor. Hem de nikâh masasında... Sarko, belediye başkanı olarak, Cecilia ile ünlü televizyon programcısı Jacques Martin'in nikâhını kıyıyor. Ancak aradan çok geçmeden, nikâhını kıydığı Cecilia ile kendisinin birlikteliği başlıyor.
    Cecilia ile Sarko 'yasak aşk'larını uzun süre gizli sürdürseler de, dedikodular ayyuka çıkınca, eşlerinden boşanıp 1996'da evleniyorlar. Bir yıl sonra oğulları Louis doğuyor. Cecilia, Sarko'nun siyasi kararlarından yiyeceği ile giyeceğine dek her adımını yönetmesi nedeniyle kulislerde, -boyunun da daha uzun olduğuna bakılarak- 'kontrol kulesi' diye anılıyor.
    2005 yazında ise, durum birden değişiyor. Fransa, çiftin birbirlerini aldatma haberleriyle çalkalanıyor.
    İddialara göre, Sarko 'jogging' için evden çıkıp soluğu sevgililerinde alıyor. Cecilia da, Publicis Event adlı reklam ajansının direktörü Richard Attias'la gününü gün ediyor.
    Sarkozy o konudaki haberler için "Milyonlarca aile gibi, bizimkinde de sorunlar var ama aşmaya çalışıyoruz" diyor.
    Ama ardından Cecilia'nın, oğulları Louis'yi de alıp Attias'la New York'a gittiği ortaya çıkıyor.
    Ancak 2006'nın Ocak ayında, durum yeniden değişiyor. Çift barışıyor.
    Sarko, ilişkilerinin başında "Meclis merdivenlerini seninle birlikte tırmanacağım" sözünü verdiği Cecilia'nın ihanetini, Temoignage (Tanıklık) adlı kitabında şöyle yorumluyor: "C...C diye yazıyorum çünkü bugün hâlâ adını telaffuz etmek beni heyecanlandırıyor.
    C., Cecilia demek. Cecilia benim bir parçam. Biz ne birbirimizden uzaklaşmayı biliriz, ne de bunu başarabiliriz."
    Sarkozy yandaşları, bu açıklamayı 'Sarko'nun dürüstlüğünün bir yansıması diye niteliyorlar. Ona karşı olanlar da, tabii, başka yorumlar yapıyorlar.
    Ama yorumlar ne olursa olsun, Fransız basınında uzun uzun yazılan 'özel hayat hikâyesi'nin özeti bu...

  • YARIN: 'Sego, Sego, Segolen'