Seçime giden Fransa (3)

Segolene'i subay babası ev hanımlığına hazırlıyordu. O bugün cumhurbaşkanlığı yarışının favorilerinden

Ev hanımı olacaktı!

Segolene Royal'ı herkes ilk adıyla çağırıyor. Subay babası kız çocuklarının ev hanımı olmasını istiyordu. Ancak o kendi yolunda ilerledi. Dört çocuğunun babası François Hollande'la evli değil. Halk da bu durumu artık kanıksamış.

Altan ÖYMEN'in yazı dizisi
Haber: ALTAN ÖYMEN / Arşivi

'Marseillaise' (Marseyez) ve 'Tricolore' (Trikolor)... Birincisi Fransız Milli Marşı'nın 'Marsilya'yla ilgili adı. İkincisi de Fransız bayrağının 'üç renk' anlamındaki 'tanım'ı...
İkisi de 1789 Fransız İhtilâli sırasında ortaya çıkmış ve ihtilalden sonraki 'gel-git' dönemlerinden sonra, 1875'teki Üçüncü Cumhuriyet'le birlikte Fransız devletinin değişmez değerleri arasına girmiş.
Bugünkü Fransız Beşinci Cumhuriyet Anayasası'nın 2'nci maddesinde cumhuriyetin 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' döviziyle birlikte onların da yeri var. Şöyle:
"Madde 2:
Fransız Cumhuriyeti'nin dili Fransızcadır.
Milli amblem üç renkli, mavi, beyaz, kırmızı bayraktır.
Milli marş Marseillaise'dir(...)"
***
Milli marş ve bayrak... Her ülkede var... Bazı ülkelerde, bizdeki gibi, daha önem verilirler, devletin ve toplumun hayatında daha fazla yer alırlar, daha sık görülürler... Bazı ülkelerde ise, o kadar dikkati çekmezler...
Özellikle Avrupa'da, Avrupa Birliği süreci başladığından beri, daha da dikkati çekmez olmuşlardı. 'Avrupa Birliği' bayrağı, bir ara, milli bayraklardan daha önemli hale gelmişti.
Avrupa Birliği, ayrıca Beethoven'ın dokuzuncu senfonisini bir birlik marşı olarak kullanmaya başlamıştı ki, o da milli marşların üzerine çıkan bir 'marş' gibi algılanmaya başlamıştı...
Fransa, o değişimin o kadar içinde sayılmazdı. Daha önce de belirttik: Milli sembollere tarihinden gelen geleneklerin sonucu olarak daha bağlı olan bir ülke görünümündeydi. Ama gene de Avrupa Birliği sürecinden etkilenmişti. Avrupa Birliği bayrağını o da benimsemişti. Özellikle Chirac döneminde, Avrupa Birliği içinde Kara Avrupa'sının -Almanya'yla birlikte- iki liderinden biriydi. Halkının bir kısmındaki milliyetçilik duygularını, Fransız bayrağıyla gösteri yapıp Marsaillaise söylemekten çok, 'Avrupa'nın lideri ülke' olduğu iddiasıyla tatmin ediyordu.
***
Sonra... 2002 yılından itibaren başlayıp 2005 yılında Avrupa Anayasası'nın reddiyle zirveye yükselen gelişmeler ortaya çıktı... Ve Fransız politikasında Fransa'daki çeşitli milliyetçilik akımları daha fazla kendini göstermeye başladı.
Bu seçim kampanyası da, dün belirttiğimiz gibi, o akımın etkisi altında sürüyor.
Le Pen gibi, Villiers gibi, ırkçılık çizgisindeki milliyetçilerin söylemlerine benzer söylemler, merkez sağın adayı Sarkozy'den de işitiliyor.
Sosyalist Parti adayı Ségolène'e gelince... O, bu konuda gene de en dikkatli olmaya çalışan aday... Fakat o da kampanya sırasında 'Her eve bir bayrak' gibi bir slogan benimsediğini belirtmekten geri kalmadı. Şöyle dedi:
"Milli bayramda herkes bayrağını assın... Herkes Marseillaise'i gereği gibi söylemeyi bilsin... Sporcular, milli marşın çalınışı, söylenişi sırasında ona içtenlikle katıldıklarını belli etsin..."
Ségolène bunları söyledi. Ve bunları söylerken, amacının ne olduğunu da belli etti. Fransız milliyetçiliğinin başka partilerce istismar edilmesine
izin vermemek istiyordu. Dedi ki:
"Milli kimliğimiz herhangi bir aşırı sağ partinin tekeli altında değildir. O kimlik hepimizindir."
***
Bunlar, tabii, bir seçim kampanyası sırasında siyasi konjonktürün gereklerine uymak için söylenen sözler...
Aslında, Ségolène'in 'milli kimlik' anlayışıyla Sarkozy'ninki arasında büyük farklar olduğu, son yayımlanan kitabında çeşitli konulardaki
açıklamalarından belli...
Ama Fransa'daki bu 'milliyetçileşme' hareketinin Avrupa Birliği'nin diğer bazı ülkelerinde büyük endişeler uyandırdığı da muhakkak...
Bu gelişme böyle devam ederse ve hele, Sarkozy'nin bazı konuşmalarıyla ilgili yorumlarda belirtildiği gibi,
ekonomik alana da sıçrayıp, Fransa'yı yeni himayeci önlemlere yöneltirse, Avrupa Birliği'nin, ileride bir 'siyasi birlik' haline gelmesi bir yana, şimdiki yapısını bile muhafaza etmesi güçleşecek.
***
Aslında Fransa, Avrupa Birliği içindeki durumundan, şikâyet etmek bir yana, memnun olması gereken bir ülke... Birliğin tarım fonlarından ve sosyal imkânlarından uzun yıllar boyunca büyük faydalar sağlamış...
Bugün de, 64 milyon nüfusuyla, kişi başına düşen milli geliri en yüksek olan ülkelerden biri... Dünya Bankası'nın -2005 yılı- rakamlarına göre kişi başına düşen gayri safi milli hasılası -cari fiyatlarla- 35 bin doların üstünde... (Almanya'nınki 33.6 bin dolar...)
Sosyal açıdan da durumu hiç fena değil. Ülkede uygulanan asgari ücret, Birlik'teki en yüksek ücretlerden biri. 1.254 avro (İngiltere'de 1.255, Belçika'da 1.234 avro), (ABD'de 706 avro).
Ayrıca, işsizlik oranları, gene yüksek olsa bile, son istatistiklere göre hızlı bir düşüş gösteriyor ve gelecekte daha da düşebileceği izlenimini veriyor.
Yani ne derdi var ki, siyasetteki kıpırdanışlarıyla, AB'nin genel çizgisi dışındaki politikalara yönelmeyi tercih edecek gibi görünüyor. Niçin?
Bu soruya, Fransa'yı iyi tanıyan bir dostum şu yanıtı verdi:
"Fransız siyasetini rakamlardan çok, duygular etkiler de, onun için."



Fransa'nın sembolleri: Milli marş ve bayrak
Marsaillaise'in sözleri, aslında milli marş olsun diye yazılmadı. Yıl 1792'ydi. Fransa, 1789 ihtilalinden sonra, Prusya ve Avusturya'nın saldırısına uğramıştı. Kendini savunmak için ülkenin her yerinden asker topluyor ve cepheye sevk ediyordu.
Marşın sözlerini, Strasbourg'da adı 'Claude-Jospin Rouget de Lisle' olan bir yüzbaşı yazdı. Buna, kendine göre bir beste de yaptı. Amacı, Marsilya'dan gelip Strasbourg'dan geçecek ve 'Ren ordusu'na katılacak olan askerlere moral vermekti. Marşın adını da zaten 'Ren ordusu marşı' koymuştu.
Bu marş tuttu. Ve Fransız ihtilal rejiminin marşı oldu.
Gerçi Napolyon zamanında yasaklandı. Yerine imparatorluk marşı konuldu. O yasak, Üçüncü Napolyon zamanında da devam etti. Fakat 1830 ve 1848 hareketlerinde devrimcilerin marşı olarak yeniden ortaya çıktı Marsaillaise. Sonra da, yukarıda belirttiğimiz gibi Fransa'nın değişmez milli marşı haline geldi.
Tabii, her marş gibi, o da kendi dilinde güzeldir. "Allons!.. Enfants de la Patrie/Le jour de gloire est arrivé" diye başlar. Çevirisi aynı etkiyi yapmaz.
Ama Türkçesiyle özetleyelim: 'Vatan evlatları'nı, 'şan ve şeref günü geldi' diye ülke savunmasına yönelten bir 'çağrı' niteliğindedir. Onlara 'Tiranlığın, kanlı bayrağını göndere çektiği'ni belirterek, herkesi 'silahlara sarılıp o alçaklardan intikam alma'ya davet eder.
Sonradan, barış dönemlerinde ve özellikle Avrupa Birliği sürecinde, içindeki bazı ifadeler dolayısıyla çok eleştirilmiştir. Düşmanlığı teşvik edici, ırkçı ve gaddarca yanları olduğu belirtilmiştir. ('Alçakların kanlarıyla topraklarımız sulansın' gibi)...
Ama 'marşın sözleri değiştirilsin' taleplerini de içeren o eleştirilere karşı, "Canım o sözler, 18'inci yüzyılın tarihi koşullarını yansıtıyor. Herkes bunu anlayışla karşılar" denilmiştir. Yapılan anketlerde de Fransızların o değişiklik önerilerini büyük çoğunlukla reddettiği anlaşılmıştır.
1992'den sonra ise, daha önce Cezayir'le Fransa arasındaki bir futbol karşılaşmasında, marşa karşı tribünlerden protesto sesleri yükseldiği gerekçe gösterilerek, 'Milli marşa hakaret edenler'in cezalandırılmasını öngören bir kanun çıkarılmıştır. Ayrıca, marşın okullarda öğretilmesi ve söylenmesi de zorunluluk haline getirilmiştir.
Özetle: Fransız milli marşı, bugün hem kanunun, hem de eğitim sisteminin koruması altındadır.
Üç renkli Fransız bayrağına gelince... Onun bu şekliyle oluşturulması da, 1789 ihtilâli dönemindedir. Fransız Krallığı'nın rengi, o zamana kadar beyazdı. Mavi ve kırmızı ise Paris şehrinin renkleriydi. 14 Temmuz 1789'dan sonraki 'Kralla uzlaşma' günlerinde, Kralın da onayıyla bu üç renk birleştirilerek bir kokart oluşturulmuştur.
16'ıncı Lui'nin idam edilip krallığın kaldırılmasını izleyen yıllarda da, o kokart değiştirilmemiş, Fransız bayrağının renkleri de o kokarttan alınmıştır.
İmparatorluk dönemlerindeki değişik durumlardan sonra 3'üncü Cumhuriyet'ten beri o konuda da istikrar devam ediyor. Hatta, belirttiğimiz gibi üç renkli bayrağın Fransız politikasındaki yeri, daha da önem kazanıyor.

  • YARIN: Kampanyada Türk ve Ermeni konusu


    Muhafazakâr eğitimli sosyalist kızın siyasi hayattaki yükselişi

    Portre/ Ségo, Ségo, Ségolène - Présidente
    Yandaşları onu alkışlarken 'Ségo Ségo Ségolène - Présidente' diye tempo tutuyorlar. O da onlara gülümseyerek el sallıyor. Yüzünden gülümsemeyi zaten eksik etmiyor...
    Güzel bir kadın. 53 yaşında. Dört çocuk annesi Ama geçen yıl plajda mayoyla dolaşırken -gizlice- çekilen fotoğraflarından da anlaşıldı ki, yıllar, onun sadece yüzüne değil, vücut çizgilerine de olumsuz bir etki yapmamış.
    ***
    Hayatı, sekiz çocuklu bir subay ailesinin üçüncü çocuğu olarak doğduğu Dakar'da başlıyor. Senegal'in başkentinde... Babasının bir süre görevli olduğu yer orası. Sonra gene bir denizaşırı göreve tayin ediliyor. Antil Adaları'ndan Martinique'e...
    Baba Jaques Royal, aile içinde de ordu disiplini uygulayan bir subay. Eşinin ve çocuklarının yemek saatlerinden uyku saatlerine kadar her şey programlı...
    Dini görevlerini yerine getirmeleri de öyle... Pazarları toplu halde kiliseye gidiyorlar. Yoldaki yürüyüşleri de, aile içi protokole göre... Önde baba ve anne, arkada yaş sırasına uygun yürüyen çocuklar. Ségolen hep üçüncü sırada...
    Çocuklar, yetişmeleri sırasında, doğaya karşı dayanıklı olmayı da öğreniyorlar.
    Mesela: Baba Royal'e göre, sıcak suyla yıkanmak yanlış. Hava soğuk olsa bile, soğuk suyla yıkanmak sağlıklı... Kardeşleriyle birlikte Ségolèn de bu ilkeye uygun bir banyo düzeni içine giriyor.
    ***
    Sonra... Baba Jaques Royal, albaylık rütbesine ulaştıktan sonra emekliliğini alıyor. Eşi ve çocuklarıyla birlikte Fransa'ya dönüyor. Nancy civarındaki Chamagne kasabasındaki baba evine yerleşiyor.
    Ségolène de öğrenimine kasabanın okulunda devam ediyor.
    Subay babanın, çocukları için hazırladığı hedef şu:
    Erkek çocuklar askeri okula gidip subay olabilecek gibi yetiştirilmeli... Başka işlere de yönelseler, vatan görevine hazır olmalılar.
    Kız çocuklar da, temel öğrenimlerini tamamladıktan sonra bir şeyler okusalar bile, asıl, evlenmeye ve iyi bir 'ev hanımı' olmaya hazırlanmalı...
    Muhafazakâr bir Fransız vatandaşı için, gerek milliyetçilik, gerek Hıristiyanlık açısından, örnek sayılacak hedefler bunlar...
    Ama Ségolène'in hayatı, bu hedeflere uygun bir gelişme göstermiyor.
    Ségolène, babasına göre daha toleranslı bir yapıda olan annesinin de katkısıyla, liseden sonra öğrenimine daha bir başka hedefle devam etme imkânını buluyor.
    Liseyi zaten çok iyi bir dereceyle bitirmiştir. Siyasal bilimler okumak istemektedir. Baba, önce tereddüt gösterse de sonradan ikna ediliyor. Ségolène, önce Nancy Üniversitesi'nde öğrenimine başlıyor. Sonra Paris'e geçiyor ve diplomasını gene çok iyi bir dereceyle alıyor.
    Ama onunla da kalmıyor. Fransa'nın devlete yüksek yönetici yetiştirmek için kurulmuş ünlü bir okulu var. ENA... Onun giriş sınavlarına katılıyor ve kazanıyor.
    ***
    Bunu niçin yapıyor?.. Üniversitedeki arkadaşlarının sonradan anlattıklarına göre, Ségolène'in o öğrencilik günlerinden itibaren, aklına koyduğu bir şey var: Fransız siyasetinde yüksek mevkilerde görev alabilmek. Hatta bazı arkadaşlarına şaka yollu, "Niçin bu ülkenin cumhurbaşkanı olmayayım?" dediği söylentileri de var.
    Tabii, böyle niyetlere sahip olanlar için en iyi yol ENA'ya girmek... Fransız politikasında o okuldan geçerek yükselen birçok isim var.
    Şimdi, bugünden geriye doğru bakınca, o kuralın Ségolène'in ENA'da okuduğu dönemde de işlemiş olduğu görülüyor. Çünkü, o dönemdekilerden de daha sonra üst düzeyde politikacılık yapan isimler eksik seğil. Biri bugünkü Fransa Başbakanı Dominique de Villepin. Bir diğeri
    ise Soyalist Parti'nin Genel Sekreteri François Hollande...
    ***
    Tabii, François Hollande denilince, Ségolène'in hayatının ondan sonraki bölümü akla geliyor. Ségolène'in hayatı, o ENA günlerinden sonra François Hollande ile 'beraber'leşiyor çünkü...
    İkisinin arkadaşlığı, önce 'ideolojik' alanda başlıyor. Hollande, sosyalist... O zamanlar François Mitterand'ın başkanlığındaki Sosyalist Parti'nin üyesi...
    Ségolène, asker babasının evinde çok muhafazakâr bir eğitim almış
    ama, daha sonra 'sol'a yaklaşmaya başlamış. Bu 'yaklaşma', François Hollande'la arkadaşlığı sırasında daha da ilerliyor.
    1981 yılında Fransa'da gene bir cumhurbaşkanlığı seçimi var. Mitterand aday... Seçim kampanyası başlarken, Sosyalist Parti üyesi Hollande'dan da, gençler arasından kampanyaya yardımcı bir ekip kurması isteniyor. Hollande, ekibini kurarken, Ségolène'i de alıyor.
    1981 seçiminin sonucu malum. Mitterand, ikinci turdaki tüm tahminleri yanlış çıkararak, seçimi kazanıyor. Tabii bu başarıda kampanya
    ekiplerinin de payı var. Hollande ile Ségolène'in bulunduğu ekibin de...
    Mitterand, görevine başladıktan sonra, yardımcısı Jaques Attali aracılığıyla cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir danışmanlar kurulu oluşturuyor. O kurula 'genç yetenek'ler de alınacak.
    Ségolèn, işte o yeteneklerden biri olarak seçiliyor ve yeni işine başlıyor.
    ***
    Bunun hemen arkasından da, siyaset basamaklarını hızla tırmanması başlıyor.
    Cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak gençlik ve aile konularında dikkat çekici çalışmalar yapıyor. Bunlardan bazıları kitap olarak yayımlanıyor ve 'bestseller' oluyor.
    Ünü giderek artıyor.
    Fakat o sırada ününü bir başka şekilde artıran bir neden de ortaya çıkıyor. Arkadaşı ve artık birlikte yaşadıkları Françoise Hollande'dan 'evlilik dışı' bir çocuk doğuracağı öğrenilmiştir.
    Bu basında ve televizyonlarda geniş yankılar uyandırıyor. Fakat Ségolène bu yankılardan olumsuz olanlarına aldırmıyor. İnsanların çocuk sahibi olmaları için resmen evlenmelerinin şart olmadığını belirtip, işine devam ediyor. Ve zamanla buna herkesi alıştırıyor.
    Zaten buna nasıl alışılmasın?.. Ségolène evli olmasa bile evliymiş gibi yaşadığı Hollande'dan yeni çocuklar doğurmaya devam ediyor. Çocuk sayısı dördü buluncaya kadar...
    ***
    O çocuklarının doğumları arasında da kariyerini sürdürmeyi hiç ihmal etmiyor. Cumhurbaşkanlığı danışmanlığından, önce milletvekilliğine, sonra da hükümet üyeliğine geçiyor. Sosyalistler zamanındaki birçok kabinede bakanlık yapmıyor.
    Kırsal bir seçim çevresi olan 'Deux-Sevres'den kazandığı milletvekilliğini ise 25 senedir sürdürüyor.
    Bu cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken aslında, Sosyalist Parti'nin adaylığı için, Ségolène'den önce François Hollande'ın adı geçiyordu. Fakat o bunu istemedi ve eşinin en yakın destekçisi olmayı tercih etti.
    Basındaki haber ve yorumlarda da, Ségolène'in bazı konulardaki tavır ve söylemlerinde, onun etkisi olduğu belirtiliyor.
    Bu yadırganmıyor. Zaten artık onların nikâhsız olduğunu hatırlayan da yok... Ségolène cumhurbaşkanlığına seçilirse de, durum değişeceğe benzemiyor. Hollande'un protokoldeki yeri de, herhalde tüm evli Cumhurbaşkanlarının eşlerinin yeri gibi olacak.Bir farkla: Ona 'first lady' yerine 'first gentleman' denilecek.
    Ségolène'in Sosyalist Partisi adayı olarak siyasi görüşlerine gelince... Bunlar, onun geçen ay yayımlanan 'Maintenant' ('Şimdi') adlı 'söyleşi' kitabında geniş bir şekilde yer alıyor. Seçim kampanyasında da tekrarladığı o görüşleri, bu yazı dizisi içinde yeri geldikçe özetleyeceğiz. O arada Türkiye'yle ilgili tutumuna da değineceğiz.

  • YARIN: Le Pen